Sure “kente” yemin ederek başlıyor.
İkinci ayette geçen “Sen bu kente mahremsin” ifadesi, söz konusu şehrin Mekke olduğunu düşündürüyor.
Üçüncü ayette doğurana ve doğurtana yemin edilirken, dördüncü ayette insanın sıkıntı ve zorluk içinde yaratıldığı söyleniyor.
Burada geçen “sıkıntı ve zorluk içinde yaratma” ifadesi yaratım süreci ile ilgili değil, insanın zorluğun ve sıkıntının içerisine yaratılmasıyla ilgili olsa gerek. Zira Yaratıcı için “zor ve sıkıntılı” bir şey olamaz, “ol der” ve olur.
Bu kitapta genellikle insan hakkında olumsuz konuşulurken, bu surede hayatının zorluğunun hakkı verilmiş. Gerçekten de insan hayatı her aşamasında zordur. Doğuştan gelen avantaj ve dezavantaj olarak görünen zenginliğin, sağlığın, içine doğduğun kültürün şartlarının yanında, ihtiyaçlar hiyerarşisinde yükseldikçe seviyesi artan bir zorluktan bahsediyorum. Evet, dünyevi olarak baktığımızda hiyerarşide yükseldikçe ortaya çıkan dertler derdini seveyim butonuna yönlendiriyor ama işe Kur’an gözünden bakınca olay tam zıttına dönüyor. Bu surenin devamında ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Kur’an yine bir zengine kızmış. Onu yeriyor. O kendisine güç yettirilemeyeceğini mi sanıyormuş? “Yığınla mal telef ettim” diyormuş ama kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyormuş? Ona iki göz, bir dil, iki dudak verilmemiş mi?
Şimdi dokuzuncu ayete kadar gelen bu kısımda yine bir dinden dönme vakası ile karşı karşıyayız gibi. Her ne kadar diyanetin tefsiri burada bahsedilenin zengin müşrikler olduğunu, harcandığı söylenen malın da Muhammet’i durdurmak için harcanan mal olduğunu söylese de, ben bahsedilenin bir mürtet olduğunu düşünüyorum. Müslümanların arasına katılmış ancak yolun yürünmesinin ne kadar zor olduğunu görünce caymış gibi bir anlam çıkardım. Çünkü surenin başında ve devamında bu zorluk vurgulanıyor.
Kılavuzladık onu iki tepeye(90:10)
Burada geçen iki tepe ifadesi farklı çevirilerde iyi/kötü (hayır/şer), iman/küfür, doğru yol/ yanlış yol gibi de çevrilmiş. Açıkçası bana da o hissi vermişti.
Sonra sure doğru yol dediğini tarif ediyor.
Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o?(90:11)
İşte buradaki “o” zamiri bence bir kişiye işaret ediyor. Genelde bu tüm insanlar için söylenmiş gibi kabul edilmiş. Çok da fark etmiyor gibi, ben de o bir kişi üzerinden insanlığa mesaj verildiği kanaatindeyim ama önemli de bir fark var aslında.
Daha önceki surelerde de “dinden dönenler” olduğunu düşünmüştüm, burada da aynısını görüyorum. “Ne olmuş yani?” demeyin. Çünkü klasik fıkıh dinden dönmenin cezasını ölüm kabul eder. Eğer ben haklıysam ve bu surelerde dinden dönenlerden bahsediyorsa, fıkıh, şeriat güme gidiyor. Allah dinden dönenler üzerine sure yollayıp onları öldürün demiyorsa şeriat/hukuk bunu nasıl der? Kimin kanunları bu şeriat? Allah’ın söylemediğini, Alah’ın kanunu kabul etmek, sınırı aşmak değildir de nedir? Allah’ın sınırlarını aşan, cezanın muhatabı değildir de kimdir?
Eğer ben haklıysam, Buhari’nin “dinden döneni öldürün” diye aktardığı hadis, iftira değil de nedir? Bu iftirayı iletenin hangi aktarımına güven olur? İftira değil de, gerçekse, Allah’ın sınırlarını bu kadar aşan, peygamber dahi olsa, mürtedin kendisi değildir de kimdir?
O sarp, yokuşlu yolun, yani doğru yolun ne olduğunu bize bildirenin ne olduğunu soruyor ve bu sefer sormakla bırakmayıp takip eden ayetlerde cevabı da veriyor.
