24 Şubat 2025 Pazartesi

37 - Kamer Suresi

Saat yaklaştı, Ay yarıldı.

İki ihtimalden bahsediliyor.




1- Peygamber bir mucize olarak ayı ortadan ikiye yardı, müşrikler buna tanık oldular ama yine de inanmadılar.

Böyle olmadığını biliyoruz.

Öncelikle ayda atmosfer yok. Herhangi bir dönemde ortadan ikiye karpuz gibi yarılsa, bu yarığın izini kapatacak dış kuvvetlerden mahrum durumda. Sağlam bir teleskopla aya baktığımızda bu izi görmüyorsak, ay ortadan ikiye falan yarılmadı.

Hadi diyelim izi atmosferden, akarsulardan kaynaklı dış kuvvetler değil, bizzat Allah kapattı. Bu sefer de Dünya’nın hiçbir yerinde, gök gözlemcilerinin böyle bir yarılmanın kaydını düşmemesi gibi bir sorun var. Gözlemci olmaya da gerek yok, birileri bunu görmüş ve bir şekilde kaydetmiş olmalıydı. Böyle bir kayıt yok. Yani bu muhteşem mucize sadece Mekke’deki seçkin bir kötü adam azınlığı için sergilenmiş olmalı. Tıpkı Firavun’un iman etmesi için sergilenen, bize ise zerresi gösterilmeyen mucizeler gibi.

Böyle olduğuna kendinizi ikna edebilir, inancınızı sürdürebilirsiniz. Ancak bunun adil olduğundan bahsedemezsiniz.



2 – Böyle bir olay hiç yaşanmadı, ancak yaşanacak. “Saat yaklaştı” derken kastettiği kıyamet vakti olabilir ve kıyamet sırasında yaşanacak olaylardan biri de bu ay yarılması olayı olabilir.

Bu ihtimal biraz daha olası gibi. Tabii sorunsuz değil. Öncelikle ifade geçmiş zaman kullanıyor. Ay yarılacak değil, yarıldı diyor. Kıyametten bahsederken genellikle gelecek zaman kipi kullanılmış. Gerçi Kur’an zaman kiplerini değişik değişik kullanabiliyor. Bu surenin yirmi altıncı ayetinde de geçmişte olduğuna inanılan Semut Kavmi’nin yok edilişinde de “yarın bilecekler, kimmiş küstah” ve yirmi yedinci ayetinde “...dişi deveyi göndereceğiz” diyerek gelecek zaman kipleri kullanıyor. Var mıdır bir hikmeti? Yoksa sadece edebi kaygı mı?

Bence iki ihtimalde yeterince tatmin edici değil. Olay daha çok mitolojik gibi. İnsanlığın bir döneminde, gök yüzünde, o dönem insanlarının anlayamadığı bir şeyler oldu ve onlarda bunun üzerine hikayeler ördüler. Meteorun atmosferde yanmasına çeşitli anlamlar yükleyen insan, Ay’da olağan dışı bir şeyler gördüğüne de neler demez? Zaten “Ay’ın yarılması” veya benzeri pek çok olay, farklı farklı kültürlerin inançlarında benzer örgülerle anlatılıyor. Bir sonraki ayette geçen “öteden beri süre gelen bir büyüdür bu” ifadesi de benim yorumumu destekler nitelikte. Mekkelilerin bilmediği ya da yeni gördükleri bir şey değil, bilip de farklı yorumladığı bir şey anlatılıyor burada. “Nuh Tufanı” mitinin çok daha az popüler olan bir kardeşi gibi.



Bu ayet sembolik bir anlatım da olabilir. Bir yerlerden bunun önceden yazılmış bir şiirin dizesi olduğunu da duymuştum ama bilemiyorum. Belki o günün Arap toplumu için anlamı olan bir metafordur.



Benim aklıma bile gelmeyen bir açıklaması da olabilir. Hiçbir açıklaması da olmayabilir. Belki sadece Serdar Ortaç şarkısı gibi anlamsız bir söz yazımıdır. Bu ay yarılması olayında en saçma şey, ayet dışında gelişenler. Ramazan kuşu sahte bir haberi ulusal televizyonda ekrana getiriyor, bakın ay yarılmış diyor. Sonra haberin yalan olduğu ortaya çıkınca, hiçbir açıklama yapmadan programa devam ediyor. En az bu kadar saçma bir başka olay, sırf bu ayetten yola çıkıp koca bir dini yalanlamak! Ay yarılmamış, o zaman din yalan! Bu saçmalık ölçüsünde basitleştirmek olmuyor mu?



İkinci ve üçüncü ayetler bir arada verip spekülatif bir değerlendirme yapacağım.



Bir ayet-alamet görseler yüz çeviriyorlar ve şöyle diyorlar ‘Sürüp giden bir büyüdür bu!’ Yalanladırlar; kendi heves ve kuruntularına uydurlar. Oysaki her iş ve oluş karara, ölçüye ve düzene bağlanmıştır.”



Her iş ve oluşun bir karara, ölçüye, düzene bağlanmış olması, evrenin kanunlarına bir atıf olmalı. Evrende hiçbir varlık fiziksel kuralların bağlayıcılığından muaf değildir. Hiçbir canlı, biyolojik kuralların bağlayıcılığından muaf değildir. Aynı durum sosyal kurallar içinde geçerli. Allah emri diye Kur’an’da yazanı dahi uygulasan, ekonuminin kurallarını göz ardı ediyorsan, ekonomin çöker. Bu evrende madde, canlı, sosyal yapı... her şey, her iş ve oluş belli kurallara bağlanmıştır.

Kendi heves ve kuruntularına uyanlar ise bu kanunları reddedip, burunlarının dikine gidiyorlar. Eğer gerçekten bir yaratıcı varsa, onun mesajı tek bir kitapta değil, evrende yazar ve onu okumanın yolu da bilimdir. Evren en geçerli ayetlerin yazıldığı kitaptır. Bir başkası, bir döneme, bir kavme gönderilmiş olanlar evrenin kanunları ile çelişiyorsa, geçerli olan evrenin kanunlarıdır. Bunu reddeden, kendi heves ve kuruntularına uyduğu için reddediyor. Hangi gerçeği önüne koysanız, hemen ondan yüz çevirir ve kitapta bu yok der. “Bak işte ay yarılmadı, yarılsa şöyle böyle olması, bunu görmemiz lazımdı” dersin, yüz çevirir. Kitapta yazıyor der. Ay yarıldı ayetini bilir de, ardından gelen bu iki ayeti bilmez, bilse de üzerine düşünmez. Belki de sırf bu yüzden “ay yarıldı” diyor. Allah’ın gerçek kanunlarının evrenin kanunları olduğunu bilmen ve onu reddeden kendi dini kitabın olsa bile, Allah’ın gerçek kitabına bağlı kalman için.



Dört ve sekizinci ayetler arasında diyor ki; haberlerden, içinde sakındırma, tehdit ve ihtar bulunanı gelmiş. Doruk noktaya çıkmış, isabeti tartışmasız bir hikmetmiş o. Gel gör ki uyarılar yarar sağlamıyormuş. Büyük ihtimalle Muhammet’e seslenip “o halde yüz çevir sen de; o çağırıcının alışılmadık/ürpertici şeye cağırdığı günde” diyor.

Sonrasında o gün inkarcıların durumu biraz tarif ediliyor. Kabirlerden gözleri kaymış olarak çıkacaklarmış. Sanki çekirgedirler, cıngın mı cıngın! Bükük boyunlu bu yığın, o günün çok zor bir gün olduğunu söyleyecekmiş.

Sadece doruk noktaya çıkmış, isabeti tartışmasız hikmet olarak tanımlanın, bu okuduğum kitap olup olmadığına dair şüphelerim var. Şüphe derken, tanımlananın bu kitap olup olmadığından şüphem var. Yoksa bu kitabın öyle isabeti tartışmasız bir hikmet olmadığına şüphem yok.



Dokuzuncu ayetten itibaren azabı tatmış kavimler tanıtılmaya başlanıyor.

Nuh kavmi ile başlıyoruz. Ne gibi bir yanlışları olduğuna değinmemiş. Nuh’un “ben yenilgiye uğradım işte, yardım et” diye haykırışına yer vermiş. Bir de nasıl yok edildiklerine. Biz de açtık gök kapaklarını seller gibi akan bir su ile. (54/11) Ve yardık/fışkırttık yeryüzünü pınar pınar. Sonunda kesin ölçülere bağlanmış bir oluş üzerine birleşti sular.(54/12)

Bir sel olduğu ortada ama bunun dünya çapında olduğuna dair bir vurgu en azından bu surenin ayetlerinde yapılmamış.

