Kur'an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kur'an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2025 Pazartesi

44 - Meryem Suresi

 

Meryem Suresi

Sure üç farklı konu üzerine kurulmuş. İlk kısım peygamber kıssalarından oluşuyor. Bu kıssalar içerisinde Meryem ve İsa anlatılırken, “Tanrı oğul edindi” diye basitçe nitelendirdiği Hristiyan inancına şiddetli itiraz ikinci konu olurken, klasik cennetlik ve cehennemlik kullar pasajları üçüncü konuyu oluşturuyor. Tüm konuların ortak teması ise Hristiyan inançlarına karşı çıkmak.



Her ne kadar surenin adı Meryem olsa da, ilk anlatılan kıssa Zekeriya ve oğlu Yahya oluyor. Zekeriya Rabbine gizli ve kısık bir ses ile demiş ki:

“Kemiklerim gevşedi, ihtiyarlıktan başım beyaz alevle tutuştu. Sana yakarma konusundaysa hiç elim boş kalmadı. Ardımdan gelecek yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım ise kısır. O halde bana katından bir dost bağışla, ki bana ve Yakup ailesine (İsrailoğullarına) mirasçı olsun. Onu hoşnutluğunu kazanmış bir kul eyle!”


Bunun üzerine Zekeriya’ya adı Yahya olan, daha önce kimse ile adaş yapılmamış bir oğul müjdeleniyor. Fakat Zekeriya’nın kafasına yatmıyor. Şüphe edip diyor ki: “Ben geldim bilmem kaç yaşıma, e karım da doğurganlığını yitirmiş benim nasıl çocuğum olsun?”

Cevap olarak bunun Allah’a kolay olduğu nitekim daha önce hiçbir şeyken Zekeriya’yı yaratanın da kendisi olduğu bizzat Allah tarafından vurgulanıyor.

Zekeriya yine tam ikna olmamış olacak ki, bu sefer bir işaret istiyor! Aldığı şey sapasağlam olduğu halde üç gün boyunca kimseyle konuşamamak oluyor. Galiba bir çıtırdan cezalandırılmış oluyor.

Bunun üzerine Zekeriya yakarış yerinden ayrılıp halkının karşısına geçiyor ve onlara sabah akşam tespih edin işareti veriyor.



Şimdi anlatırken de söyledim, dikkat etmemiş olanlar için bir daha vurgulayayım, Zekeriya’nın Allah ile birebir iletişimi var. Öyle arada vahiy meleği falan yok. İşte bu kadar yüksek mevki peygamber, çocuğu olacağını duyduğu zaman Allah’ın bunu yapabilecek olmasından şüphe edip “nasıl olur” diye sorguluyor. Durum ortada çünkü. Adam yaşlı, karısı kısır! Allah “Bu budur” dediğinde dahi şüphesi dağılmıyor, işaret ver bana diyor! Diğer kıssalardaki şüpheleri de gösterdikten sonra, kendim de bir yorum yapacağım.

Kıssada bana garip gelen bir kısım daha var. O da “yakarış yeri”nden bahsedilmesi. Bunun ne olduğuna dair tahminimi tefsirlere bakıp doğrulattım. Zekeriya Mabet’te görevliydi. Kuran’a el-Mihrab olarak geçen ifade Harun soyundan gelen kahinlerin Mabet içerisindeki özel alanlarıydı. Eski Ahit’te bu kahinler ve görevleri uzun uzun açıklanır. İnanılmaz sıkıcı bölümlerdir ama dişi sıkıp okumak buradaki yakarış yeri tabirini hemen anlamayı mümkün kılıyor.

Herhalde size İslam’da ne kahinler gibi ruhban sınıfı olmadığını, ne de dua/yakarış için kimsenin özel alanı olmadığını söylememe gerek yoktur!



“Ey Yahya! Kitabı kuvvetle tut” denilerek Yahya kısmına geçiliyor. Bu sözle anlatılmak istenen Yahya’nın henüz sabi iken bile ona hikmet verilmiş olmasıymış. Ona ayrıca kalp yumuşaklığı ve temizlik verilmiş. Kötülükten sakınan bir kulmuş. Ebeveynlerine iyilik eden, zorba ve isyancı olmayan biriymiş.

“Selam olsun ona , doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kaldırılacağı gün.”



Anlattığım bu kıssa biraz daha farklı olmakla birlikte Luka İncili’nin ilk kısmında da anlatılıyor. Farklı olarak orada Zekeriya’nın Yahudiye Kralı Hirodes zamanında Aviya bölüğünden bir kahin olduğu doğrudan söyleniyor. Zekeriya Allah ile doğrudan konuşmuyor. Buhur yaktığı sırada Cebrail ona sunağın sağ tarafından zahir oluyor. Zekeriya şaşırıp korkuya kapılıyor. Duasının kabul edildiğini karısı Elizabeth’in ona bir oğul doğuracağını söylüyor. Zekeriya şüphe edince, buna hafiften bozuk atıp konuşamama cezasını veren de Cebrail oluyor.

Yahya ise çok sevilecekmiş. İsrailoğullarından çoklarını Rabbe döndürecekmiş. İçki ve şarap içmeyecekmiş. Daha annesinin karnındayken Kutsal Ruh ile dolacakmış.



Kur’an’a göre Zekeriya çok net peygamber. Ayrıca halkının da lideri olmalı ki, kendisinden sonra Yakup Ailesine mirasçı diliyor. İncil’de ise sadece bir ruhban. Daha sonra gelecek Kur’an ayetlerinde ruhbanlık reddedileceği için, Zekeriya’nın peygamberliğe yükseltilmiş olması muhtemeldir. Ayetlerin iniş sıralaması doğru ise, bir insan ruhbanlığı yasaklamadan, daha önceki bir eserde ruhban olarak tanıtılan kişiyi durduk yere peygamberliğe yükseltmez. Yani burada Kur’an kendisi ile çelişmeden, gelecekte reddeceği bir şeyin kutsal bir kişiye atfetmesi çelişkisinden kurtulmuş. Eğer Muhammet oradan buradan duyduğu kıssaları aklında kaldığı kadarıyla tekrar ediyor olsaydı bu değişikliği bu noktada yapması makul olmazdı. Burada bir düzeltme var gibi. Ancak, “yakarış yeri” tanımının varlığı ve kabulü bu dediğim önermeyi sakatlıyor gibi. Sonuçta benim gibi pek az Eski Ahit bilen biri için bile ekşi bir tat bırakıyor. Doğrudan ruhban denmese de, yakarış yerinde bulunması Zekeriya’nın kahin olduğunu belirtmiş oluyor. Daha korkuncu, elimizdeki Eski Ahit parçalarını da teyit etmiş oluyor. Bunun neden korkunç olduğunu bonus olarak Eski Ahit ve Yeni Ahit bölümlerini incelediğimde anlatırım.



Kur’an’da Zekeriya bir varis isterken, Luka’dan anladığımız kadarıyla doğrudan evlat istemiş. Bu durumda Kur’an Zekeriya’nın müjdeye verdiği tepki anlaşılır olurken, Luka Zekeriya’nın ki saçma kalıyor. İstedin verdi işte, neye şaşırıyorsun?



Konuşamamanın ceza olduğu Luka’da daha açıkça söyleniyor. Ancak bu cezayı verenin Cebrail olması tevhide zeval verir gibi. Sonuçta ceza da ödülde Allah’ın elinde olmalı.



Ana rahminde kutsanan Yahya da uçuk kaçıkken, Kur’an da buna yakın olarak çocukken hikmet sahibi olması var. İkisi de mucizevi ancak Kur’an’ın ki bir tık daha olabilir gibi.



Yahya’yı öven Luka İncil’i bu övgüye onun şarap içmemesini de katıyor. Hıristiyanlığın aksine şarap içmeyi doğrudan haram kılan İslam’ın kutsal kitabı ise Yahya’nın bu özelliğini övmeyi pas geçiyor. Şarabın yasaklandığı ayetlerinde henüz inmediğini belirtelim. Peki bu size ne söylüyor?

Devamke...



İkinci kıssa olarak Meryem kıssası başlıyor.

O ailesi ile bazı nedenlerden ayrılmış ve doğu tarafına çekilmiş. Onlarla arasına bir perde çekilmiş. Sonra ruh ona gönderilmiş ve bir insan erkeği formunda görünmüş. Meryem bu erkeği görünce: “Sen takva sahibi biriysen dikkatli ol demiş.” Kendisine İsa müjdelenince “benim elime erkek elideymedi, kahpe de değilim ben” demiş. (Sılat-şeyming alert!)