Yol;
Özgürlüğün zincirlerinin bağını çözmektir o.(90:13)Yahut
açlık ve perişanlık gününde doyurmaktır o,(90:14)
Yanındaki bir yetimi,(90:15)
Yahut ezilmiş, boynu bükük/perişanlık içinde sürünen bir yoksulu.(90:16)
Sonra da iman eden ve birbirine sabrı öneren, merhameti öneren kişilerden olmaktır o.(90:17)
İşte böyledir uğur ve bereket dostları.(90:18)
Önce yolun ne olduğunu konuşalım, sonra ne olmadığını;
Özgürlüğün mücadelesini vermektir. Kur’an’a göre insan yaratılışı bakımından özgürdür. Hatta yaratılışının anlamı özgür olmasıdır. Kendi seçimlerini kendisi yapmalı ve hayatının sonunda bunun hesabını vermelidir. Bu seçim hakkının gasp edilmesi, sınırı aşmanın ta kendisidir. Bu hakkı gasp edenlerle mücadele etmek de, o sarp yolda yürümektir.
Kur’an : “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.(5:90)
Öğüt veriyor.
Kişi: Ben içki içeceğim.
Şeriat: Hayır içemezsin! İçersen sana 80 sopa vuracağız!
Allah içme demiş, gerisini kişiye bırakmış. Şeriat Allah’ın sınırlarını aşmış, özgürlüğü kısıtlamış, cezayı kendisi vermiş! Siz Allah mısınız? Eğer içki içmenin bir cezası varsa, onu verecek olan Allah değil mi? Neden rol çalıyorsunuz?
Şu durumda şeriatla yönetilen bir ülkede susup kendi işine bakmak, o sarp yola atılmamaktır.
Hiçbir suça ceza veremeyiz demiyorum, dünyevi suçlara, dünyevi cezalar verilebilir. Alla’ın kurallarına uymayanlara ise Allah ceza verecektir.
Dünyevi kuralları koymanın ise tabii ki ilkeleri vardır. Bunların başında da kişisel özgürlük gelir. Onun sınırı da başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter. Bu sınırlar da değişkenlik görülebilir.
Mesela bugün çıplak dolaşmak suç sayılıyor. İnsanların büyük çoğunluğu bunu rahatsız edici bulduğu için suç sayılmasını da normal buluyorum. Ancak ben, çıplak birini görmekten rahatsız değilim. İleride toplumun tamamı bunu “normal” kabul ederse, çıplak gezmek de dünyevi olarak suç sayılamaz. Bu sefer çıplaklıktan rahatsız olan azınlığın durumu kabul etmesi, bunu özgürlük olarak kabul etmesi gerekir.
Tabii ki bu durum çıplaklığı Allah nezdinde suç ya da özgürlük olmasını etkilemez. Ancak dediğim gibi, Allah katında suç olana cezayı vermek, Allah’ın işidir. Dünyevi kanun buna dahil olamaz. Azınlık ya da çoğunluk hiçbir grup buna Allah adına ceza vermeye kalkamaz.
Toparlarsak, Allah insanı özgür yaratmıştır ve bu özgürlüğü kısıtlamak suçtur. Zaten Allah suç işlenmesini tamamen engellemek istese, bunu yapmaya gücü yeterdi. Dolayısıyla kimsenin günaha girme özgürlüğü, Allah adına kısıtlanamaz. Bu sınırı aşmaktır.
Günümüz seküler mahkemeleri değil ama Azınlık Raporu filmindeki suç önleme merkezi muhabbeti küfür yani.
14-16. ayetler arasında zenginlere/gücü olanlara sesleniyor ve yoksulları/zayıfları koruyup kollayın, aç kalmalarına müsaade etmeyin diyor. Daha önce de söylemiştim, buna itirazım yok fakat eksik buluyorum. Kur’an sık sık fakire yardım edin diyor ama aynı ölçüde “siz de çalışın fakirlikten kurtulun, el açanlardan olamayın” demiyor. Bu kitap sadece zengine mi geldi?