On üçüncü ayet “Ve taşıdık onu levhalar ve çivilerden oluşturulan şey üzerinde.” diyor. Burada bahsettiği şey meşhur gemi olsa gerek. Ancak doğrudan gemi demek yerine onun yapımında kullanılan malzemeyi vermiş. İhsan Aktaş mealinde verdiği açıklamada bunu “geminin ilahi bir yardım olmadığının, insan inşası olduğunun kanıtı” olarak değerlendirmiş. Benim herhangi bir fikrim oladığı için bu açıklamayı dillendirip geçiyorum.

Bu gemi yada her ne ise, akıp gidiyormuş, nankörlüğe uğramış olana ödül/uğratmış kişi için ise ceza olarak.

Ve on beşinci ayette denilene göre yemin olsun ki biz onu bir ibret ve işaret olarak arkaya bıraktık. Yok mu hatırlatıp öğüt alacak / yok mu hatırlatıp öğüt verecek?

Arkaya bırakılanın ne olduğu muamma. Olayın anlatısı diyen de var, geminin kendisi diyen de. Geminin kalması zor. Hikaye ise kesinlikle geri kaldı, ancak sözlü kültürde kaldı. Çin’den Amerikan yerlilerine kadar her medeniyetin bir tufan anlatısı var. Ay’ın yarılmasında “böyle olabilir” dediğim “gök yüzünde meydana gelmiş ve tüm dünyada görünmüş bir olayın sözlü kültürde yansıması” iddiam burada daha da geçerli. Hatta dünyada su baskınına neden olmuş muhtemel olay da belli. Kanada civarındaki buzul duvarının yıkılması ve tüm dünyada su baskını yaşanması. Kesin öyle olmuştur demiyorum, zaten bilimde öyle isabeti tartışılmaz bir hikmet olduğu iddiasında değil. Yine de buzul duvarlarının yıkılması teorisi, yağmur ve yer altı sularının tufana neden olması ihtimalinden daha yüksek geliyor.



On altıncı ayette nasılmış benim azabım diye soruyor.

On yedinci ayette ise Kur’an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdıklarını söylüyor. Fakat düşünen mi var/düşündürüp hatırlatan mı var? diye soruyor. E var işte, en azından yapmaya çalıştığım şey bu. Üzerine düşündükçe, inanmak istediğim halde daha da inanılmaz bulmam benim suçum mu? Ben dediğini yaptım, üzerine düşündüm, çıkar tartısında tartmadan, ön yargılarla yaklaşmadan, başkalarının yönlendirmelerinden etkilenmemeye çalışarak... Yağmur ve pınar taşkını ile dünya çapında ani bir sel oluşması bana inanılası gelmiyor! Sana geliyor mu? İnandığın din değil de, bir başka kitap, bu böyle oldu dese, inanır mıydın? İçine doğduğun din değil de, bir başkası bunu söylese, inanır mıydın? Ben inancımda da, inanmayışımda da samimiyim? Sen inandığın Allah’a karşı ne kadar dürüstsün?





Sırasıyla diğer kavimlerin yok edilişlerinden bahsediyor. Ad kavmi yalanlamış, fırtına ile yok edilmiş. Öyle bir fırtına ki, insanları köklerinden ayrılmış hurma kütüğü gibi savurmuş.



Semut uyarıları yalanlamış. “İçimizden bir tek insana mı uyacağız, bu sapkınlıktır demiş. Aramızda öğüt ona mı verildi? Hayır o yalancı, küstah biridir” demişler. Deve olayı vuku buluyor, su paylaşımı ile ilgili bir mesele anlatılıyor ama bunları şimdilik geçiyorum. Semut ve Allah’ın devesi konusunu daha sonra özel bir bölüm yaparak konuşmak gibi bir planım var. Sonuç olarak Semut kavmi bir ses ile imha ediliyor. Ağılcının serptiği kuru ot gibi kırılıp ufalanmışlar.



Lut kavmi de uyarıları yalanlamış. Üzerlerine çakıl taşlarını fırlatan bir rüzgar gönderilmiş. Sadece Lut ailesi kurtarılmış, seher vakti. Şükredenlerden oldukları için ödüllendirilmişler. Bu Lut Kavmi, Lut’a misafir olarak gelenlerin nefislerinden faydalanmak istemiş. Irza geçmeye yeltenme var. Ceza olarak kör de edilmişler ama bu mecazi mi yoksa gerçek mi anlamadım. Seher vakti kararlı ve oturaklı bir azabın kendilerini yakalayacağı adamlar neden önceden kör edildiler ki?



Firavun hanedanına da uyarılar gelmiş. Ayetleri tamamen yok saymışlar. Siz kendinizi yenilmez mi sanıyorsunuz denmiş bozguna uğratılmışlar. Başka surelerde anlatılacak olan Musa ve Firavun olayından mı bahsediyor, yoksa geniş Mısır tarihinin bir başka kısmından mı belli değil.



Nihayet kırk altıncı ayete geldiğimizde bu mitolojik tarih dersi sona eriyor. Geç Bronz Çağı sonunda Akdeniz Havzasındaki medeniyetin çöküşü, şehirlerin yok oluşu süreci anlatılıyor gibi. Deniz Kavimlerinin istilası, küresel ticaretin çöküşü, iç isyanların ve kıtlığın baskısının yanında, doğal afetler de bu sürecin önemli bir parçasıydı. Akdeniz’de medeniyetler çöküp, şehirler yok olurken, Mısır ülkesi bu süreci atlatmış ancak büyük ihtimalle bu süreçle bağlantılı olarak 20. Hanedanlık sona ermişti. Surede Ad, Semut, Lut şehirleri ortadan kalkerken, Mısırda Firavun ve hanedanınından bahsediyor. Ayrıca kendilerini yenilmez sanmalarından da dem vuruluyor. Kısacası burada anlatılan şehirlerin yok oluşu ve Geç Bronz Çağı yok oluşu arasında bir bağ söz konusu. Bu tip çöküşlerde Truva Savaşı benzeri mitolojik anlatıların ortaya çıkması da sık rastlanan bir durum. Tüm bu anlatılanlar, çöküşü anlatan mitolojik açıklamaların Allah’ın başrolde olduğu bir derlemesi olabilir.

Bu suredeki anlatıda doğal afet olarak fırtına ve ses gibi, izinin takip edilmesi çok çok zor, hatta imkansız olan iki afet durumu seçilmiş. Geç Bronz Çağı çöküşünün nedenini tam olarak bilmememiz, fırtına, ses iddiasını reddetmemizi engelliyor gibi.



Peki bu ayetlere, uyarılara uymayan arkadaşların aniden yok edilmesi, günümüzde neden uygulanmıyor? Evet, günümüzde de toplumlar çürüyor, medeniyetler yavaş yavaş ortadan kalkıyor ama burada anlatıldığı gibi ani ve kuvvetli bir ceza ile yok edilen kavimler görmüyoruz. Kıyameti mi beklemeliyiz?

Ya da belki de...

Bu anlatılanlar henüz yaşanmadı. Ya bu anlatılanlar, aslında olacak olanlarsa? Özellikle şu Allah’ın Devesi ve Semut muhabbeti kehanet gibi bir durum. Dediğim gibi ileride özel bir bölüm yapıp değinmek istiyorum.

Benim bana bile uçuk gelen düşüncelerimi bir kenara bırakalım.

Dediğim gibi zalimlerin hep beraber komple cezalandırıldığı bir olaya ben hiç tanık olmadım. Daha çok mazlumların, mazlum görünen çaresiz insanların başına gelen şeyler bunlar. Herhangi bir felaket toplumun sosyo-ekonomik olarak en alt tabakasında yer alanları vuruyor. Zalim zengin de olsa, fakir de, felaket sonrası ortamda bir yolunu bulup mazlumu daha da eziyor. Şunu diyorum; bir bölgede korkunç bir deprem oldu. Zalim hayatta kaldıysa yağmaya çıkıyor, gelen yardımlara el koyuyor, hayatta kalan felaketzedenin en büyük kabusu oluyor. Deprem, sel, kasırga zalimi cezalandırmak için oluyorsa, sizce başarılı oluyor mu?