Belli ki sinirlenmiş yani, olayı başta anlayamamış. Sonra ona bu yaratımın bir mucize olacağı, bunu yapmanın Rab için zor olmadığı söylenmiş.

Gebe kalıp uzak bir yere çekilmiş. Sonra doğum sancıları tutunca bir hurma ağacının dibine gitmiş. Çok da dertliymiş. Keşke ölseydim, unutulup gitseydim diyormuş. Bunun üzerine aşağısından biri ona seslenmiş. Demiş ki: “Tasalanma, Rabbin senin için alt yanın da bir su kaynağı vücuda getirdi. Hurma ağacının kütüğünü de kendine doğru salla, üzerine olgun, taze hurma dökülecektir. Artık ye, iç. Gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen de, Rahman için oruç adadım. Onun için bugün insan cinsinden kimseyle konuşmayacağım” de.

E “kimseyle konuşmayacağım derken de konuşmuş olmuyor mu” diye sormayın!

Çocuğu doğurup kendi toplumuna dönmüş. Tahmin edersiniz ki kötü karşılanmış. Babası belli olmayan bir çocuk ile geliyor sonuçta. “Vah” demişler, “senin baban iyi adamdır, anan da kahpe değildi.” (sılat-şeyming toplumda norm olmuş!)

Meryem çocuğu işaret edince “biz beşikteki çocukla ne konuşalım” demişler ama bebek dile gelip kitaplı peygamber olduğunu ilan etmiş. Hayatı boyunca bulunduğu yerin bereketli olacağını, ona dua ve zekatın önerildiğini, annesine iyilik yapmasını ve zorba olmadığını da söylemiş.

“Selam olsun ona , doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kaldırılacağı gün.”

Hakkında tartışılan İsa işte buymuş.



Sonra İsa’nın tanrının oğlu olması meselsi tabii ki reddediliyor. Allah bir şeye ol derse, olur, başka da bir şeye gerek yok deniyor.

Hristiyanlara çağrı yapılıyor ve hepimiz aynı Rabbe inanıyoruz, gelin doğru şekilde inanın diyor. Bak aranızda da bilmediğiniz konulardan dolayı itilafa düştünüz, bölündünüz. Büyük günün tanıklığında inkarcılara lanet ediliyor. Bize gelecekleri gün neler işitip, neler görecekler denilip zalimlerin sapkınlık içinde oldukları vurgulanıyor.

Muhammet’e hitap edip onları uyarmasını, çağırmasını istiyor. Onlar gafletten uyanmadan iman etmemişken işin bitirilmiş olacağını söylüyor.

Yer yüzü üzerindekilere onlar mirasçılarmış, biz onlara döndürülecekmişiz.



Burada doğrudan Hristiyanlar ile ilgili kısım kesiliyor ve tekrar peygamber kıssası anlatılmaya başlanıyor.

Bir sonraki anılan peygamber, peygamberin en büyüğü gibi duran İbrahim. Burada babası ile diyaloğu veriliyor.

Babasını putperest olmaması konusunda uyarmış. Babası da ona “seni taşlarım” diye cevap verip yanından kovuyor.

İbrahim babasını ve kavmini terk etmiş, onlar için bağışlanma ve doğru yola kılavuzlanma istemiş. Allah onu çok sever ve ona karşı lütufkarmış.

Ona yarıldıktan sonra İshak ve Yakup bağışlanmış ve onlar da peygamber olmuş. Bundan sonra gelen bütün peygamberler de bir şekilde İbrahim soyundan olacaklar. Nedense bu ayette İsmail anılmamış. Oysa Arapların atası olduğuna inanılan İbrahim oğlu İsmail’di.



Bu kıssalarda kendisinden sonra gelen tüm peygamberlerin atası olan İbrahim’i taşlamak isteyen babası. Yani kıssanın kötü adamı! Dini yalan sayıldığı zaman verdiği tepki taşlama tehdidi oluyor. Oysa bugün şeriat ülkelerinde, hatta bizim gibi laik ülkelerde, “sizin din yalan” dediğinizde şiddete başvuran hep müslümanlar oluyor. Bu müslümanlar, kıssalarda anlatılan “yanlış yolda olanlara” ne kadar çok benziyor!



Bir sonraki anılacak peygamber Musa. Ona Tur’un sağ tarafında fısıldaşam kimseler kadar yaklaştırdık, deniyor. Kardeşi Harun, ona yardımcı peygamber olarak verilmiş. Yani Musa öyle büyük lütuflara ihsan olmuş ki, adama yardımcı peygamber veriliyor.

İsmail’i ve İdris’i anmasını söyledikten sonra peygamber kıssaları kısmı bu sure için bitmiş oluyor.



Bu kısmı kapatmadan Zekeriya ve Meryem kıssaları hakkında bir detaydan bahsetmek istiyorum. Her ikisi de vahye muhatap olmuş vaziyete. Hatta Zekeriya’nın doğrudan Allah ile konuşmuşluğu var.

Buna rağmen Zekeriya çocuğun olacak dendiğinde şüphe ediyor. Meryem hamilelik sona yaklaşırken adeta isyan edip “ölseydim de bunlar başıma gelmeseydi” diyor. Bunlar benim yorumum değil, surenin bize aktardıkları. Bu kişiler en zor kısmın, inanmanın sınavında değiller. Biliyorlar Allah’ı. Buna rağmen, bildikleri Allah’ın işlerinde şüphe ediyorlar, başlarına verdiği işlere isyan ediyorlar.

Siz nasıl etmiyorsunuz? Bize kalan dünyaya, katliamlara, sömürülere, yalanlara, evimize girmiş bizi dinleyen, ihtiyacımız olmayanı satmaya çalışan reklamları gözümüze sokanlara, içtiğimiz suyu kirletenlere, çocuğumuzun güvenle parkta oynayabilmesini engelleyenlere, adam öldürüp üç beş yılda hapisten çıkanlara? Tüm bunlar olurken sadece izleyen ve bizden binlerce yıl önce gönderilmiş eserleri okuyup, hayatımızın gerçek sorunlarına çok az değine kitaba imanızı isteyene?

Allah Meryem’in karnına babasız çocuğu koydu, kadın isyan etti. Bize tam koydu, susup sadece sabır! E ama gerçekten “ya sabır!”



Sure bu sayılanların İbrahim ve Yakup soyundan gelen peygamberler olduğunu söylüyor. Benim de yukarıda belirttiğim gibi. İsmail’in surede geçmeme nedeni bu olsa gerek.

Ancak bunlardan sonra namazı/duayı unutan, şehvetlere uyan bir nesil gelmiş. Aralarında elbette iyi olanlar hariç, sonları iyi değilmiş. O tövbe edenler, hayıra yönelik işler yapanlar cennete gideceklermiş. Sonraki ayetlerde bu cennet biraz tanıtılıyor.



Bu ayetler rabbin isteği ile iniyormuş. Her şey onunmuş. O unutkan değilmiş. O Rabbe ibadet et! Ona ibadette sabırlı ol! O’na adaş birini biliyor musun?

Tevhid zaten kafama yatıyor. Aksi saçma olurdu. Ya tek, ya yok diyorum. Eh çalışmak ibadet olduğuna göre, şu yaptığım iş, kitabı okumam, düşünmem, yazmam da bir ibadet. Emin olun çok sabır isteyenlerden hem de! Tekerleme gibi okumak çok daha kolay.



Dirilmeye inanmayanlara “sizi daha önce yoktan var eden bizdik” deniyor. Sadece bunu demiş olsa yeterince geçerli bir kanıttı ama cümleye “hatırlamıyor mu” diye başlıyor. Hatırlıyor olabilir mi ya?



İki ayet cehennem korkutmasından sonra 71. ayette cehennem kast edilerek “içinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu rabbin üzeride kesinleşmiş bir hükümdür” diyor. Yani kimse bundan azade değil, herkes yaptığının bedelini ödeyecek. Sen de, ben de, evliya edindikleriniz de, peygamberleriniz de. Bunu kıvırmanın, sırat köprüsünden geçiş o ya demenin, gireceğiz ama ateş yakmayacak demenin alemi yok. Ben kabullendim orada olmayı, siz de hazırlayın kendinizi.

Sen, ben, hatta peygamberler bile neyse, hepimizi var ayıbı. Herkesin içinde doğumda ölen bebek de var yahu? O neden tadına bakıyor cehennemin?



Neyse ki zalimler orada kalırken, sakınanlar kurtarılacak. Bebek ne zalimdi, ne de sakınanlardan! O ne olacak? Torpilli olarak doğrudan cennet desek, e bu da adil değil sanki. Ben çözemedim, çözebilen varsa söylesin.