Eğer herkes için geldiyse bile, Allah güç verdiğinden daha fazla şey bekliyor. Konuşmamın başında hiyerarşi ile ilgili söylediğim buydu. Piramitte üst basamaklara çıktıkça, görev ve sorumluluk artıyor. Doğru yola niyet edilse de, hangisinin doğru yol olduğu bulanıklaşıyor.
Öyle ya, sen yardım etmek istiyorsun, bir derneğe falan bağışta bulunuyorsun, iki gün sonra o derneğin dolandırıcı olduğu ortaya çıkıyor. Bu durumda önemli olan niyet miydi? Yoksa sadece kolay olanı mı seçtin? Çok malı olana bir miktarını infak etmek kolay, (surede bahsedilen kişi de bir miktar vermiş belli ki) zor olan bunu doğru şekilde yapabilmektir. E Allah bu yolu sarp bir yokuş olarak tanımladığına göre, zenginin sadece bağışta bulunması yetmez. Doğru yeri bulmalı ve o yeri denetlemeli. Gerekirse zengin arkadaşları ile bir araya gelmeli, kendi derneklerini kurmalı. Hadi diyelim bunu yaptı, o derneğin yozlaşmasını engellemeli. Zor değil mi? Aslına bakarsanız tüm bunları kendi yapmak yerine, bu işi yapması gereken asıl büyük kurumu yozlaşmadan kurtarmaya çalışabilir.
Devletten bahsediyorum.
Geldik mi fakirin de sorumlu olduğu noktaya?
İçinde yaşadığınız devlet, tüm kurumlarıyla yozlaşmışsa ve sizde bu devleti yönetecekleri kendi oylarınızla belirliyorsanız, bu yozlaşmadan sorumlusunuz. Düzeni değiştirmeye tek başınıza gücünüz yetmeyecek ama bu yolda çabalamak Allah emri olabilir. Gücünüz yettiğince tabii. Karnı aç adamdan politik olarak doğru karar vermesini beklemek de pek doğru değil gibi. Bu sure ve benzerlerinin güçlüye yüklenirken zayıfa o kadar yüklenmeme nedeni bu olabilir.
Aslında Muhammet’in yaptığı, tüm bu din işleri de özünde şehri/devleti yozlaşmadan kurtarma çabasıydı.
17. ayette gücünüzün yetmediği yerde sabırlı olmanız, birbirinize bunu önermeniz söyleniyor. Burada sabretmek demek, öyle her acıya göğüs germek demek değil. Pasif bir direniş değil. Mücadeleden sonra sonuç için sabretmek, Allah’a güvenmek ve elinde sonunda hakkın galip geleceğine güvenmek. Peygamber kıssaları bunu anlatır. Tebliğ ederler ederler, inanan olmaz, sabırla Allah yolunda, o sarp yolda çalışmaya devam ederler.
Unutmayın, sabır inançtan gelir. İnanç ise her zaman inançsızlığa üstün gelir.
Aynı ayette merhameti önermek de öğütleniyor. Verdiğiniz mücadelelerde elde ettiğiniz başarıları kaybedenler üzerinde zalimce kullanmamak olabilir mi? Mücadele sırasında sizden daha zayıf olanlara karşı merhamet olabilir mi? Dünyanın bizden başka misafirlerine, ağaçlara, hayvanlara karşı merhamet olabilir mi? Hepsi ve daha fazlası olabilir.
Fakat buradaki anlamı bana zaferden sonrasını tarif ediyor gibi. Yıllarca sabırla yürütülen mücadelenin sonunda, ödenen büyük bedellerden sonra zafer gelince, o en kötü düşmana bile merhamet etmeyi önerebilmek.
Bilemiyorum, belki de bugün bu kitaba inanmak isteyen yanım ağır basıyor ve bu hoşuma giden anlamları ona ben yüklüyorum. Belki de bu anlattıklarım Kur’an için değil, sadece benim için uğur ve bereket yoludur.
Bu sureye göre neyin zorlu yol olmadığı ise açık. Namaz kılmak değil, oruç tutmak değil, içki içmemek, domuz yememek değil. Evet bunlarda dinin bir parçası ama zor olan kısmı değiller. Öyle olsalar, Allah zor yolu tanımlarken onları da sayardı. Sözü bitmedi ya! Hem zaten bu klasik ibadetler ve yasaklar sarp yolun kendisi olamaz. Yolda yürümeyi kolaylaştıran ve zorlaştıran şeyler olurlar.