İsrail dünyanın gözü önünde çoluk çocuk, karşısına kim çıkarsa vahşice katlediyor. Pek ahlaklı, değerleri olan batı bırak engellemeyi, destek oluyor. Zalimlerin en büyük düşmanı Allah’dan ses seda yok. İsrail ya da destekçisi ülkelerde en ufak bir doğa olayı meydana gelse Allah’ın kırbacı olarak görmeye meyilli bir inançlı grubu var. İsrail’in öldürdüğü on binlere karşılık, destek veren bir ülkede aşırı bir doğa olayı oluyor ve bununla kendilerini avutuyorlar. İsraillier çocuk öldürmek yerine, birbirleriyle nefislerini tatmin etseler bir ceza bulurlar mıydı?

Bu surede anlatılanların, zalimleri cezalandıran Allah’ın örnekleri olduğuna iman eden, bundan ibret alan arkadaşım? Sen bu konuda ne düşünüyorsun?



Kırk altıncı ayetten itibaren, surenin finaline yaklaşılıyor, kıyamet ve ahiret anlatımı başlıyor. Ne korkunç, ne acı saat o diyor. Böylece sure ilk ayetine, yaklaşan saate atıf yapıp açıklama getiriyor. Kıyamet ne kadar korkunç ve acıdır bilmiyorum ama enkaz altında sıkışmış bebeğine ulaşamayan, o enkazdan bebeğinin naaşını alan ebeveynin acısından daha büyük bir acı, çaresizlik saati olduğunu sanmıyorum. Parasızlığı yüzünden tedavi edilebilir bir hastalıktan sevdiğini kaybeden birinin acısından daha büyük, çaresizliğinden daha korkunç olmadığına eminim.

O gün, yüzleri üstünde ateşe sürükleneceklermiş. Bundan daha beterleri insan tarafından insana zaten her gün yapılıyor, ben çok korkmadım.

Kırık dokuzuncu ayette bir ara veriyor ve yeniden her şeyin ölçüye göre yaratılmış olduğunu söylüyor.

Ellinci ayette emrimiz bir tektir, bir göz kırpma gibidir diyor.

Elli birinci ayette galiba Mekkelilere ya da komple insanlara seslenip biz sizin gibileri hep yok ettik, düşünmez misiniz diyor.

Eğer mekkelilere sesleniyorsa, onları rezil etmediği gibi vezir de etmiş oldu. Muhammet’ten sonra İslam Devleti’ni hep o Mekkeliler ve torunları yönetti.

Eğer bu sözü insanlara söylüyorsa, burada bahsedilen benzerlerimiz, insandan, en azından bizim bildiğimiz insanlıktan farklı bir şey miydi? Böyle olduğuna iman edenler var, başta çok uçuk gelen bu teoriler, aslında bu kitaptan destek de buluyor.



Elli ikiden, elli dörde kadar yapılan her şeyin kaydedildiğini söylüyor, takva sahiplerine bahçeleri müjdeliyor.



İlk ayeti çok meşhur olan bu sure, aslında meşhur olması gereken ayeti ile sona eriyor.

Onlar güçlü bir melikin karşısında doğruyu hiç çekinmeden söyleyenler konumundadırlar.

Cennet ehlinin özelliği, en güçlü olanların en güçlüsü, Allah karşısında bile doğru olduğuna emin olduğunu çekinmeden söyleyebilmek midir?

22 Ekim 2024 Salı

36 - Tarık Suresi

Yemin olsun göğe ve Tarık’a; o, gece gelene/o, tokmak gibi vurana /o, çıkıverip yürek hoplatana(86:1)

Yaşar Nuri Öztürk çevirisi böyle.

Şimdi sırada m-m-me-me meal şov var.

Abdullah Parlıyan’dan geliyor: Göğe ve geceleyin gelen yıldıza veya sıkıntı ve bunalımda olanlara, gece gelen rahatlamaya dikkat edin.

Ahmet Tekin: Andolsun göğe; andolsun karanlıkta gümbür gümbür yol teperek, kurtuluşları için insanların kapısını çalan, sesini tebliğini duyuran, varlığını benimseten şerefli peygambere!

Mahmut Kısa: Düşün, ey insan: Şu uçsuz bucaksız gökyüzüne ve Tarık’a andolsun!

Google Translate: Ve gökyüzü ve yol

Aynen anlamı korunmuş, kutsal kitap, adeta bir mucize!

Çevirideki bu karmaşa dilin tarihsel değişiminden kaynaklanıyor. Mehmet Türk kendi çevirisine bu süreci eklemiş. Şuradan yönlenebilirsiniz.



Uzun yıllar Tarık için sabah yıldızı denmiş. Kutsallık falan bile atfeden olmuş. Maalesef bilim diye bir şey ortaya çıkmış, o sabah yıldızının yıldız falan olmadığını, gezegen olduğunu ortaya koymuş. Yani ne gümbür gümbür vuruşu var, ne de kendiliğinden sahip olduğu ışığı.

Peki bu durum bizim “Kur’an bilime uyar efendim” tayfayı durdurur mu? Tabii ki hayır! Bazı süper zekalar bu Tarık kelimesinin zaman içerisinde oluşan tokmak gibi vuran ve daha sonradan ortaya çıkan geceleyin ortaya çıkan, karanlığı delen gibi anlamlarını birleştirmişler, sıkı durun, Tarık’ın nötrön yıldızı olduğu ileri sürmüşler. İşte onun da pulsar vuruşu falan varmış da, karanlığı deliyormuş da, bilmem ne...

Bitmiyor insanın keşfettiğini “aha burada yazıyorcular.” Bunlar sadece müslümlarda değil, diğer dinlerde de olan bir tayfadır. Beğenmiyorlar insannı, illa o kutsal varlıkları daha önceden söylemiş olmalı. Ya sen Tarık’ın ne olduğunu boş ver, onu bir yere oturtma, hayatını düzgün yaşa, yeter.

Kur’an da soruyor nedir sana Tarık’ın ne olduğunu bildiren diye. Buna cevapları bilim olmalı şu durumda. Oradan bir şeyler çıkardıklarına göre!

Parlayan ışığıyla geceyi delen yıldızdır o. (86/3)

Ne Venüs’ün kendinden gelen bir ışığı var, ne de nötrön yıldızları bizim gök yüzünde karanlığı delen yıldızlar. E siz Tarık’a bu ikisini atadığınızda Allah’ı yalancı çıkarıyorsunuz.

Bence Ahmet Tekin daha doğru bir çeviri, anlam yükleme yapmış. Büyük ihtimalle burada bir mecaz var, Muhammet’e bir övgü var. Yani kimin ne işine yarıyor nötron yıldızı da ona yemin edilsin! Venüs’e yemin etmek şirk bile olabilir, sonuçta her dönemde paganlar tarafından tapınılmış bir tanrı.

Ancak gelecek için de tehlikeli bir durum da var. Tarık kelimesi tarikat kelimesinin kökünü oluşturuyor. Bir tarikat çıkar da Tarık Yıldızı bizim tarikatı sembolize ediyor, diyebilir. Hele isminde ışık/nur geçen bir tarikat/cemaat bunu kolaylıkla yapabilir.

Bu sembolizm olaylarının bir diğer tehlikesi de her bünyede farklı anlamlar oluşturabilmesi. Ben de derim ki; burada anlatılan aşktır. Venüs zaten aşk tanrıçasıydı, atıf onun üzerindne aşka yapılıyor. Nötron yıldızı olmasından daha anlamlı değil mi?



Geçelim.

Üzerinde koruyucu, gözetici bulunmayan hiçbir benlik yokmuş.

İnsan baksınmış, neden yaratıldığına. Bakalım neyden yaratılmışız:

Fırlayan bir su parçasından yaratıldı o.(86:06) Kuyruk sokumu ile en alttaki dörder kaburga kemiğinin arasından çıkar o.(86:07)

Erkekten çıkan spermle kadının karnında muhafaza etmesini söylüyor gibi değil mi? E peki yarın kuluçka makinelerini yaptığımızda, kadının karnına ihtiyacımız kaladığında, bu ayet ne olacak? Doğanlar insan mı olmayacak? Alın size 2050 ramazan dini program sorusu: “hocam kuluçka makinesinde büyütülen cenin, insan mıdır, cennete girebilir mi?”

Cidden gavur kuluçka makinesi falan yapar, müslümanların bir kısmı şu soruyu sorar, diğer bir kısmı da bu makinenin Kur’an’ın bilmem hangi suresinde öncden söylendiğini delillendirmeye çalşır.



Yeniden yaratmaya Allah’ın gücü yetermiş. O sırların ortaya çıkacağı günde, artık bu sapkınlar için ne bir kuvvet varmış, ne de yardımcı.



Yemin olsun o ,dönüşle/döndürümle dolu göğe,(86/11) çatlayışla/yaratılışla dolu yere de yemin olsun,(86/12)ki o tam biçimde ayırt eden bir sözdür;(86/13)

Çeviriler yine şov yapıyor, mevsimler yağmurlar, depremler eklenmiş anlama. Açıkçası ben bu surenin de, genel olarak Kur’an’ın yeminlerinden de hiçbir şey anlamıyorum. Yere göğe yemin olsun ki, Kur’an iyiyi, kötüyü ayırt eden bir sözmüş. Sanki sadece bu kadarını diyor.

Şaka da değilmiş.

Yani bazen şaka gibi geldiğini inkar edemem. O dönemde bana tebliğ edilseydi böyle düşünmez, kolaylıkla inananlar arasına geçerdim ama bugünden bakınca...



Onlar ha bire tuzak kuruyorlarmış, Allah da onlara tuzak kuruyormuş. Küfre batanlara birazcık süre tanısınmış.

Birazcık! Bin dört yüz yıldan fazla geçti. İslam’ın içinde bulunduğu duruma bakınca, sanki onların tuzakları kazanmış, Allah’ın tuzağı ise etkili olmamış gibi geliyor. E tabii kıyamet sonrası için tuzak kurtduysa onu bilemem. Ancak bu durumda tuzağı sadece o tuzak kuranlara değil, herkese kurmuş oluyor. Çünkü o tuzak kuranlar kazanıyor gibi göründükçe, Allah yalancı gibi görünüyor. Bize sabrı ve inancı öğütlüyor ama bu öğüdü bin dört yüz küsür sene önce, farklı bir dilden bize iletiliyor. Bizi pek umursamıyor gibi, ne dersiniz?

17 Ekim 2024 Perşembe

35 - Beled Suresi

 

Sure “kente” yemin ederek başlıyor.

İkinci ayette geçen “Sen bu kente mahremsin” ifadesi, söz konusu şehrin Mekke olduğunu düşündürüyor.

Üçüncü ayette doğurana ve doğurtana yemin edilirken, dördüncü ayette insanın sıkıntı ve zorluk içinde yaratıldığı söyleniyor.

Burada geçen “sıkıntı ve zorluk içinde yaratma” ifadesi yaratım süreci ile ilgili değil, insanın zorluğun ve sıkıntının içerisine yaratılmasıyla ilgili olsa gerek. Zira Yaratıcı için “zor ve sıkıntılı” bir şey olamaz, “ol der” ve olur.

Bu kitapta genellikle insan hakkında olumsuz konuşulurken, bu surede hayatının zorluğunun hakkı verilmiş. Gerçekten de insan hayatı her aşamasında zordur. Doğuştan gelen avantaj ve dezavantaj olarak görünen zenginliğin, sağlığın, içine doğduğun kültürün şartlarının yanında, ihtiyaçlar hiyerarşisinde yükseldikçe seviyesi artan bir zorluktan bahsediyorum. Evet, dünyevi olarak baktığımızda hiyerarşide yükseldikçe ortaya çıkan dertler derdini seveyim butonuna yönlendiriyor ama işe Kur’an gözünden bakınca olay tam zıttına dönüyor. Bu surenin devamında ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.





Kur’an yine bir zengine kızmış. Onu yeriyor. O kendisine güç yettirilemeyeceğini mi sanıyormuş? “Yığınla mal telef ettim” diyormuş ama kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyormuş? Ona iki göz, bir dil, iki dudak verilmemiş mi?

Şimdi dokuzuncu ayete kadar gelen bu kısımda yine bir dinden dönme vakası ile karşı karşıyayız gibi. Her ne kadar diyanetin tefsiri burada bahsedilenin zengin müşrikler olduğunu, harcandığı söylenen malın da Muhammet’i durdurmak için harcanan mal olduğunu söylese de, ben bahsedilenin bir mürtet olduğunu düşünüyorum. Müslümanların arasına katılmış ancak yolun yürünmesinin ne kadar zor olduğunu görünce caymış gibi bir anlam çıkardım. Çünkü surenin başında ve devamında bu zorluk vurgulanıyor.



Kılavuzladık onu iki tepeye(90:10)

Burada geçen iki tepe ifadesi farklı çevirilerde iyi/kötü (hayır/şer), iman/küfür, doğru yol/ yanlış yol gibi de çevrilmiş. Açıkçası bana da o hissi vermişti.

Sonra sure doğru yol dediğini tarif ediyor.



Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o?(90:11)

İşte buradaki “o” zamiri bence bir kişiye işaret ediyor. Genelde bu tüm insanlar için söylenmiş gibi kabul edilmiş. Çok da fark etmiyor gibi, ben de o bir kişi üzerinden insanlığa mesaj verildiği kanaatindeyim ama önemli de bir fark var aslında.

Daha önceki surelerde de “dinden dönenler” olduğunu düşünmüştüm, burada da aynısını görüyorum. “Ne olmuş yani?” demeyin. Çünkü klasik fıkıh dinden dönmenin cezasını ölüm kabul eder. Eğer ben haklıysam ve bu surelerde dinden dönenlerden bahsediyorsa, fıkıh, şeriat güme gidiyor. Allah dinden dönenler üzerine sure yollayıp onları öldürün demiyorsa şeriat/hukuk bunu nasıl der? Kimin kanunları bu şeriat? Allah’ın söylemediğini, Alah’ın kanunu kabul etmek, sınırı aşmak değildir de nedir? Allah’ın sınırlarını aşan, cezanın muhatabı değildir de kimdir?

Eğer ben haklıysam, Buhari’nin “dinden döneni öldürün” diye aktardığı hadis, iftira değil de nedir? Bu iftirayı iletenin hangi aktarımına güven olur? İftira değil de, gerçekse, Allah’ın sınırlarını bu kadar aşan, peygamber dahi olsa, mürtedin kendisi değildir de kimdir?



O sarp, yokuşlu yolun, yani doğru yolun ne olduğunu bize bildirenin ne olduğunu soruyor ve bu sefer sormakla bırakmayıp takip eden ayetlerde cevabı da veriyor.

Yol;

Özgürlüğün zincirlerinin bağını çözmektir o.(90:13)

Yahut açlık ve perişanlık gününde doyurmaktır o,(90:14)

Yanındaki bir yetimi,(90:15)

Yahut ezilmiş, boynu bükük/perişanlık içinde sürünen bir yoksulu.(90:16)

Sonra da iman eden ve birbirine sabrı öneren, merhameti öneren kişilerden olmaktır o.(90:17)

İşte böyledir uğur ve bereket dostları.(90:18)





Önce yolun ne olduğunu konuşalım, sonra ne olmadığını;

Özgürlüğün mücadelesini vermektir. Kur’an’a göre insan yaratılışı bakımından özgürdür. Hatta yaratılışının anlamı özgür olmasıdır. Kendi seçimlerini kendisi yapmalı ve hayatının sonunda bunun hesabını vermelidir. Bu seçim hakkının gasp edilmesi, sınırı aşmanın ta kendisidir. Bu hakkı gasp edenlerle mücadele etmek de, o sarp yolda yürümektir.

Kur’an : Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.(5:90)

Öğüt veriyor.

Kişi: Ben içki içeceğim.

Şeriat: Hayır içemezsin! İçersen sana 80 sopa vuracağız!

Allah içme demiş, gerisini kişiye bırakmış. Şeriat Allah’ın sınırlarını aşmış, özgürlüğü kısıtlamış, cezayı kendisi vermiş! Siz Allah mısınız? Eğer içki içmenin bir cezası varsa, onu verecek olan Allah değil mi? Neden rol çalıyorsunuz?

Şu durumda şeriatla yönetilen bir ülkede susup kendi işine bakmak, o sarp yola atılmamaktır.

Hiçbir suça ceza veremeyiz demiyorum, dünyevi suçlara, dünyevi cezalar verilebilir. Alla’ın kurallarına uymayanlara ise Allah ceza verecektir.

Dünyevi kuralları koymanın ise tabii ki ilkeleri vardır. Bunların başında da kişisel özgürlük gelir. Onun sınırı da başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter. Bu sınırlar da değişkenlik görülebilir.

Mesela bugün çıplak dolaşmak suç sayılıyor. İnsanların büyük çoğunluğu bunu rahatsız edici bulduğu için suç sayılmasını da normal buluyorum. Ancak ben, çıplak birini görmekten rahatsız değilim. İleride toplumun tamamı bunu “normal” kabul ederse, çıplak gezmek de dünyevi olarak suç sayılamaz. Bu sefer çıplaklıktan rahatsız olan azınlığın durumu kabul etmesi, bunu özgürlük olarak kabul etmesi gerekir.

Tabii ki bu durum çıplaklığı Allah nezdinde suç ya da özgürlük olmasını etkilemez. Ancak dediğim gibi, Allah katında suç olana cezayı vermek, Allah’ın işidir. Dünyevi kanun buna dahil olamaz. Azınlık ya da çoğunluk hiçbir grup buna Allah adına ceza vermeye kalkamaz.

Toparlarsak, Allah insanı özgür yaratmıştır ve bu özgürlüğü kısıtlamak suçtur. Zaten Allah suç işlenmesini tamamen engellemek istese, bunu yapmaya gücü yeterdi. Dolayısıyla kimsenin günaha girme özgürlüğü, Allah adına kısıtlanamaz. Bu sınırı aşmaktır.

Günümüz seküler mahkemeleri değil ama Azınlık Raporu filmindeki suç önleme merkezi muhabbeti küfür yani.



14-16. ayetler arasında zenginlere/gücü olanlara sesleniyor ve yoksulları/zayıfları koruyup kollayın, aç kalmalarına müsaade etmeyin diyor. Daha önce de söylemiştim, buna itirazım yok fakat eksik buluyorum. Kur’an sık sık fakire yardım edin diyor ama aynı ölçüde “siz de çalışın fakirlikten kurtulun, el açanlardan olamayın” demiyor. Bu kitap sadece zengine mi geldi?

Eğer herkes için geldiyse bile, Allah güç verdiğinden daha fazla şey bekliyor. Konuşmamın başında hiyerarşi ile ilgili söylediğim buydu. Piramitte üst basamaklara çıktıkça, görev ve sorumluluk artıyor. Doğru yola niyet edilse de, hangisinin doğru yol olduğu bulanıklaşıyor.

Öyle ya, sen yardım etmek istiyorsun, bir derneğe falan bağışta bulunuyorsun, iki gün sonra o derneğin dolandırıcı olduğu ortaya çıkıyor. Bu durumda önemli olan niyet miydi? Yoksa sadece kolay olanı mı seçtin? Çok malı olana bir miktarını infak etmek kolay, (surede bahsedilen kişi de bir miktar vermiş belli ki) zor olan bunu doğru şekilde yapabilmektir. E Allah bu yolu sarp bir yokuş olarak tanımladığına göre, zenginin sadece bağışta bulunması yetmez. Doğru yeri bulmalı ve o yeri denetlemeli. Gerekirse zengin arkadaşları ile bir araya gelmeli, kendi derneklerini kurmalı. Hadi diyelim bunu yaptı, o derneğin yozlaşmasını engellemeli. Zor değil mi? Aslına bakarsanız tüm bunları kendi yapmak yerine, bu işi yapması gereken asıl büyük kurumu yozlaşmadan kurtarmaya çalışabilir.

Devletten bahsediyorum.

Geldik mi fakirin de sorumlu olduğu noktaya?

İçinde yaşadığınız devlet, tüm kurumlarıyla yozlaşmışsa ve sizde bu devleti yönetecekleri kendi oylarınızla belirliyorsanız, bu yozlaşmadan sorumlusunuz. Düzeni değiştirmeye tek başınıza gücünüz yetmeyecek ama bu yolda çabalamak Allah emri olabilir. Gücünüz yettiğince tabii. Karnı aç adamdan politik olarak doğru karar vermesini beklemek de pek doğru değil gibi. Bu sure ve benzerlerinin güçlüye yüklenirken zayıfa o kadar yüklenmeme nedeni bu olabilir.

Aslında Muhammet’in yaptığı, tüm bu din işleri de özünde şehri/devleti yozlaşmadan kurtarma çabasıydı.



17. ayette gücünüzün yetmediği yerde sabırlı olmanız, birbirinize bunu önermeniz söyleniyor. Burada sabretmek demek, öyle her acıya göğüs germek demek değil. Pasif bir direniş değil. Mücadeleden sonra sonuç için sabretmek, Allah’a güvenmek ve elinde sonunda hakkın galip geleceğine güvenmek. Peygamber kıssaları bunu anlatır. Tebliğ ederler ederler, inanan olmaz, sabırla Allah yolunda, o sarp yolda çalışmaya devam ederler.

Unutmayın, sabır inançtan gelir. İnanç ise her zaman inançsızlığa üstün gelir.

Aynı ayette merhameti önermek de öğütleniyor. Verdiğiniz mücadelelerde elde ettiğiniz başarıları kaybedenler üzerinde zalimce kullanmamak olabilir mi? Mücadele sırasında sizden daha zayıf olanlara karşı merhamet olabilir mi? Dünyanın bizden başka misafirlerine, ağaçlara, hayvanlara karşı merhamet olabilir mi? Hepsi ve daha fazlası olabilir.

Fakat buradaki anlamı bana zaferden sonrasını tarif ediyor gibi. Yıllarca sabırla yürütülen mücadelenin sonunda, ödenen büyük bedellerden sonra zafer gelince, o en kötü düşmana bile merhamet etmeyi önerebilmek.



Bilemiyorum, belki de bugün bu kitaba inanmak isteyen yanım ağır basıyor ve bu hoşuma giden anlamları ona ben yüklüyorum. Belki de bu anlattıklarım Kur’an için değil, sadece benim için uğur ve bereket yoludur.



Bu sureye göre neyin zorlu yol olmadığı ise açık. Namaz kılmak değil, oruç tutmak değil, içki içmemek, domuz yememek değil. Evet bunlarda dinin bir parçası ama zor olan kısmı değiller. Öyle olsalar, Allah zor yolu tanımlarken onları da sayardı. Sözü bitmedi ya! Hem zaten bu klasik ibadetler ve yasaklar sarp yolun kendisi olamaz. Yolda yürümeyi kolaylaştıran ve zorlaştıran şeyler olurlar.

İslam’ın iddiası da budur. Sarp kayalıkta yürümeyi sağlayan bot olmak.




Bizim ayetlerimizi tanımayanlara gelince bunlar; şomluk uğursuzluk yaranıdır.(90:19)

Burada geçen “ayetler” kavramı kuranda yazan cümleleri tanımlıyor olamaz. Çünkü insanlığın çok büyük bölümü bu cümleleri duymadan, bu cümleler onlar ulaşmadan önce yaşayıp öldüler. Diğer İbrani dinler için de bu geçerli. Hatta diğer din olan Musevilik, yerel/kavme özgü bir dindir ve Kur’an da bunu tasdikler. Hristiyanlık ise aslında Museviliğin bir mezhebidir ve her ne kadar şu an da dünyanın en çok inanılan dini olsa da, yine İslam’ın iddiasıyla artık İsa’ya vahyedilenden farklı bir şeydir. Kısacası İslam’a göre hem Musa’nın, hem İsa’nın öğretisi sadece yerele ulaşmıştır.

Her kavime peygamber gönderildiği iddiası var. Eğer bu peygamberlerim semavi dinlerin çıktığı bölgedeki gibi peygamberler olduğunu kabul etsek bile, onlarla gelen ayetler de sadece yaşamları boyunca duyulabildi ve yine yerel şehirlere gönderilmişlerdi.

Eğer burada kast edilen “ayetler” kavramını dar bir şekilde “Allahtan gelen vahiy” diye yorumlarsak, üzerine konuştuğum ayetin yalan söylediği açık olur. Çünkü şunu iddia etmiş olur ki; yer yüzünde bu ayetleri tanımayan büyük çoğunluk şomdur, uğursuzdur!

E bu yanlış yani, biliyorsunuz bunu ama ısrarla böyleymiş gibi inanmaya çalışıyorsunuz. Günümüzde müslüman ülkelerdeki ve Kuzey Avrupa ülkelerindeki refah ve özgürlük üzerinden örnekler verebilirim. Ki bu sure boyunca söylediğim, burada verilen sarp, zorlu ancak doğru olan yolun geçerliliğini de kısmen kanıtlamış olurum. En azından özgürlükler ile ilgili olan kısmı... Ama gerek bile yok. Çünkü siz de iyi ve doğru bir insan olmak için imanın şart olmadığını, imanlı olduğunu söyleyen birinin berbat, imansız birinin şahane (en azından şomluktan ve uğursuzluktan uzak) bir insan olabileceğini biliyorsunuz.

O halde burada ayetler diyerek neyi kast ediyor? Tabii ki evrenin fiziksel, biyolojik ve toplumsal kurallarını. Eğer bu kuralları tanımaktan uzak biriyseniz – tabii akli melekerinizin tam olması şartıyla, şom ve uğursuz birisinizdir. Bu sure özelinde sosyal kuralların ayet diye tanımlanmış olması daha muhtemel çünkü “özgürlükleri kısıtlayan, yetime/yoksula yardım etmeyen, sabırsız ve merhametsiz” kişinin tanımadığı ayetler, sosyal kurallardır.

Bunların üzerine kitlenecek bir ateş gelecektir.(90:20)

Bence de gelsin. Görüşmek üzere.



Not: “Özgürlüğün zincirlerini çözmektir o” diye aldığım ayet diyanet başta olmak üzere bazı kaynaklarda “köle azat etmektir” diye çevrilmiş. Bence bu çeviri yanlış, çünkü kölelik en azından resmiyette kalmadı gibi bir şey. Köktenci olduğunu iddia eden müslüman gruplar dışında açık açık kölecilik yapan kalmadı. Bu nedenle kullandığım Y.N. Öztürk çevirisi daha anlamlı, daha zamansız geldi.

Kişisel not: Dinden çıkmaya başladığım dönemde kölelik konusu benim için dönüm noktalarından biri oldu. Kölelik hoş görülmüyordu ama doğrudan da yasaklanmıyordu. Süt kardeşle evlenmek doğrudan yasak, köleliğin bitmesi ise tavsiye niteliğinde. Böyle bir dine, bu haliyle inanmam pek mümkün değil.

9 Ekim 2024 Çarşamba

34 - Kaf Suresi

Kaf! Diyor, sonra yemin başlıyor.

Bu surede yemin, şanı yüce, ilahi cömertlikle dolu Kur’an üzerine ediliyor.

İş sanıldığı gibi değilmiş. (Artık anladık bunu) Kendilerine aralarından bir uyarıcı geldiğinde şaşırmışlar ve “acayip bit şey bu” demişler. Kimmiş böyle diyenler? Küfre batanlar. 

Sadece soruyorum, bugün aramızdan biri elçi gelse, ona cephe alacak tayfanın çoğunluğu kimlerden olur? Seküler tayfa mı? Dinci tayfa mı?

Herkes kendi cevabını versin. 


Öldükten sonra diriltilme olayına inanmamaya devam ediyorlar. “Hem de toprak olduktan sonra, yok artık yani yaaa!” Gibisinden triplere girmişler. Kitap da tane tane, bak göğü biz kurduk, süsleyip nakışlandırdık. Yeryüzünü biz uzatıp yaydık, hayatı yarattık. Su indirdik gökten, onunla hurma ağacı yetiştirdik, rızıklanın diye... anlatıyor.


Bu arada bu ayetlerde göğü kurmak, süslemek, yeri uzatmak gibi pek de günümüz bilimine uymayan fiiller kullanılıyor. Buradan hareket edip, vay efendim Allah bilmiyor mu şunu... diyerek yalanlama yapmak bana çok saçma geliyor. Ne olacaktı, 7.yy bedevisine sicim teorsi üzerinden evrenin oluşumu mu açıklanacaktı?

Daha önce Kur’an’da geçen bir ayetti bilim ile ilişkilendirmenin ne kadar saçma olduğunu söylemiştim. Yeri geldi, tersini de eklemiş olayım.



Bu arkadaşlardan önce Nuh, Semud, Tübba kavimleri, Ress, Ad, Firavun, Lut halkları ve Eykeliler de yalanlamışlar. Sonrası da malum... çığlıklar, yerin dibine geçmeler, taş olmalar...



İkinci yaratım hakkında yapılan açıklama devam ediyor. İlkinden yorulduk mu ki, ikinciyi yapamayalım. E yani aklın yolu bir. Bir yaratıcıya inanıyorsan, onun için sınırlar koymanın bir anlamı yok.

Ha bir yaratıcıyı sen kafanda yarattıysan, o zaman sınırlar koyman normal.

İnsanı yaratmışlar ve şah damarından daha yakınlarmış. Şah damarından yakın olma durumu çok meşhurdur. Belirtildiği ilk ayet burası oluyor.



İnsanın sağında solunda oturup yaptıklarının kaydını tutan melekler de burada, hemen bir sonraki ayette anlatılıyor.

Ya buna inanıyorsanız bile rica ediyorum bunu çocuklarınıza anlatmayın. Çocuğa yaptığının neden kötü bir şey olduğunu anlatın. Başkası bilmese de kötü bir şey yapmaması gerektiğini. Doğru ahlak öğretimi böyle olmalı. Sonra eylemlerin ahlaki değerini kimin ne kadarını bildiğine göre değerlendiren insanlar türüyor. 



Ölüm sarhoşluğu hak olarak geldi. İşte bu, senin kaçınıp durduğun şeydir.(19/50)

Ölümün sarhoşluğumu varmış. Bunu duymaması gereken çok tanıdığım var. Mezarlıklardan “ama kafası çok iyi kanka” nidaları yükselir. İntihar vakalarında inanılmaz artış olur.

Ayrıca kaçınıp duran kim? Kur’an ikinci tekil kişi hitabını genelde Muhammet’e yöneltiyor. O mu ölümün sarhoşluğundan kaçan?



Ve sura üflendi...(20/50)

Ne! Hani, nerede, ne zaman?

Ya bu kitabın bu zaman atlamaları beni öldürüyor. Üflendiğinden falan demiyor, direkt üflendi diyor. Zamanın dışından seslendiği için mi böyle yoksa şiirsel kaygılardan mı bilmiyorum ama anlamak kolay olmuyor yani.

Her benlik yanında bir güdücü ve bir tanık olduğu halde gelirmiş. Yoldaşı yanındakinin hazır olduğunu söylermiş. Sonra “siz ikiniz, tüm nankörleri, inatçıları cehenneme atın!” deniyor. “Durmadan hayrı engelleyeni, azgını, işkilciyi!” O Allah’ın yanına başka ilah koymuş. Artık cehenneme atılacak. Yoldaşının paçaları tutuşmuş “onu ben azdırmadım. Onun kendisi dönüşü olmayan bir azgınlık içerisindeydi.” diyormuş. Oldu olacak “ben yazmadım, kuzenim yazdı” desin. Allah da “huzurumda çekişmeyin, ben size uyarıcıyı çok önceden göndermiştim. Benim huzurumda söz değiştirilmez, ben kullara asla zulmetmem” diyor.

Bu nasıl bir yargılama yahu? Savcı da aynı, hakim de... Savunma hakkı tanınmış mı meçhul. Mesela ben Allah’ın varlığını reddediyorum. Gerekçelerimi de onun olduğu söylenen kitap üzerinden sunuyorum. Benimle, peygamber görmüş, her sorusuna ondan cevap bulma imkanı olmuş kişinin durumu aynı mı? Atsın mı bizi aynı ateşe? Adalet mi bu? Ben adaleti böyle olan bir ilaha inanmak istesem de inanamam ki.

Gerçi burada tanımlanan cehennemlik kişi de ben değilim. "Durmadan hayrı engelleyen, azgın, işkilci" olarak tanımlanmış. Bunlar bana hiç uymuyor. Belki biraz kuruntulu olmak var ama onu da açıklayabilirim. Bir şeylerin doğru olduğunu kesin olarak söylemek insanı ister istemez zorbalığa götürecektir. Bu nedenle her zaman bir miktar işkillenmek daha hayırlıdır.

Huzurunda olmak ifadesi de biraz garip. Buraya sanki Allah için huzuruna çıkılan bir kral, efendi formu veriyor. Allah cismi bir varlık mı ki, huzuru olsun? Her şeyi gören, duyan kudret sahibinin huzuru olmayan bir yer mi var?



Cehenneme “doldun mu” denilecekmiş, o da “daha yok mu” diyecekmiş. Cennetse takva sahiplerine yakınlaştırılmış. Görmediği halde rahmandan ürperen ve kalbiyle ona yönelmiş olanların istediği her şey orada varmış. Katında ise daha da fazlası!

Cennetten öte daha güzel ödüller de mi var yani? Şimdi kalbin yönelmesi hakkında sonum ne olur bilmem ama rahmandan ürperme konusunda bende sıkıntı yok. Görmemeyi geçtim, inanamama rağmen ürperiyorum hem de. Bu sayede bir yırtma şansım olur mu acaba?



Şimdi, otuz altıncı ayette yine önceki kavimlere değiniyor. Onlar daha güçlü, daha ileri seviyede medeniyetlermiş. Onlar da yok edilmiş, kaçacak yer bulamamışlar.

Bu öncekiler, Mekkelilerden önceki insan medeniyetleri mi? Yoksa insandan önceki akıllı yaşam formlarının kurduğu medeniyetler mi? Genel kabul ilk dediğim ama bence Kur’an sık sık ikinci ihtimale göz kırpıyor.



37. ayette Kur’an da kalbi olan ya da tam bir tanık olarak kulak veren için bir öğüt vardır deniyor. Emirleri, yasakları, zorunlulukları bir yana, Kur'an temelde bir öğüt kitabıdır. İnananlar öğüde uyarlarsa ne ala, işleri kolaylaşır. İnanmayanlar için cehennemin kapıları arkalarından kapanmış değil. En azından ilk 34 surede durum bu.

Bu arada, Kur'an da inanmayan için de bin tane öğüt var. Zamandan mekandan bağımsız diyebileceğim öğütler var. Ancak sorun öğütler ve doğrular da değil. Mesela;

Yemin olsun biz gökleri yeri ve bunlar arasındakileri altı günde yarattık. Ve bize hiçbir yorgunluk dokunmadı. (38/50)

Altı gün derken, neyin altı kere kendi etrafında dönüşü? Allah için zaman, takvim mi var? Hani zamandan mekandan ayrıydı? Mekanın olmadığı yerde zaman da olmaz, mekanı şu kadar zaman da yarattı diye bir şey olmaz. 

Yedinci gün dinlenmesinin saçmalığı vurgulanacaksa böyle mi vurgulanır? Madem bu dinlenme işi saçmalık, Musevilere neden Nisa Suresinin 154. ayetinde cumartesi yasağına uyun deniyor? Ayrıca bu sebt olayı burada kast edilenin bildiğimiz gün olduğunu da ortaya koyuyor. Neyse ufak tartışmalar bunlar ama sinek misali.


Muhammet’e sabretmesi ve güneşin doğumundan ve batışından önce rabbini tespih etmesi söyleniyor. Gecenin bir kısmında ve secdelerin arkasından da.



Son kısımda kıyamet anlatısı var. Çağıran çok yakın bir yerden seslenecekmiş. Müthiş bir ses çıkacak, hak olarak dinlenecek. O gün yer çatır çatır yarılıp onlardan çabucak uzaklaşacakmış. Bu Allah için kolaymış.

Onların neleri söylediklerini çok iyi biliyormuş. ...Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. O halde, benim tehdidimden korkanlara sadece Kur’an’la öğüt ver/hatırlat.(50/45)

Peygambere bile, sen zorba değilsin, olma, demek zorunda kalınmış. Sen sadece hatırlat, kimsenin iradesine tecavüz etme. Bu sınırı aşmaktır. Acaba Muhammet’in zorbalık olma eğilimleri mi vardı ki, Allah bu anlama gelecek bir ayeti kitaba koydu? Hem de bizzat birinci tekil şahıstan seslenerek!

Birileri zorbalıkla inandırılacak olsa, bu zaten kabul olmaz. Sakat olur. Sakat bir iman, imansızlıktan daha kötüdür. Çünkü yanlış kaynamış bir kolun tedavisi, kırık bir koldan çok daha zordur. Bu durumda önce kolu tekrar kırmak gerekir.

Günümüzde inananların durumu yanlış kaynamış kol gibi. Neye inandıkları hakkında hiçbir fikirleri yok, buna rağmen canını korur gibi inancına bağlı. Bu yolda gücü yettiğine zorba. İnanmayan en yakınına dahi yapabileceğinin sınırı Allah tarafından burada çizilmişken... 

Ancak Kur’an ile hatırlatabilir.

Ne güzel öğüt, keşke müslümanlar da bunu bilse!

2 Ekim 2024 Çarşamba

33 - Mürselat Suresi

Sure uzun sayılabilecek bir yemin seansı ile başlıyor. Bu kısımda rutinimi takip edip, yemin üzerinde fazla durmadan, ilgimi daha fazla çeken kısımlara doğru akmam gerekiyor. Ancak yemini pek anlamayınca, farklı bir çeviriye bakma ihtiyacı duydum. Şimdi size bir iki farklı çeviriden yemin kısmını vereceğim.



Yaşar Nuri Öztürk

  1. Yemin olsun art arda gönderilenlere/meleklere/rüzgarlara/vahyin bölümlerine/kalplere inen doğuşlara,

  2. Esip de büküp devirenlere,

  3. Dağıtıp yayanlara/diriltip harekete getirenlere,

  4. Fırka fırka ayıranlara

  5. Öğüt ulaştıranlara/Kur’an’ı ulaştıranlara,

  6. Özür yahut uyarı için.



Diyanet Çevrisi

  1. Yemin olsun, birbiri ardına gönderilenlere;

  2. Fırtına olup esenlere;

  3. Yaydıkça yayanlara;

  4. (Hak ile batılı) birbirinden iyice ayıranlara;

  5. -6) Mazereti ortadan kaldırmak veya uyarmak için vahyi iletenlere;



Sadece birinci ayet bazında bazı örnekler vereyim çok uzamasın.

1. Andolsun, birbiri ardınca iyilikle meşru görevlerle gönderilenlere! (Ahmet Tekin)

1.Bilinen tüm gönderilenlere (elçilere), (İhsan Aktaş)

1. Peyderpey esen rüzgarlar hakkı için, (İsmail Hakkı İzmirli)

1. ŞAHİT olsun iyilik yaymak için art arda gönderilen (bu vahiyler)! (Mustafa İslamoğlu)

1.Emir ve nehiy ile gönderilen (Süleyman Tevfik)

1. İyiliği yayamak için görev üstlenenler (Süleymaniye Vakfı)



Öncelikle, Allah ile aranızda kimse yok denir ama gördüğünüz gibi çevirici araya giriyor. Birbirinden taban tabana zıt olmasalar da anlama ve anlam verme bakımından oldukça farklı çeviriler var.

Mesela YNÖ çevirisinden, burada yemin edilenin devrim olduğunu çıkarabilirim. Önce var olan düzen yıkılıyor, yenisi bozulmamış eski düzenden diriltilip yayılıyor ve bozuk ile temiz olan birbirinden ayrılıyor. Bu anlam vermeyi diyanet çevirisinden yapamam. Ancak ondan da farklı anlamlar çıkarabilirim.

Bu kitabın bize yollanma amacı, üzerine düşünüp öğüt almamız değil mi? Ancak bunu yapmak için bir başkasının çıkardığı anlama muhtaç durumdayız. Yani Allah ile aramıza aracı alıyoruz. Bunu yapmamanın bir yolu da yok gibi bir şey. İstediğiniz kadar arapça öğrenin, bin beş yüz yıl öncesinin arapçasını öğrenemeyeceksiniz. Bakın bu çevirileri yapan insanların hayatı o dili öğrenmekle geçti, hepsi farklı farklı anlamlar çıkarmışlar.

Şu durumda Allah ile aranıza birini almamanın yolu, Allah ile aranızdan bu kitabı çıkarmaktır


. Ona varmak için kendi gözünüzle gördüğünüz, kulağınızla duyduğunuz, algıladığınız dünyadan yola çıkıp aklınızı kullanmanız gerekiyor.

Tanrı öldü mü bilemem ama kitaplar öldü.

Zaten Allah bizden varlığını bilmenizi istemiyor. Temiz bir ahlak ve barışa hizmet eden bir hayat yaşamanızı istiyor. Bin dört yüz yıl önce çölde yaşayan bedevileri bu yola iletmek için kitapla, peygamberle onları itelemesi gerekmiş olabilir. Onlara verilen öğüdü okuyun, üzerine düşünün ama onu tek kaynak olarak almayın. Buna ihtiyacınız da yok. Kendi vicdanınız size her zaman o doğru yolu söyleyecektir. Yeter ki onu aklınızın çıkarlarınızı önceleyen o köşesi ile diri diri gömmeyin.



Çeviri karmaşasından doğan ikinci bir sonuç, bu kitabın Allah tarafından tamamen korunmadığıdır. Gördüğünüz gibi kitap farklı anlamlara gelecek şekilde değiştirilebiliyor. Tevrat, İncil değiştirildi de Kur’an değişmeden kaldı inancı gözümüzün önünde yalanlanıyor. Ben bu farklı farklı çevirilerde aynı anlamı buluyorum diyen biri, kendi aklını batıl ile kendisi gölgeliyor.

Eğer bu kitap çeviri sırasında bile anlam değişikliklerine uğratılıyorsa, derlenmesinde veya okumasıyla ilgili yapılan teknik değişimlerde içine dışarıdan ayetler katılmadığını kesin olarak nasıl bilebiliriz? Bilemeyiz. Sonradan eklenmiş gibi duran sureler geldikçe neden böyle düşündüğümü daha iyi anlayacaksınız.

Son olarak, bu kitabı tek yol gösterici kabul etmek, Allah’a hakaret etmektir. Çünkü bin dört yüz yıl önce, Arapça olarak yollanan kitabın tek yol gösterici olması, şanslı azınlıktan başka herkese zalimliktir. Allah adil olmalı diye düşünüyorum, zalim değil.



Sureye dönelim.

Yedinci ayetle birlikte surenin asıl anlatımı başlıyor. “Size duyurulmuş olan olan, mutlaka gerçekleşecektir” diyor. Nedir o? Yıldızların süpürüldüğü, göğün yarıldığı, dağların un ufak olduğu, resullerin vakte bağlandığı gün. Hangi gün yani? Ayrım ve hüküm günü...(77/13)

Kıyamet Suresi’nde yeniden yaratıma gelince inanmaktan cayan bir dangalaktan bahsetmişti. Şimdi de kıyameti yalanlayanlar var. Diyorum işte bize değil bu kitap. Bugün ister inançlı olun, ister inançsız, herkes evrenin bir sonu olduğunu biliyor. Kimsenin, herhangi bir maddeyi sonsuz sandığı yok. O günkü bedeviler arasında varmış belli ki. Benim ya da yirmi birinci yüzyılda yaşayan aklı başında herhangi birinin evrenin bir sonu olduğu inancıyla bir sorunu olmaz ki! Biliyoruz çünkü sonu olduğunu.



Yalanlayanların vay haline o gün! (15,24)

Vay haline o gün yalanlayanların(28,34,3740,45,47,49.)

Sure içerisinde nakarat gibi, defalarca o günü yalanlayanların vay haline diyor. Bugün yaşayan kimse buna muhatap olmasa gerek. Dediğim gibi, biz biliyoruz ki, başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır.


Tabii bu nakarat arasında da bazı beyanları var.



İlk beyan öncekilerin helak edilmiş olduğu. “Helak etmedik mi?” diye bize soruyor. Sonradan gelenleri de onların peşine takmış. Biz suçlulara işte böyle yaparız diyor.

Ben helak olan ve sebebi kendi olan pek çok kavim biliyorum. Hatta helak olmakta olan ve bunun sorumlusu yine kendisi olan insanlığı görüyorum. Ancak helak oluşu dünya hayatıyla, toplumsal kurallarla açıklanamayacak bir kavim bilmiyorum. Yine ilahi bir kararla yok edildi diyebileceğim hiçbir olay bilmiyorum.

Buradaki kasıt fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasaların yaratımın başında saat gibi kurulmuş olması ve bunun istisnası olmaması, suça bulanmış toplulukların helakının kaçınılmaz olması ise, buna iman ederim.



İkinci beyan;

Sizi basit bir sudan yaratmadık mı? (77/20)

Basit bir su değil.

Eğer hayatın canlı yaşamının tek hücreli formda başlamasından bahsediliyorsa, o sade basit bir suda başlamamış gibi. Proteinler falan öyle basit yapılar değil.

Eğer bir insanın cana gelmesinden bahsediyorsa, o daha da karmaşık. Spermin, yumurtanın biyolojik yapılarının karmaşıklığını geçtim, sırf DNA’nın içinde te ilk atamızdan kalan bilgiler duruyor. Buna ben basit diyemem.

Ha kast ettiği bak o bile Allah’ın bilgeliğinde basit işte demekse, eyvallah.

Onu dayanıklı bir karargahta tuttuk dediği de muhtemelen kadının rahmi. Bilinen bir ölçüye/süreye kadar tutmuş. Çok güzel ölçü tutturmuşlar, ne de güzel ölçü koyarlarmış.

Yani aslına bakarsanız insan bebeği tam gelişmeden doğuyor. Çünkü aptal atalarımız ayağa kalkmanın iyi bir fikir olduğuna karar vermişler ve kalçalar normal doğan bir bebeğin geçemeyeceği kadar daralmış. Erken doğurmayan anne, ölmüş. Bu yüzden birkaç nesil sonra erken doğum, standart haline gelmiş.

Kısacası, ölçüyü koyan Allah ise, ilk koyduğu ölçüyü değiştirmiş. İlk ölçü de çok güzel miydi bilmem ama, eksiksiz değil.

Ancak ölçüden kasıt ilk yaratımdaki saat kurulumu ise, buna yine iman ederim. Her bebek erken doğum olmasa ne nasıl gelişirdi, onu bilmeden ölçüye laf etmek haksızlık olur.





Üçüncü beyan;

Yeri bir toplanma zemini yapmadık mı?/77/25)

Diriler bakımından da, ölüler bakımından da demiş. Ne yani, ölüler de mi burada toplanıyor? Ben çocukken öldüğümde uzay gezilerine çıkacağım fantezisi ile avunurdum. Ölünce de burada mı kaldık?

Burada oturaklı, başını yükseklere kaldırmış dağlar varmış. Bize tatlı bir su içirilmiş.

Yani dağlar ile temiz su arasında bağlantı kuruluyor. Çünkü o zaman akan o temiz su genelde dağlardan geliyor. Biz biliyoruz ki, Dünyadaki tek temiz su kaynağı o dağlar değil. İkinci bir hata dağlar oturaklı falan değil. Tüm karalar gibi hareket halindeler, hatta en hareketli alanlar dağlar. Ancak levha tektoniğinden pek haberdar olmayan, pratik hayatında bu bilgiyle bir şey yapamayacak olan Bedeviye bundan bahsetmenin alemi yok. Bu kitap ona gönderildi, bize değil.



Dördüncü beyan;

Yalanlayanlar, yalanlamakta oldukları şeye gireceklermiş. Demek ki bu yalanlayanlar, cehennemi yalanlıyorlar. Zaten bir insanın cenneti yalanlamasının hiçbir mantığı yok.

Üç çatallı gölgeymiş orası ama ne gölgelendirir, ne ateşten korurmuş. Kıvılcımlar saçarmış, böyle sarımtırak bir halat, bakır bir ip gibi.

Dev hizmet!

Bence burada tarif edilen şey içine alüminyum atılmış mikrodalga fırın. Neydi o öyle odun falan, cehennem dediğin biraz daha güçlü sıcaklık üretmeli.



Beşinci beyan;

O gün öyle özür konuşmasına falan müsaade yok. Konuşamayacaklarmış ve özür dilemelerine izin verilmeyecekmiş.



Altıncı beyan;

Ayırma günüdür bu! Sizinle öncekileri bir yere topladık.(77/38)

Önce topluyor, sonra ayırıyor. Herhalde cennetlik cehennemlik ayrımı olsa gerek.

Eğer bir hileniz/bir tuzağınız varsa, hadi hile yapıp tuzak kurun bana!(77/39)

Böyle bir şuursuz olabilir mi? Bir insan hem sonsuz kudrete sahip yaratıcıya inanıp, hem de ona tuzak kurmayı düşünebilir mi? Hadi o şuursuz var diyelim, her şeyi yaradan sonsuz kuvvet buna “hadi bakalım” der mi? Diyor ama işte, garip.



Yedinci beyan;

Pisliklere cezası söylendiğine göre, hayırlılara, takva sahiplerine de ödülleri söylensin.

Onlar gölgelikler altında ve su kaynaklarındaymış. Canlarının çektiği meyvelerle yanyana, afiyetle yiyip içiyorlar.

E ben bunları dünya hayatında da yapıyorum. Sadece ben değil, ortalama bir ülkede yaşayan herkes yapıyor. Gençler adamların cennetini yaşıyoruz, kıymetini bilin!

Çünkü

Yiyin ve birazcık nimetlenin. Suçlularsınız siz.(77/46)

Herhalde hepimize demiyor. Şaka bir yana çok sık yaptığı gibi nimete kavuşmuş ancak iman etmemiş olanların bu nimetlere kısıtlı süre için sahip olduğunu söylüyor. Onlara rukû edin dendiğinde etmezlermiş. Artık bundan sonra hangi söze iman edeceklermiş.

Ben burada sayılanlar arasında olduğumu sanmıyorum ama hangi söze iman edeceklermiş sorusuna kendi adıma cevap verebilirim.

Eğip bükmeme gerek olmadan doğruluğuna inanabildiğim, aklıma ve vicdanıma uyan, başkasının hakkını gasp etmek zorunda bırakmayacak, benden doğan, aracısız olan söze iman edeceğim. Herkese de aynısını tavsiye derim. (ama sorumluluk almam. Yani eğer yanlışsam, biz buna uyduk falan demeyin, kendi aklınızı kullanın.)





Bonus - Tekvin (1-25)

  Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...