İnkarcılar, kendi konumları üzerinden büyüklük taslayıp, bizim durum daha iyi diyorlarmış. Tabii ki onlara sadece süre verilmiş. Kıyamet koptuğundan göreceklermiş kimin makamı gerçekten daha üstün. “Barışa ve hayra yönelik kalıcı işler, Rabbinin katında sevapça daha üstün, sonuç bakımından daha hayırlıdır”



Farkındaysanız daha çok namaz kılan, oruç tutan, imanda en önde koşan falan demedi.



Ayetleri inkar eden “bana mal ve evlat kesinlikle verilecek” diyeni gördün mü, diye soruyor. O gaybtan bilgi mi almış yoksa Rahman katında bir söz? Kendi sorusunu cevaplayıp, hayır, hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabı uzattıkça uzatacağız, diyor.

“O dediklerine biz varis olacağız, kendisi bir başına bize gelecek” diye de ekliyor.



Ya ben bu adamı görmedim tabii ki de, sürekli kendilerini cennetlik ilan edip, oradaki ödülleri ağzı sulana sulana anlatan çok cübbeli gördüm. Biri şarap peşinde, öbürü bilmem kaç huri, dikliğini kaybetmeyen s.k diyor. Bu kendisine mal ve evlat verileceğini söyleyen elemana benziyorlar.



Kendilerine onur ve destek edinsinler diye Allah dışında ilahlar edindiler, diyor.

Ya bu tam olarak tarikat işte. Ben müslümanım demek, herkesin müslüman olduğu ortamda yetmiyor bunlara. Ben nakşinin bilmem ne kolundanım falan diye kendilerine sahte ilahlar üzeriden kimlik inşa ediyorlar. Eşcinsellik kimliğine bürünenler cennete gider de, tarikat kimliği taşıyanlar yanar da yanar benden söylemesi...



Bunların üzerine şeytanları salmışlar, onları kıvırtıp duruyormuş. Günleri de sayılıyormuş. Gün gelecek, sakınanları Rahman huzurunda toplayacaklarmış. Suçlular da yaya olarak cehenneme sevk edilecekmiş.

“Rahman katında söz almış olanlardan başkaları şefaat imkanı bulamazlar” demiş 87.ayet. Yanlış mı okudum, anladım ben bunu? Suçluların sevkinden hemen sonra gelen ayet bu. Aralarında, Rahmandan söz almış ve şefaat edilecek olanlar mı var? Bu olsam bile, adil bir durum mu? Acaba kategorik olarak şefaat alanlar mı var, yoksa bireysel olarak seçiliyor mu? Oldu olacak Instagram çekilişi ile belirlensin. İnşallah ben yanlış anlıyorumdur deyip geçiyorum.



“Rahman çocuk edindi” diyenlerin çok çirkin bir iş yaptıklarını söylüyor. Bu söz yüzünden neredeyse gökler çatlayacak, yer parçalanacak, dağlar yıkılıp çökecek deniyor. Ohoooo, çocuk iyi bence. Gönderdiği peygamber için “Allah’ın sevgilisi” deniyor bugün. Geçenlerde gördüm biri Allah eşittir peygamber, peygamber eşittir Allah diyordu. Allah düşmek üzereyken onu kolundan tutup düşmesini engelleyen Gavs falan var. Çocuk edindi olayı çok basit kalıyor. Ne göğe bir şey olur, ne yere!



Yer ve gök arasında bulunan herkes, Rahman’a kul olarak gelecekmiş. Şu durumda Mars’ta falan koloni kurarsak, orada ölenler hesaptan yırtmış oluyor galiba.

Allah hepimizi tek tek saymış ve kuşatmış. Hepimiz ona tek tek gidecekmişiz. Yok yanlış biliyor, ben cübbeliden dinledim, Halidiye kolu hep birlikte şey olacak. Meleğe ben halidiyedenim de, bırakacakmış falan seni. Öyle bir ekip onlar. Eheeeyy be. Bu kitabı cübbeliyi yalanlamayacak şekilde baştan yazmak lazım.

Hee cübbeliye salladık da, yetmez. Ümmet olarak gitme de yok. Hani biz müslümanız, bu işten zaten yırtarız. En fazla biraz, bronzlaşacak kadar yanarız kafasını da bu ayet bozuyor. Herhangi bir grup kimliğine sığınma imkanın olmayacak demek bu, teker teker karşısına çıkma işi.



İman edip, barışa hayra yönelik işler yapanlar içinse bir sevgi oluşturacakmış.



“Biz onu; senin dilinle kolaylaştırdık ki, sakınanları onunla müjdeleyesin, inatçı bir kavmi de onunla uyarasın”

Yani bu kolaylaştırılmış bir metin. Bunu anlamak ve anlatmak için işleri olduğundan daha karmaşık hale getirmek, Allah’ın yöntemine ve peygamberin uygulamasına ters. Zaten bu kitap insanlar için gönderildi ve insanların büyük çoğunluğu basitten anlar. Kendini sıradan insanın üstünde sananların söylemi ile insanların çok büyük kısmı avamdır. Bu yüzden peygamberin diliyle kolaylaştırıldı ki, hedef kitle anlayabilsin. Bunu teknik terimlerle açıklamaya muhtaç kılmak, amacın tam tersine hizmet olur. Bu kitaptan önce bilinmesi gerekenler koymak ön koşullar ve yöntemler oluşturmak da, istenilenin tam tersidir. Zaten bence bunu yapanlar, kitabın sözüyle yetinemeyip inanmak için kedilerine daha üst gördükleri anlamları üretmeye çalışanlardır.



Nice kuşağın helak edildiğini söyleyip onlardan birini hissedip, iniltilerini işitiyor musunuz diye sorarak sureyi bitiriyor.



Ben de bitirmeden önce bir şey ekleyeyim, surenin neredeyse tamamı Hristiyanlar muhatap alınarak oluşturulmuş. Ben onların teolojisinin uzmanı değilim ama şu “tanrının evlat edinmesi” kısmındaki eleştiri bana bu kitabın da söz konusu teolojiyi pek bilmediğini hissettiriyor. Sonuçta onar tanrı evlat edindiden ziyade, tanrı İsa’da insan olarak zuhur etti tarzı bir şey diyorlar. Ayrıca Hristiyanların mezheplere bölünmesi eleştirisi de bugünden bakınca boşa düşüyor. Çünkü bu kitabın takipçileri de en az onlar kadar hiziplere bölünmüş durumda.



Son olarak, Zekeriya’nın yaşlılık tanımlaması cidden çok güzel olmuş.



“Kemik gevşedi bende. İhtiyarlıktan başım beyaz alevle tutuştu.”





23 Ekim 2025 Perşembe

42 - Furkan Suresi

 

“Şanı yücedir o kuvvetin ki, hakla batılı ayıran Furkan’ı bütün alemler için bir uyarıcı olsun diye kuluna indirdi!” İman konusunda batılın tespitini çok doğru yaptığını inkar edemem. Özellikle neyin kötü olduğuna dair yaptığı saptamalar hatırladığım kadarıyla hep katıldığım saptamalar. Ancak yirmi birinci yüzyılda iyi ve kötüyü sadece bu kitap ile ayırt etmeye çalışın bakalım. Mesela biz kuzen evliliğinin kötü sonuçlarını biliyoruz ama bu kitapta kuzen evliliği serbest. Süt kardeşle evlenmenin yasak olduğu kitapta, kuzenden SMAlı çocuk yapmak serbest.

Sorun şu ki, buradaki tek iddia ayırt edici olması değil Tüm alemler için bir uyarıcı olduğu da iddia ediliyor.

Şu durumda - hiç sanmıyorum ama – yarın öbür gün dünya dışı akıllı yaşam ile temas kursak, onların Kur’an’ı bir uyarıcı olarak en azından biliyor olduğunu varsaymamız gerekiyor.

Sonuçta bu kitap ulaştığı alemlere değil, tüm alemlere indirildiği iddiasında. Gerçi uzaylılara kadar gitmeye gerek yok. Dünya üzeriden bile hala Kur’an’ı ya da Allah’ı hiç duymamış, paleoletik dönem kalıntısı kabileler yaşıyor. Kendilerine hiç ulaşamamış bir uyarıcı örnekleri var.



Orada, bir kabile var uzakta

O kabile uyarıcı kitabın kapsamında

Okumasa da, haberi olmasa da

O kabile, uyarıldı aslındaaaa...



Göklerin ve yerin mülkü O’nun, çocuk falan evlat edinmedi, her şeyi bir ölçü ve oluş tarzı ile takdir etti. Saltanatına ortak yok. Hal böyleyken, onun berisinden rabler (efendiler) edinenler oldu. Halbuki bu rab edindiklerinin kendilerine bile faydası yok.

Bu kısım artık klasikleşti. Allah’tan beri efendi edinilmez! Şahlarınız, krallarınız, imparatorlarınız, şeyhleriniz, şıhlarınız, peygamberleriniz efendi değildir. Onlara kulları gibi yaklaşmayın. Hepsi etten kemikten insandır.

Ateist olmanız da bu günahtan azade olmanızı sağlamıyor. Adam ben Allah’a inanmıyorum, çok saçma diyor. Sonra tutuyor elf kılılı uzaylıların bizi maymundan türettiğine inanıyor. Maymun s.ken uzaylı elfler dini de şirktir.

Ayrıca burada her şeyi ölçü ve oluş tarzı takdir ettiği geçiyor. Bu tanrının varlığına inanan bazı dini görüşlerin temel argümanı olan “tanrı evrenin başında saati kurdu ve bir daha müdahale etmedi” inancına cuk oturan bir cümle. Bana mantıklı da geliyor. Ancak eğer baştan saat gibi kuruldu ise, bir daha peygamber göndermek gibi müdahalelere ne gerek vardı? Belki de peygamberler doğrudan yaratıcı ile teması olan kişiler değil de, bu iletişimde olduklarını sanan kişilerdi. İnsanlığa daha iyisini sunmaya çalıştılar. Suyu bulandırmaktan başka da işe yaramadılar.



4. ayetler birlikte Muhammet’e yöneltilen bazı iddialar ortaya konuluyor. “Bu onun uydurduğu düzmeceden başka şey değildir. Ve bu düzmecede ona başka topluluk yardım etmiştir.”(Furkan/4) “...Öncekilerin masallarıdır bu! Birine yazdırdı onu. O ona sabah akşam birileri tarafından yazdırılıyor.(F/5)



Şimdi ortaya dört iddia atılmış.

1) kendisi uydurdu.

2) başka bir topluluk yardım ediyor

3) başkalarına yazdırıyor.

4) eskinin masalları

Bu iddiaları şöyle temelsiz bırakacak, akıllardaki tüm soru işaretlerini silecek, mucizevi bir cevap verilse de bu iddialar bir daha dillendirilmese değil mi?

El cevab: “Onu göklerde ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Kuşkusuz o Gaffur’dur; Rahim’dir.”

Ya bu ne be! Oğlum adamlar net iddialar ortaya atmışlar. Hiçbirine cevap vermemiş. Sadece kendisini övmüş. Ya hiç olmadı “hani nerede o yazanlar/yazdıranlar falan diye sorsaydı. Yok, sıfır cevap.

Düşün bak, ben bir gün geliyorum. Eşin seni aldatıyor diyorum. İlk ne sorarsın? Kanıtın var mı? Ne bileyim görüntü, ses kaydı, mesaj, itiraf belki! Hiçbiri yok. Hiçbirine cevap bile vermiyorum ve diyorum ki, ben her şeyi bilenin elçisiyim, bana o dedi. İnanır mısın buna?

Gerçi millet şeyh sandıklarına her türlü inanıp kendisini badeletiyor. Bana da bir inanan çıkar herhalde.



Bu Mekkeli müşrik tayfa Muhammet’i de peygamber olarak beğenmiyorlar. “Bu ne biçim peygamber beh!” kafasındalar. Yemek yiyormuş, sokakta yürüyormuş. Üzerine böyle bir melek falan da inmezmiş. Hem öyle bitip tükenmez hazineleri falan olması gerekmiyor muymuş? İnananlara da siz büyülenmiş adamın ardından gidiyorsunuz, diyorlarmış.

Cevap olarak da kısaca “istese verirdi ama vermiyor” deniyor.

Zaten müşrikler burada biraz saçmalamış. Hani adam peygamberim dedi, insan üstüyüm demedi. Getirdiği ayetler de zaten aksini söylemedi. Biyolojik olarak sıradan bir insan bu. Sizin beklentiler biraz garip. Gerçi benzer beklentiler bugün müslümanlara miras kaldı. Sürekli olarak peygambere insan üstü yetenekler atfediyorlar. Yok parmaklarından su çıkarmış, yok ayı yarmış, yok kütük inlemiş vs... Ya bu kulaklar peygamberin cinsel anlamada on erkek gücünde olduğunu söyleyen mucizeler duydu.

Ne farkı var bunları sonradan iddia etmekle, önceden görmek istemek arasında?

Bu iddiaları ortaya atanlar tabii ki iflah olmazmış. Doğru cehenneme gideceklermiş. E hani düşünmek gerekiyordu. Adamlar bazı karşı tezler öne sürdüler, biraz da saçmaladılar diye neden yanıyorlar şimdi?

On altıncı ayete kadar bu cehennem işkenceleri, cennet ödülleri anlatılıyor.



On yedinci ayette bu insanların rab edindiklerine soruyorlar; siz mi saptırdınız bunları, diye.

Bir sonraki ayette onlar cevap veriyorlar; haşa bize yakışmazdı, bunlar kendi kendilerine bize tapındı, abarttıkça abarttı. Sen onların atalarını öyle rızıklandırdın ki, bunlar şımardı, zikri unuttu, helake giden bir topluluk oldular.

Sonra da “yaaa gördünüz mü o efendi hazretleriniz de sizi yalanlıyor, hadi tıpış tıpış cehenneme” deniyor.

Doğru, bazıları geçmişteki bir takım büyük insanları kendi kendilerine rab ediniyorlar ama bazı şeytan kılıklı pezevenkler de doğrudan “beni rab edinin” diyor. Bu rabıta olayından şeyhlerin hiç mi haberi yoktu? Bir diğeri açık açık Allah ile konuşuyorum diyor. Şerefsiz adeta haftalık değerlendirme toplantısı yapıyor, Allah buna “o iş bende” falan diyor. E bir öteki almış bir yerlerden bilgiyi, Sovyetler yıl bitmeden çökecek diyor. Bana Allah söyledi diyor. Cidden Sovyetler çökünce ağlak vaize tapınan dangalaklar oluyor.

On sekizinci ayet bu durumları ön görememiş gibi. Rab edinilenler de çoğu zaman işin bilincindeler bence.

Ha unutmadan, eğer burada bahsedilen Mekkeli müşrikler ise, ne ara rızıklandı bunların ataları? Kuş uçmaz, iki kervan geçen dandik bir yerde yaşıyor bunlar. Bunların en zengininin zenginliği bile yerel çapta bir zenginlik. İşe de yaramaz bir zenginlik. Çölde bunlar ya, öyle rızıkla şımaracak bir durumları yok gibi.



Yirminci ayettte Muhammet’e seslenip senden önceki peygamberler de öyle marvel süper kahramanı değildi, onlar da yiyip içip dolaşıyordu deniyor. Biz sizi birbirinizle sınarız deyip bu saçma isteklere kulak asılmaması gerektiği söyleniyor.



Yirmi birinci ayette mucize istenmesi olayı tekrar gündeme geliyor. “Üstümüze melekler inse ya da doğrudan Rabbimizi görsek olmaz mı?” diye soruyorlar.



Şöyle bir cevap veriliyor:

“Bakın evladım, benim Rab olarak sizden istediğim inancınız. Eğer sizin üzerinize melekler indirsem, süper insan formunda mucizeler yaratan peygamberler göndersem ya da bizzat kendim gelsem bu inanç olmaz, bilmek olur. Oldu olacak yıldızları Allah yazacak şekilde bir araya getireyim de haberiniz olsun. Bu durumda sizin bir özgür iradeniz falan kalmaz, devamlı gözünüzün önünde olan Rab’den korkar ve sapmamak için büyük destek bulursunuz. Halbuki benim istediğim kendi iradeniz ile iyilerden, doğru yola ermişlerden olabilmeniz. Eğer benim sultam altında buna ulaşırsanız, bu gerçek bir ulaşma değildir. Çocuğun ödevini ebeveynine yaptırması gibidir. Dışı parlayan, içi çürüyen bir meyve olur. Beni hissetmediğiniz anda gerçek yüzünüz ortaya çıkar. O yüzden size, sizden olan peygamberler gönderiyorum ve kendinizi doğru yolda tutacak gücü kendinizde bulmanız için size adımı tespih edip beni hatırlayacağınız namazı zorunlu tutuyorum.” deniyor.

Desem de inanmayın. Tabii ki “bunları söyleyenler cehennemlik. Onlar melekleri görecekler ama o gün iş işten geçmiş olacak.” deniyor. O gün peygamberle yol alamadığı, falancanın onu saptırmasına izin verdiği, zikri terk ettiği için çok pişman olacakmış.

Meşhur otuzuncu ayette de resul şöyle diyecekmiş: “Ey Rabbim, benim toplumum bu Kur’an’ı terk edilmiş/dışlanmış hade tuttular.”

Son dönemlerde “yalnız Kur’an yeter” tayfa tarafından sık sık ön plana çıkarılıp, “bakın böyle olacağını Allah önceden bildirmiş. Siz dinin temelinden Kur’an’ı çıkardınız, yerine hadis altında hurafeler koydunuz” gibi iddialara delil olarak kullanılıyor. Bunu mucize olarak öne süren bile var. Daha radikal olanlar İslam medeniyetinin batı karşısında kaybedişini de buradan okuyor. Onlara göre Kur’an’a dönerse, İslam alemi şahlanacak! Tabii onların Kur’an’a dönmekten anladıkları tekerleme ezberler gibi Kur’an’ı ezberlemek. Şahlanmaktan anladıları da füzelerle geçit töreni yapmak! Zaferden anladıkları da kendilerinden güçsüz olan her şey üzerinden tartışmasız otorite kurmak.

Halbuki burada spesifik bir resulden bahsedilmiyor. Genel olarak peygamberlerin mesajlarının ümmetleri tarafından terk edildiğinden bahsediyor. Öyle olur zaten. İlla peygamber olmaya da gerek yok. Toplumsal/siyasi/ekonomik tüm öğretiler zaman içerisinde “daha işe yarar, daha gerekli” kabul edilen özellikleri ön plana çıkarılarak, takipçileri tarafından erozyona uğratılır. İşler kötü gidene kadar bir iki ufak cılız ses dışında itiraz eden olmaz. Gelen felaketi öngörüp uyaran, Yunan Mitolojisindeki Kassandra lanetini yaşar. Kriz gelip vurduğunda bir anda herkes temellere dönüşün şart olduğunu söyler ama bunu da kendi yorumu ile yapar. Öğretinin saf hali çoktan kaybolmuştur ama o saf hali savunduğunu iddia edenler birbirleriyle çatışır. Öğreti çoktan ölmüştür ama kimsede cenazeyi kaldıracak cesaret olmaz. Belki gerçekten inanmış 15 – 17 kişi bulunur, cenazeyi kaldırmak için.

Konuyu bitirmeden milletim özelinde ekleme yapayım. Evladım, sen en parlak dönemlerinde de toplum olarak bu kitabın yolunda değildin. Çünkü kitabı okumuyordun. Birilerini evliya edinip, onların sana anlattığı kadar biliyordun. Çoğu zaman da şeytanları evliya, dost edinirdin. Bu kitabın yaygın kullanılacak çevirisi senin dedelerin bu dine girdikten bin yıl sonra yapıldı. Bugün hala çeviriyi yaptırana küfreden insanların odluğu bir toplumdasın. Allah varsa, az bile belanı veriyor.



Otuz ikinci ayette, bu sefer Kur’an’ın neden tek parça kitap halinde değil de, parça parça indiğini soruyorlar. Buna iki cevap veriliyor.

  1. ...Biz böyle yaptık ki, onunla senin kalbini dayanıklı kılalım. (F/32)

  2. Onlar sana bir mesel getirmeye görsünler, biz sana hakkı ve yorum olarak en güzeli getiririz. (F/33)

Bu eser benim elime bir kerede ulaştı. Çok şükür kalbimde bir zayıflık yaratmadı. Hiç bana “bak yaratmış işte kafir olmuşsun” demeyin. İlk okuduğumdan on beş yıl sonra çıktım ben dinden. Asıl kalsaydım “kafir” yani gerçeği örten olurdum.

Kalbi dayanıklı kılmak bana pek anlamlı gelmeyince tefsire danıştım. Danışmaz olaydım. Tefsire göre kalbi dayanıklı kılmak, Muhammet’in Kur’an’ı parça parça alıp daha iyi idrak etmesi ve ezbere bilmesi demekmiş. Yani kalp yine beyin yerine geçmiş.



İkinci açıklama ise acı bir itiraf gibi. Hani bu kitap eksiksiz ve üstün üstün bir şeydi! Yahu açık açık “biz bu kitabı, tahtadan put oyup, sonra ona tapacak kadar salak adamların mesellerine göre genişletiyoruz” denilmiş. Belli ki gelecek meseller de önceden bilinmiyor ki, hepsine birden önden cevap verilemiyor. Ya Allah geleceği bilmiyor, ya da bu kitap Allah’tan gelmiyor.

Ayrıca o mesellere bile cevap vermediğini az önce, bu surede gördük. Adamlar bunlar eskinin masalları diyor, cevap hayır bu Rahman’dan... Şimdi bu iddiaya en güzel cevap gerçekten bu mu? Bu getirilen mesele bir cevap bile değil! Elini vicdanına koy söyle, Muhammet’in süper kahraman özellikleri göstermemesi, zengin olmaması, meleklerin yer yüzüne inmemesi hakkında kitabın verdiği “istesek yapardık” cevabı mı daha tatmin edici? Yoksa benim yazdığım “bilmek ve inanmak arasındaki fark” metni mi?



Musa ve Harun, Nuh, Ad, Semud ve Ress halkları anılıyor. Pek çok kentin uyarıcılarını reddettiği ve yerin dibine geçirildikleri anlatılıyor. Evet Ress halkı yeni geldi, buyursunlar efendim.

Kırkıncı ayette “Yemin olsun, onlar o kötülük yağmuruna tutulan kente vardılar. Peki, onu görmüyorlar mıydı?..” diye soruluyor. Bu yağmura tutulmuş mekana varanlar kimlerdi bilmiyorum. Her kimlerdiyse, onlar dirilip hesap vermeyi umursamıyorlarmış. Vallahi ben öyle bir kent görmedim, benlik bir durum yok.





“Allah resulü olarak şunu mu gönderdi?.. Bu bizi ilahlarımızdan saptıracaktı.(F/41-42) gibi ifadelerle saçma sapan inançlarında sapmamayı başarı olarak gören bu arkadaşlar, tevhit inancı içindeki Muhammet’i akıllarınca zorbalıyorlar. Kur’an’da Muhammet’e “iğreti arzusunu ilah edinen kişiyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?” diye retorik olduğunu düşündüğüm bir soru soruluyor.



Sonraki ayette de bunların işitip idrak edemekdikleri, bu bakımdan hayvana benzedikleri hatta hayvandan bile şaşkın oldukları söyleniyor. Hakaret üzerine hakaret! “İnanmıyorsan da saygı duymak zorundasın!” deyip linç etmeye çalışan olmamış. Dünün Mekke müşrikleri, kendilerine yapılan bu hakaretler karşısında günümüz müslümanlarından daha hoşgörülüymüş. Hoşgörü dini müşriklik!

Aslında Muhammet’i tabii ki bir kaşık suda boğarlardı ama kabilesi güçlü olduğu için bunu yapamadılar. İroniktir, Muhammet ve dini, Muhammet’in hayatta kalmasını sağlayan kabileciliğe karşıydılar. İslam’ın çoğu ilkesi gibi bu karşıtlık da hiçbir zaman inananlar arasında karşılık bulmadı. Muhammet varken de, sonrasında da bu savaşı kazanan kabilecilik oldu.



Kırk beşinci ayetle birlikte bir anda konsept değişiyor. “Görmedin mi Rabbini, nasıl uzatmıştır gölgeyi? Eğer dilerse onu elbette hareketsiz kılardı. Sonra, Güneşi ona nasıl delil yapmışız?(F/45) Sonra, onu nasıl tutup ağır ağır kendimize çekmişiz? (F/46)

Gidin bunların anlamını Ömer Çelakıla, Caner Taslaman’a falan sorun. Bu tip ayetlere baya yorum yapıyorlar. Ben bir şey anlamadım der, geçerim. Her haltı bilecek halim yok. Bilsem gelip youtuba’a kimsenin dinlemediği konuşmalar yapar mıyım? Atv’deki ağlağın koltuğa göz dikerdim.

Devamında; “O’dur size geceyi elbise, uykuyu dinlence yapan. Gündüzü dağılıp yayılma zamanı yapan da odur. (F/47) deniyor.

Heh ama bak bunu anlayabilir ve yorum yapabilirim. Kur’an indiğinde aydınlatma teknolojisi bugünkü gibi gelişkin değildi. Gece olunca haliyle insanlar uykuya, dinlenceye çekiliyorlardı. Kimse yirmi birinci yüzyılda insanların gündüz kadar gece de çalışabileceği gerçeğini tahmin edemeyeceği için, gece sadece uyku ve dinlence zamanı olarak değerlendirilmiş.

Hadi bakalım gece bekçisi kardeşim. İyiyi kötüyü ayırma özelliğinin adını taşıyan bu surede, gece dinlenmen, sabah çalışman gerektiği söyleniyor. Buyur tam rehber olarak bu kitabı al. Sevgili müslümanlar, geceleri sakın acillik sağlık sorunu yaşamayın, kitabımız geceyi dinlenme vakti yaptı. Doktorlarımız buna uymazlarsa, ahiretlerini yakarlar!



Sonraki iki ayettte rüzgarla gelen rahmet ve onunla diriltilen toprak örneği yineleniyor. Sonra da “...çeşitli biçimlerde ifade ettik ki öğüt alabilsinler.” diyor. E alın hadi bakalım, geceleri hayatın devam edebileceğini öngöremeyen kitaptan öğüt! Ben iki ihtimal bulabiliyorum. Ya bu kitap geleceği bildiğini iddia eden ancak göremeyen tarafından indirildi ya da geleceği görse bile bu kitabın muhatapları gelecektekiler olmadığı için onları görmezden gelerek belli bir zamandaki belli bir topluluğa gönderildi. Zira yedinci yüzyılda kuzey enlemlerde yaşayana da bu ayetler uymaz. Hele ramazan orucu, hiç uymaz!



Elli birinci ayette dileseydik her kente uyarıcı gönderirdik diyor. Uyarıcılar sadece torpilli kentlere mi? Takip eden ayette Muhammet’e seslenip “artık inkarcılara itaat etme, onlara karşı Kur’an ile zorlu bir cihat aç” deniyor.

Tefsirlere baktım, “artık itaat etme” ifadesine hiç atıf yok. Aman ne şaşırtıcı. Hangi konuda onlara itaat etmiş? Cümlenin devamında iman için savaştan bahsettiğine göre, bazı inançsal konularda mı itaat etmiş? Bilemem, bilemeyiz!



Tatlı tuzlu su karışmaması hakkında efsane ayet. Efsane çünkü şu surede bir alay gerçeğe uymayan mevzu varken bu tartışılır durur. Tam boş iş bunu tartışmak. Hele bir de mümlümanların Kaptan bilmem ne üzerinden aşırı yalanlar düzerek hikayeler anlatmaları yok mu? Off of, “he tamam karışmıyor, ok, kib, bye.”



Bir sonraki ayette sudan yaratıldığımız söyleniyor. Hemen bak işte mucize demeyin, bu kitapta daha önce alaktan yaratıldığımız söylendi. Bir sonraki surede toprak denecek. Çamur, balçık, nufte falan dendiği de olacak.

Ayet sudan yaratıldığımızı söyleyen cümlenin devamında kan bağı ve evlilik bağından doğan akrabalık ile oluşturulduğumuzu da söylüyor. Bireyselleşmeyi de öngöremediği gibi kendi karşı çıktığı kabilecilik anlayışının kökenini de yaratılış özelliğimiz olarak sunmuş. Ha ama sular karışmıyor, insanlar sudan yaratıldı... Ne büyük mucize bir kitap bu ya!



Muhammet müjdeci olarak gönderilmiş. Para falan da istemiyormuş. Sadece Rablerine varmak için bir yol tutmayı dileyenler istiyormuş. Sevgili Muhammet, ben de bir yol tutmayı diledim ama okuduklarımdan sonra bu yol senin yolun olamıyor. Kusura bakma.



Allah’ın Hayy yani hep diri olan, ölmeyen olduğu vurgulanıp, O’nu överek tespih etmemiz isteniyor. Kulların günahlarından O’nun haberdar olması yetermiş.



Ve geldik yine dinden çıkartan ayetlerden birine. “Gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri altı günde yaratıp sonra arş üzerine egemenlik kuran O’dur! Rahman’dır o. Haberdar olana sor O’nu.”(25/59)

Nereden başlasak, nereden başlasak?

Bu ifadeyi daha önce Araf Suresinde de kulanmıştı ama o sure zaten çok uzun olduğu için altı günde yaratma meselesini pas geçmiştim. Şimdi yine karşımıza geldi.

Öncelikle “gün” muhabbetine bakalım.

Deniyor ki, buradaki gün bizim bildiğimiz gün değil. O ilahi düzendeki gün bizim bin gün kadar. Bunların yanlarında bir kitap var, oradan ders görüyorlar, hoşlarını gideni söylüyorlar. O kitap, bu kitap değil! Geçelim.

Orada aslında öyle demek istemiyor tayfa da burada kastedilenin evre olduğunu söylüyor. Aslında altı evrede diyor. Peki Kur’an ne diyor.

Bir önceki sure Yasin Suresiydi. 82. ayetinde dedi ki: “O bir şeyi istediğinde, buyruğu sadece şunu söylemektir. “Ol!” Artık o, oluverir.

Her şeyi ol diyerek oldurabililecek yaratıcı neden altı evrede yaratsın? Hem benim bildiğim tüm evrenin oluşumu teorileri de her şeyin bir anda olduğunu söylüyor.

Altı gün olayının var olma nedenini bu ayetin devamındaki “haberdar olana sor O’nu” ifadesinde söyleniyor aslında. Tevrat! Burada yine Yahudilere müttefik olarak göz kırpılmış. Özellikle Mekke dönemi ayetlerinde ilişki hep ayı-dayı arasında gidip gelecek. Yesripte ise artık siyasi güç elde edilmiş, köprü geçilmiştir.





O kişiye Rahman’a secde et dendiğinde, etmezmiş. Hatta bunu işittiklerinde nefretleri artarmış. “Senin uydurman” derlermiş.

Bu müşriklerin de her boka nefreti artıyor. Bana bugün yaşayan bir grubu hatırlatıyor bu nefret seli ama kimleri?



Şanı yüce olan kudret gökte burçlar yaratmış, Ay’ı da bir ışık yansıtıcı olarak oluşturmuş. Gece gündüz ve birbirlerini takip etmelerine dair bir şeyler...

Burçlar meselesi falan, bunlar benlik değil, yorum yok. Bilmiyorum, anlamıyorum.

Rahman’ın kullarının bazı özellikleri maddelerniyor. Bakalım bizim müslüman tayfaya uyuyor mu?

  • Onlar yer yüzünden böbürlenmeden yürürlermiş.

Bu uymuyor. Neredeyse tamamında “doğruyu sadece biz biliyoruz” böbürlenmesi var. Özellikle inanç mevzularında herkese tepeden bakıyorlar. Kendi aralarındaki yorumlar bile bir diğerinin ya cahil ya sapkın olduğunu söylüyor.

  • Cahiller bile onlara hitap edince “selam” derlermiş. (Selam: barış, sağ sağlim olmak, güvende olmak demek)

Bu da pek uymuyor. Geneli kendisinden olmayan, ona göre yanlış ve cahilce konuşana saldırıyor. Ben hiç elinde güç olmasına rağmen “Allah’ından bul” diyen müslüman görmedim. Barış sadece güçsüz olduklarında istedikleri bir şey.

Ya geçen “kafir arkadaşları olan bir kişinin selamını almak bizi kafir yapar mı? Diye sorana denk geldim.

  • Geceleri rablerinin huzurunda secde ederek, ayakta durarak geçirirlermiş.

Tanıdıklarım arasında bile belki bunu yapan vardır ama ben şahit olmadım. Bilemem kim geceleri ne yapıyor. Yalnız şöyle bir durum var. Az önce, bu surede, gecelerin uyku ve dinlenme vakti olduğu söylendi. Allah geceyi yaratma nedenine uymamayı müminlik olarak görüyor.

  • Cehennem azabından uzak kalmak için yakarırlarmış.

Valla benim gördüğüm müslümanların çoğu cennete gideceğinden zaten emin. Bu şekilde dua eden de gerçekten samimiyetle değil, ağız alışkanlığı ile ediyor gibi. Kendi akıbetlerinin cehennem olmasından korkmaktan daha çok, sevmedikleri kişi ve gruparın cehennemlik olması ile ilgililer gibi... Kimsenin günahına girmeyeyim tabii, vardır elbet samimiyetle böyle dua eden de.

  • İnfakta bulunurken, kendi hakkı olmayandan savurganlık, kendi mallarından ise cimrilik yapmazlarmış.

Tam tersi olduğuna yemin etsem başım ağrımaz, günah yazılmaz. Pek azı müstesna... Hele hele iktidardakiler! Ayrıca Osman’nın akrabaya mal dağıtmasını savunanlar, gidin şimdi Kur’an’a ağlayın Şia kötülüyor Osman’ımızı diye!

  • Allah’tan başka ilaha yakarmazlar.

Yani öyle yatıra, katıra, şeyhe, şıha, gavsa, peygambere dua etmez. (yakarmaz) Siz söyleyin, sizce Allah ve ardından “efendiler”e secde etmek mi şirk, Allah’a bile secde etmemek mi?

  • Allah’ın saygıyla layık kıldığı canı haksız yere almazlar.

Öyle kafalarına göre katli vaciptir diyorlar ki! Neyse ki bizim buralar hala laik yasalarla yönetiliyor da, bu konuda çok beter değiliz. Allahtan kimse dinlemiyor da benim katlime vaciptir diyen olmadı. En azından internette.

  • Zina etmezler.

Herkes sınıfta kaldı, bir daha ki hayatta görüşürüz.

  • Yalana tanıklık etmezler.

Etmeyen bir imam vardı. Gezi Parkı Olayları sırasında Kabataş Camisi imamı olan. Ancak aynı olayda, hiç yaşanmamış bir deri kıyafetli, işemeli sıçmalı fetişe yalandan şahitlik edenler de vardı. Biri de bugün cumhurbaşkanı. Yine elendi reis gördün mü?

  • Boş lakırtılara kulak asmazlar, soylu şekilde yol alır giderler.

Boş lakırtıdan kastı “hocam denizde yüzüyordum, makattan bir miktar su girdi gibi hissettim, orucum bozuldu mu?” gibi lakırtılar herhalde.

  • Rablerinin ayetleri kendilerine hatırlatıldığında kör, sağır olmazlar.

Evet, bizdekiler daha çok “senden mi öğreneceğiz zındık” diyip saldırıyorlar. Kör sağır takılan pek az!

  • Şöyle yakarırlar: Eşlerimizden ve çocuklarımızdan bize göz aydınlığı bağışla! Bizi takvaya sarılanlara önder kıl!

İlk kısım tamam, ikinci kısım yine bize uymadı. Hiç de önder olmaya çalışmaz, bu konuda dua etmez. Hatta pek çoğu burada yazdığı gibi sahte evliyaları gönüllü olarak önder edinir. Bulamazsa da önder dilenir. Yeniden gelecek bir Cengiz Han dileyen Moğol gibidir.



Tövbe edip, barışa ve hayra yönelik işler yapanlar müstesna. Onların tövbesi kabul edilecek yaptıkları kötü şeyler güzelliğe dönüşecek. Bu kötülükten zarar görenlerinde fikrine danışılacak mı o şüpheli!

Bu işleri yapanlar, cennetlik olacaklar. Yüksek konaklarla ödüllendirilecek. O konaklarda sağlık dileği ve selamla karşılanacaklar. Bu güzel dinlenme yerinde sürekli kalacaklar.

Cennet konutları! Ön sipariş dua ile ödeme şerefli bir hayat yaşamak ile...

Son olarak duanız/davetiniz yoksa, Rabbiniz sizi ne yapsın diye soruluyor. Yalanladınız, bu yüzden azap kaçınılmaz olacaktır diye de sonlanıyor.



Yalanlamadık be Rabbim, sadece aklımıza yatmıyor.

6 Aralık 2023 Çarşamba

18 - Kafirun Suresi

En bilindik surelerden bir başkası. Sure kafirlere seslenerek başlıyor ve tek bir şeyden bahsediyor. Sizin dininiz size, benim dinim bana!

Peki bu mesaj kalıcı olacak mı? Olmayacak. Sonradan inen ayetlerde, tek gerçek din olan İslam, hakim kılınana kadar mücadele edilmesi söylenecek. Yani müslümanların sayıca az, güç bakımından cılız oldukları dönemde inen ayet ile gücü ele geçirdiklerinde inen ayetler birbirine tamamen zıt olacak. Her siyasi harekette gözlenen bir durum. Zayıfın özgürlük çağrısı. Muhalefette olanın, demokrasi istemesi. İktidar olup, gücü ele geçirince demir yumruğun ortaya çıkması.


Hiç sorun yok. Bu hep böyle olur. Sorun ilahi değişmez bir düzen olduğunu iddia ediyor olmasında. Eğer bu sure iniş sırasında başlarda değil de, sonlarda olsaydı, bu dine inanmak daha mümkün olurdu.

Edirne-Segedin Antlaşasından sonra, Osmanlı’nın başında olan II.Murat, tahtı on iki yaşındaki oğlu Mehmet’e bırakır. Bunun üzerine Macar Kralı, zayıf durumdaki Osmanlı’ya karşı tekrar saldırıya geçmek ister. Ancak ortada bir sorun vardır. O da barış üzerine karşılıklı edilmiş kutsal yemin. Macar kralı bu yeminin bağlayıcılığı hakkında dönemin papasına sorar. Aldığı cevap “kafire ile içilen ant tutulmak zorunda değildir” olur.

Bunu anlattım ki, müslümanlar bu sure ve sonrasında gelen sureler arasındaki çelişkinin, inanmayanlara nasıl göründüğünü anlayabilsinler.

Sure, sonradan gelen ayetlerden ayrı olarak, kendi başına da bir tutarsızlık taşıyor. Kafirlere denilecek ki:

-ben sizin taptıklarınıza tapmam.

Burada sorun yok.

-Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz.

Nasıl değiller? Hem Araplar, hem de Kur’an da geçen öncekiler hep Allah’a tapıyorlar. Museviler ve İseviler de öyle. Arkasından farklı Rabler edinmişler. Kur’an’ın asıl derdi de bu yozlaşmış İslam ile. Ancak bu surede diyor ki “siz benim taptığıma tapmıyorsunuz.” Geri kalan bütün sureler ile çelişkide.

O zaman iki ihtimal var. Ya bu sure bu kitaba ait değil, sonradan eklenmiş ya da burada geçen kafirler ifadesi Allah ile hiç alakası olmayanlar için söyleniyor. Yozlaşmış şekilde de olsa Allah’a tapmayanlar. Ateistler, deistler, agnostikler, Allahsız paganlar... Eğer bu şekilde kabul edersek, yukarıda bahsettiğim çelişki de bir nebze ortadan kalkıyor.

Yeni bir sorun ortaya çıkıyor, o da bu kabuldeki kafirlerin kimseye “tapmıyor” olması. En azından klasik anlamda. Ancak tapmak ve din sahibi olmaya biraz geniş bakarsak iş değişiyor. Din, bize nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyen herhangi bir öğretidir. Bu bakımdan ideolojilerin tamamı aslında dindir. Onların kurallarına uymak da ibadet, tapınma olur.

İleri ki ayetlerde söylenecek mücadele edin kısmı da yozlaşmış Allahlı dinlerle mücadele edin, hepsini ortadan kaldırın anlamına gelirse, olur bu iş. Hadi yine iyisiniz müslümanlar, bin dereden su getirip dininizde bir çelişkiyi ortadan kaldırdım. Üstelik bu iş için ücret de almadım.


30 Kasım 2023 Perşembe

17 - Maun Suresi

“Gördün mü o dini inkar edeni.” diyerek başlıyor. Refleks olarak “evet, aynaya bakıyorum sık sık.” diyesim geliyor. Sonra okumaya devam edince konunun benle alakası olmadığını anlıyorum. Çünkü gördün mü diye sorduğu inkarcı / yalancı çıkaran, ben değilim.

Şöyle biriymiş o;

Yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayı özendirmeyen, riyaya sapan / ibadeti ile gösteriş yapan, yardıma/iyiliğe engel olan.

Bu özelliklerin hiçbirini barındırmıyorum.

Şimdi reklamlar;

Yetimi itip kakmışlığım yoktur. Aslına bakarsanız burada yetimle anlatılan zayıf olan olabilir. Onu da itip kakmam. Ben de öyle çok güçlü biri değilim ama elimden geldiğince zayıfı korumaya çalışırım.

Yoksula doyurmayı özendiriyor muyum? Eh ben de öyle çok zengin değilim. Elimden geldiğince bağış yaparım. Gariptir, bağış yaptığım aylar sanki param daha bir bereketli olur.

Riya var mı? Yok, en azından ibadet konusunda. Etmiyorum çünkü. Yani klasik anlamda ibadet olarak görülen namazı kılmıyor, orucu tutmuyorum. Bunun dışında geniş anlamda yaptığım hiçbir şeyi aslında gizli bir ajandayla, göründüğünden faklı amaçlarla yapmıyorum.

Orta okula giderken namaz kılardım ama oldukça gizli gizli. Pek bilen yoktu. Sonradan söylediğimde de inanan pek olmadı. Demek istediğim, klasik anlamda ibadet ederken de, bunu gösteriş için yapmıyordum. Hatta yapamıyordum.

Herhangi bir iyiliğe engel olduğumu hiç hatırlamıyorum. İyilik meleği değilim ama kendimce insanları teşvik bile ediyorum.

Reklamı şu yüzden yaptım, burada hedef ben değilim. İnanmayanlar değil. İnananlar! En önde koşanları. Namazında niyazında olanlar. Çünkü 4. ayette “lanet olsun o namaz kılanlara ki,” deniyor.

Bu özellikleri taşıyıp sonra da namaz kılıyorsanız size lanet olsun. Durun ve düşünün, bugün ben müslümanım diyenlerin çoğunluğu bu lanetin hedefi durumundalar. Onlar namazlarında da gaflet içindeler.

Nasıl oluyor? İslam’ın temel ibadetini yerine getirip de bu kötü özellikleri hala nasıl taşıyorlar? Hani ibadet insanı temizlerdi?

Aslında soruya cevap da surede var. Onlar namazlarında gaflet içerisinde! Bu öyle bir gaflet ki, ne yaptıklarının bile farkında değiller. Namazı doğru kılmıyorlar.

Ellerini şöyle koy, yat kalk, rüku et, secdeye var, tüm bunları yaparken anlamadığın bir dilde tekerleme söyler gibi mırıldan, bunu günde beş vakitte şu kadar sayıda yap, bitti! Sanki bana ayrobik yapıyor dangalak! Allah’ın senden istediği bu olabilir mi ya? Evreni falan yaratmış bir yaratıcıdan bahsediyoruz. Gücü her şeye yetiyor. Senden bunları istiyor olabilir mi gerçekten! Ne anlamı var bu hareketlerin evrenler yaratan yaratıcı için? Herhangi bir şeyin ona ne faydası olabilir? Kulluğunu mu gösteriyorsun? Hayatınla göstereceksin onu, ibadetlerden biriyle, ikisiyle değil.

Namazda da sana faydalı olanı yapacaksın. O da Allah’ı anmaktır. Gün içinde adını tespih edeceksin, elin, aklın kalbin kötüye meylettiğinde o adı anmalar aklına gelecek, uzak duracaksın. Boş işlerle uğraşmayacak, kendine ve çevrene sonra da tüm insanlığa faydalı işler üretmeye çalışacaksın. Namaz budur! Namaz sana böyle fayda sağlar. Aksi halde namazında gaflet içerisindesin.

Ve bunları kimse söylemiyor! En modern, en takdir ettiğim dini bilgisi yüksek kişiler bile namazın şeklinde gaflet içinde namaz kılanlar ile hemfikirler. Şekli böyleymiş! Değil! Bu peygamber Arap toplumuna değil de, Hint toplumuna gelseydi ommm diye diye namaz kılacaktınız. İbadetlerin şeklini dönemin Arap toplumunun örfüne göre düzenlemişler. Orada kalmanın bir anlamı yok! Namaz bu, şekil değil! Secde alnını seccadeye koymak değil. Allah karşısında şükran içinde ve küçüklüğünün farkında olarak boyun eğmek! Secde namaz da değil, hayatı nasıl yaşadığındadır. Neler yapmaman gerektiğini de sure içinde söyledi zaten.

Oruç da aç kalmak değil! Ona sonra geliriz.

Başka bir şey daha var, bu sure indiğinde Muhammet’e inananlar iktidarda değil. Hatta avlanan pozisyonundalar. Yani namazında gaflette olanlar onlar olamaz. İktidardaki Mekke ahalisi de namaz kılıyor. Şeklen kılıyor. O şeklen kılmak imanı, insanı kurtarsaydı, onları kurtarırdı.

Ya biliyorum, tüm bunlar da boşuna. Bir Allah falan yok. Keşke olsa. Keşke şu yolun ortasında bir anda namaza duranları yakarken bize de izletse. Keşke “Allah” deyip orayı burayı taşlayan Saruman kılıklı cübbelilerin, cehennem de şok olmuş suratlarını bize gösterse...

27 Kasım 2023 Pazartesi

16 - Tekasür Suresi

Sekiz ayetlik kısa surelerden bir tanesi. Çokluk yarışı oyalamış durmuş birilerini. Ziyaret edip kabileri saymışlar. Demek ki çokluk yarışı malda değil de, kalabalık olmak üzerine.

Anladığım kadarıyla birileri, “Yahu bu Muhammet haklı olsa, ona inanan daha fazla olurdu. Bak ne kadar da azlar. Oysa sayımız onlardan fazla, ölülerimizin sayıları da onlardan fazla. Demek ki biz haklıyız.” demiş.


Başka bir ihtimal, Muhammet gerçekten elçi olduğunu ispatlamak için, ölülerin sayısı ile ilgili bir şeyler dedi. Birileri de mezarlara gidip onun dediğini yalan çıkardı. Sonra da bu ayetlerle iş toparlanmaya çalışıldı!

Açıp bir ilmihale falan baksam, kesin sure indiğinde oradaymış gibi anlatılıyordur ama hiç kafamı onlarla bulandıraman. Her ne olduysa, her neyin üzerine bu ayetler indiyse, artık hayata bir etkisi yok.

Hayata etki edebilecek bir anlam arayacaksak, o da şudur: Bir işin/oluşun doğruluğunu “bu doğrudur” diyenlerin niceliği belirlemez. İşin/oluşun kendi niteliği belirler.

Hayır, iş bildikleri gibi değil!miş. Bu cümle üç kere tekrar ediyor.

Ne olurdu şaşamaz ve aldanmaz bir bilgiyle bilseydiniz diyor. Bence harika olurdu. Çok da zor değildi. Peygambere vahiy geldiği gün, gök yüzüne dağılmayan ve şekli değişmeyen bulutlarla, Kelime-i Şahadet falan yazılsa, şaşamaz ve aldanmaz bir bilgiyle bilirdik. Gerçi o zaman böyle bir olay olsa, buna büyücülük derlerdi. Dün olsa, Haarp derlerdi, bugün olsa 5G teknolojisi ile yapıyorlar, derler. Cahile yine şaşmaz ve aldanmaz bir bilgiyle bil’diremezdi ama benim gibi birkaç kişi ikna olurdu.

Aslında burada bahsedilen Allah bilgisi de olmayabilir. Doğruyu bilmekten, hayatı doğru yaşamaktan bahsediyor olabilir. Yolunu şaşırmadan, aldanmadan. İşte onu bilmemiz mümkün gözükmüyor. Bugün doğru olan şey, yarın yanlış olabiliyor. Burada doğru olan, orada çok yanlış olabiliyor. Doğruya ulaşmak için bin dört yüz yıl önce inmiş ayetleri rehber edinmeye .alışırsak yaya kalırız. Dünya o dünya değil, biz de aynı inanlar değiliz.

Biliyor musunuz? Gerçekten haklı olabilir. İş muhtemelen bildiğimiz gibi değil! Eğer yaratıcısı olan, bir amacı, anlamı olan bir evrende olsaydık, iş muhtemelen bu kadar berbat olmazdı. Dünya her dönemde bu kadar acının yaşandığı bir yer olmazdı. İnanç özelinde az sayıda da olsa “doğru” insan olur ve arayanlar için onların yolu açık olurdu. Böyle her yol kanalizasyona çıkmazdı.

Yakında bileceksiniz de diyor, üçüncü ve dördüncü ayetlerde. O yakın, ölümden bir an daha uzak. Aslında şimdiden de bir an daha uzak.

Son üç ayette “Yemin olsun, o cehennemi mutlaka göreceksiniz.” diye başlıyor. Gözlerimizle göreceğimize bir daha yemin ediyor. Sonra nimetlerden sorguya çekileceksiniz deyip bitiriyor.

Nimet dediğinde bunu hep mal zenginliği ile birlikte anıyor ama inanın en büyük nimeti hayatı ve aklı. Asıl sorgu buradan gelecektir. Hayatında sana verdiğimiz akıl ile ne yaptın? Kullandın mı, yoksa başkasına mı emanet ettin diye sorsunlar. Bir çok eşekliğin yanında, anlatacağım bir iki başarılı hikayem olur.


Bonus - Tekvin (1-25)

  Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...