İslam’ın iddiası da budur. Sarp kayalıkta yürümeyi sağlayan bot olmak.
Bizim ayetlerimizi tanımayanlara gelince bunlar; şomluk uğursuzluk yaranıdır.(90:19)
Burada geçen “ayetler” kavramı kuranda yazan cümleleri tanımlıyor olamaz. Çünkü insanlığın çok büyük bölümü bu cümleleri duymadan, bu cümleler onlar ulaşmadan önce yaşayıp öldüler. Diğer İbrani dinler için de bu geçerli. Hatta diğer din olan Musevilik, yerel/kavme özgü bir dindir ve Kur’an da bunu tasdikler. Hristiyanlık ise aslında Museviliğin bir mezhebidir ve her ne kadar şu an da dünyanın en çok inanılan dini olsa da, yine İslam’ın iddiasıyla artık İsa’ya vahyedilenden farklı bir şeydir. Kısacası İslam’a göre hem Musa’nın, hem İsa’nın öğretisi sadece yerele ulaşmıştır.
Her kavime peygamber gönderildiği iddiası var. Eğer bu peygamberlerim semavi dinlerin çıktığı bölgedeki gibi peygamberler olduğunu kabul etsek bile, onlarla gelen ayetler de sadece yaşamları boyunca duyulabildi ve yine yerel şehirlere gönderilmişlerdi.
Eğer burada kast edilen “ayetler” kavramını dar bir şekilde “Allahtan gelen vahiy” diye yorumlarsak, üzerine konuştuğum ayetin yalan söylediği açık olur. Çünkü şunu iddia etmiş olur ki; yer yüzünde bu ayetleri tanımayan büyük çoğunluk şomdur, uğursuzdur!
E bu yanlış yani, biliyorsunuz bunu ama ısrarla böyleymiş gibi inanmaya çalışıyorsunuz. Günümüzde müslüman ülkelerdeki ve Kuzey Avrupa ülkelerindeki refah ve özgürlük üzerinden örnekler verebilirim. Ki bu sure boyunca söylediğim, burada verilen sarp, zorlu ancak doğru olan yolun geçerliliğini de kısmen kanıtlamış olurum. En azından özgürlükler ile ilgili olan kısmı... Ama gerek bile yok. Çünkü siz de iyi ve doğru bir insan olmak için imanın şart olmadığını, imanlı olduğunu söyleyen birinin berbat, imansız birinin şahane (en azından şomluktan ve uğursuzluktan uzak) bir insan olabileceğini biliyorsunuz.
O halde burada ayetler diyerek neyi kast ediyor? Tabii ki evrenin fiziksel, biyolojik ve toplumsal kurallarını. Eğer bu kuralları tanımaktan uzak biriyseniz – tabii akli melekerinizin tam olması şartıyla, şom ve uğursuz birisinizdir. Bu sure özelinde sosyal kuralların ayet diye tanımlanmış olması daha muhtemel çünkü “özgürlükleri kısıtlayan, yetime/yoksula yardım etmeyen, sabırsız ve merhametsiz” kişinin tanımadığı ayetler, sosyal kurallardır.
Bunların üzerine kitlenecek bir ateş gelecektir.(90:20)
Bence de gelsin. Görüşmek üzere.
Not: “Özgürlüğün zincirlerini çözmektir o” diye aldığım ayet diyanet başta olmak üzere bazı kaynaklarda “köle azat etmektir” diye çevrilmiş. Bence bu çeviri yanlış, çünkü kölelik en azından resmiyette kalmadı gibi bir şey. Köktenci olduğunu iddia eden müslüman gruplar dışında açık açık kölecilik yapan kalmadı. Bu nedenle kullandığım Y.N. Öztürk çevirisi daha anlamlı, daha zamansız geldi.
Kişisel not: Dinden çıkmaya başladığım dönemde kölelik konusu benim için dönüm noktalarından biri oldu. Kölelik hoş görülmüyordu ama doğrudan da yasaklanmıyordu. Süt kardeşle evlenmek doğrudan yasak, köleliğin bitmesi ise tavsiye niteliğinde. Böyle bir dine, bu haliyle inanmam pek mümkün değil.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder