Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan daha eski, hem de günümüzde inananı bakımından daha kalabalık kitleye hitap eden bir kitap. Sadece Milyonlarca Musevi değil, milyarlarca Hıristiyan da bu kitaba iman etmiş vaziyete. Kitabın tamamının tüm Hristiyanlarca, hatta Musevilerce kabul görmediğini söyleyeyim. Ancak buna rağmen, en fazla iman edilen kitap olma titrini hala taşıyor.
Bu incelemeyi yaparken zamanımıza “akıl çağı” denmesinin akla nasıl bir hakaret olduğunu fark ettim. Kur’an’da da itiraz ettiğim, benim gerçekliğime uymayan kısımların büyük kısmı Museviler ile ilgili olan ayetlerdi. İşte o ayetlerin bir nebze olsun akla uygun hale getirilmiş satırlar olduğunu, Tevrat’ı incelerken fark ettim. Bu derece uçuk, bu derece sapkın bir metne hala milyarlarca inanan olması, bu metinden hareketle katliama girişen devletler olması, inançların insan topluluğunu nasıl insanlıktan çıkardığını en iyi gösteren kanıt olabilir.
Başlamadan belirtmem gerekir ki, kitabın yazımı, kimler tarafından derlendiği, kaynağının ne olduğu gibi tartışmalara hiç değinmeyeceğim. Tevrat’ın ne olduğuyla ilgili tartışmalar için şuradan fikir sahibi olabilirsiniz. Ben Kur’an’ı sure sure okur ve anlatırken yaptığım gibi, metnin içeriği ile ilgili yirmi birinci yüzyılın çinko karbon vatandaşı olarak yorum yapacağım. Yeri gelmişken kaynak aldığım metni de şuraya bırakayım ve…
Tekvin kitabının başlangıçtan İbrahim'in ölümüne kadar olan bölümleri (1-25) ile Eski Ahit serime başlıyorum. Haydi bana sabır dileyin, ihtiyacım olacak.
Bölüm: 1
Dünyanın Yaratılışı
Pek çoğunuzun aşina olduğunu düşündüğüm altı günde yaratılış masalı bu bölümde anlatılıyor.
Gün: Işık yaratılıyor.
- Gün: Gök kubbe, yerden ayrılıyor.
Kara ve denizler birbirinden ayrılıyor.
Gündüz ve geceyi birbirinden ayıracak ışıklandırmalar yapılıyor. Bu ışıklandırmaların belirtileri mevsimleri gösterecek.
- Yani muhtemelen Güneş, Ay ve yıldızlar meydana getiriliyor. Bu durumda ilk ışık kaynağının güneş olmadığını söylemek mümkün. Evrenin geri kalanının, Dünyadan sonra yaratılmış olduğunu söylemek de…
Dakika bir, bölüm bir, kitap zaten çöktü.
Gün: Suyun içinde hayat başladı.
Altıncı gün kara hayvanları ve tabii ki insan yaratıldı.
Tanrı dinlendi!
Tanrının dinlenmesi dışında, altı günde yaratılması kısmına Kur’an’dan bir itiraz gelmiyor. Kitabı sürekli olarak Kur’anla karşılaştırmayacağım ama burada bunu söylemek farz. Çünkü az önce Evren’in Dünya’dan sonra yaratılmasının bu kitabı kafadan çürüttüğünü söyledim ya, hah işte Kur'an'da o kısma değil ama Tanrı’nın dinlenmesi kısmına itiraz ediliyor. Evrenin geri kalanının Dünyadan sonra yaratılmış olması için sessiz kabul söz konusu.
İnsan Tanrı tarafından kendi suretinde yaratılmış. Dünyada çoğalmaları, diğer tüm canlılara egemen olmaları istenmiş. Yani evrenin merkezindeki bu gezegenin sahibi, evrenin merkezinin sahibi tanrı suretinde yaratılan insan olacak.
Bu egemenliğe alma, diğerlerinden üstün olma özelliği bir iki kitap sonra insandan çıkıp Tanrı’nın seçilmiş soyuna geçecek.
Bölüm: 2
Adem ve Havva
Adem topraktan yaratılıyor. Rab ona doğu tarafında bir bahçe dikiyor. Adem’i de bu bahçeye yerleştiriyor. Zaten insanın bir yaratılış amacı da toprağı ekip biçmek. Sonra ürettikleri ile Tanrı’ya adaklar sunmak.
Her neyse bu bahçede her türden meyve veren türlü türlü ağaçlar var. En ortada ise yaşam ağacı ile meyvesi yiyince, iyi ve kötü farkının idrakine varmayı sağlayan ağaç var. Tabii birazdan meyvesini yemenin yasak olduğu söylenecek. RAB Tanrı “Yersen, ölürsün” diye yalan da söyleyecek! Yarattığı kula kafadan yalan söyleyen bir Tanrı ile karşı karşıyayız.
Aden’den doğan bir ırmak dört kola ayrılıyormuş. Bunların isimlerini veriyor. İkisi bizim Fırat ve Dicle. Yani bizim Aden Cenneti falan dediğimiz yer, bu arkadaşlar için dünya üzerinde. Mezopotamya! Yıldızların Dünya’dan sonra yaratıldığına inanmak, Mezopotamya’nın bir tür cennet olduğuna inanmaktan daha kolay.
Tanrı, Adem'in yalnız kalması iyi değil deyip ona bir “yardımcı” yaratmaya karar veriyor.
Yeryüzündeki tüm hayvanlar topraktan yaratılmışlardı, onalara ne ad vereceğini görmek için Tanrı hepsini Adem’in karşısına getirmiş. Adem hepsine bir ad vermiş ve onlar artık o adlarla anılmışlar.
Sonra Adem uyurken, Tanrı herhalde az önce “Ya bunun yalnız kalması iyi değil” dediğini hatırlayıp onun kaburga kemiklerinden birini alıp, etle kaplamış. Böylelikle kadını yaratmış. Tabii diğer hayvanlara verdiği gibi, bu kemiğinden, etinden yaratılan eşine de Adem isim vermiş. Kadın! (Artık adem ne yaptı da, Tanrı ona eş yaratmayı hatırladı sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Tövbe çekmeyin, birazdan neler neler okuyacağız, tasarruflu kullanın tövbe işini)
Burada anlatımı kesip Lilith ne oldu diye soracak yeni yetme feministlere sesleniyorum. Evlatlarım, o hikaye çok daha sonra uyduruldu. Kadın yeterince aşağılanmadı diye düşünmüş olacaklar ki, daha da aşağılamak için Lilith gibi saçma sapan bir figür ortaya çıkarmışlar. Bilirsiniz, Lilith ile Adem arasındaki kavganın ortaya çıkışı seks pozisyonu, özü de eşitlik meselesiydi.
Adem ile Karısı bu sırada çıplakmış ama daha çıplaklığın ne olduğunu bilmedikleri için utanç falan duymuyorlarmış. Zaten çıplak olmak, bu kitapta geçecek olaylara bakılınca, en az utanılacak şey olabilir.
Bölüm: 3
İnsanın Günahı
Yılan kadına gelmiş “gerçekten bahçedeki ağaçlardan birinin meyvesini yemeyin mi dedi Tanrı?” diye sormuş.
Lan oğlum senin olayın, motivasyonun ne ki durduk yere ortamı şey ediyorsun? Tevrat bu soruya bir cevap vermiyor. Tanrının yarattığı en sinsi hayvan olarak tanımlanan yılanın piçlik yapacağı tuttu diyelim.
Kadın Tanrı’nın onlara söylediği yalanı yılana tekrarlarken, yılan da işin doğrusunu pat diye ortaya koyuyor. “Yerseniz, iyiyi kötüyü bilir, Tanrı gibi olursunuz.” diyor.
Yani Tanrı yalan söylerken, yılan doğruyu söylüyor. Buradan alacağımız mesaj; her doğru her yerde söylenmez falan olmalı.Tanrı da bir garip. Hem bunlara egemen ol diyor, hem de iyiyi kötüyü ayırt edemesinler istiyor. Lan! İsrail’in tarifi bu!
Neyse kadın bok varmış gibi meyveyi yiyor, sonra da kocasına veriyor. O da yiyor. Bunların kafa bir güzel oluyor… Yok yok, yılan haklı çıkıyor, bunlar farkındalık kazanıyor ve çıplak olduklarını fark ediyorlar. E hal böyleyken, sevişin bari! Onun yerine örtünmek için incir yaprağı topluyorlar falan. Adem ve karısı çıplaklıktan utanırken, bunların soyundan gelenler neler neler yapacaklar.
Her neyse bu sırada Tanrı güzel havada doğa yürüyüşüne çıkmış, Valla bak, tam ifade şöyle: “derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı’nın sesini duydular…” (⅜) Adem ve karısı Tanrı’dan kaçıp ağacın arkasına saklanıyorlar. Tanrı da Adem’e “neredesin?” diye sesleniyor. Yaratıcısının aksine yalan söyleyemeyecek kadar saftoruz olan Adem “çıplaktım, korktum saklandım” diyor. Tanrı da böylelikle bu ikisinin yasak meyveyi yediğini çakozluyor.
Tırsıklayan Adem hemen suçu kadına yıkıyor. Bu yanıma verdiğin kadın bana verdi meyveyi diyor. Kadın da topu yılana atıp “beni kandırdı” diyor. Yılana motivasyonunu açıklama şansı verilmeden bacaksız bırakılıp sürünmeye mahkum ediliyor. Adem ve karısı da cezadan nasibini alıyor. Soyları birbirine düşman ediliyor. Kadına ekstradan doğum sancıları verilirken erkeğe de biçeceği toprağın verimsiz, çalılık falan olması düşüyor. Ayrıca emek harcamadan yemek de bulamayacakmış. Gitti canım gözüm yeryüzü cenneti hayatı!
Tüm bunların arasında Adem karısına Havva adını verdi. Çünkü o tüm insanların anası olacakmış.
Sonra Tanrı bizim iki hınzır için deriden kıyafetler yapmış. Onları giydirmiş. Hali hazırda iyi ve kötüyü bildikleri için, bir de yaşam ağacının meyvesini yiyip ölümsüz olmalarını istemiyor. Bu ikiliyi bahçeden çıkarıp, yaratmış olduğu toprağı işlemek üzerine sürgüne yolluyor. Geri gelmesinler diye de bahçenin doğusuna Keruvlar ve her yöne dönen alevli bir kılıç yerleştiriyor.
Bak bana bu her yöne dönen kılıç tanıdık geldi. Bknz: Cin Suresi.
Bu arada Tanrı Adem’in iyi ve kötüyü bilmesini “bizlerden biri gibi oldu” diye tanımlıyor. Hani Tanrı gibi olmak bu kadar basit olmasa gerek. Ayrıca “bizlerden biri” derken? Burada Tevhid yok, Tanrı’nın benzerleri var!
Bölüm: 4
Kayin ile Habil
Bizim daha aşina olduğumuz haliyle Habil ile Kabil kıssası anlatılmaya başlanıyor. Bu iki kardeşten Kayin çiftçi, Habil ise çoban oluyorlar. İkisi de ürettiklerinden Rab’be sunu getiriyor. Rab çobandan geleni kabul ederken. çiftçiden geleni reddediyor. Bunun üzerine çiftçi Kayin öfkeleniyor, surat asıyor. Rab de ona “doğru olanı yaparsan senin sununu da kabul ederdim. Ancak doğru olanı yapmazsan, günah pusuya yatmış seni bekliyor. Ona egemen olmalısın!” diyor.
Bu olaydan ilham alan Hande Yener de patlatıyor şarkıyı.
Tanrı ne kadar Kayin’e mentorluk etmeye çalışsa da, başarısız oluyor. Kayin tarlaya götürüp kardeşi Habil’i öldürüyor. Rab kardeşin nerede diye sorduğunda ise tribe girip “bekçisi miyim” ben diyor. Rab da bunun üzerine “kardeşinin kanı topraktan bana sesleniyor. Artık döktüğün kanı içen toprağın laneti altındasın. İşlediğin toprak bundan böyle sana ürün vermeyecek. Yeryüzünde aylak aylak dolanacaksın” diyor.
Kayin de “bundan sonra kim bulursa öldürür beni” diyor. Tanrı da bu olmasın diye Kayin üzerine iz koyuyor ve onu öldüren yedi defa öç alınacağını buyuruyor. Kayin huzurdan ayrılıyor. Aden bahçesinin doğusunda, Nod topraklarına gidiyor.
Ben bütün peygamber kıssaları gibi, bu kıssayı da ilk babaannemden dinledim. Garip olan şey, babaannemin anlattığı kardeş öldürme kıssası Kur’an versiyonundan çok bu versiyona benziyordu. Tevrat müslümanların sözlü kültüründe muhtemelen Kur’an’dan daha fazla yer tutuyor.
Gerçi bu kıssa da başka bir kültürün Yahudi kültürüne sızması ile ortaya çıkmıştı. Kıssanın orjinal hali, tabii ki Sümer mitlerine dayanıyor. Çoban ve çiftçi kavgası aslında İnanna ile evlenme muhabbetinden doğan bir Sümer anlatısı. En önemli fark, orada çiftçi tanrı, çobanı öldürmüyor. Yahudilerin çok daha vahşi insanlar olması da bu en büyük farkı güzel açıklıyor.
Kayin sonradan çoluk çocuğa karışıyor. Onun soyu da kısaca bölümün devamında anlatılıyor. Benim ilgimi çeken bir şey olmadığı için o kısımları atlıyorum.
Bölümü bitirmeden son bir şey ekleyeceğim. Bu Kabil “beni öldürürler” diyor. Demek ki Adem soyu dışında, dünyada insan toplulukları var. Zaten evlenmek için bulduğu kadın da bu topluluklardan olmalı. Gerek Yahudiler, gerek müslümanlar Adem çocuklarına devamlı ensest yakıştırması yapıyor. Öyle bir durum olsa Kur’an değil ama en azından bu kitap kesin söylerdi. Çünkü birazdan ensestin zirvelerini göreceksiniz.
Bölüm: 5
Adem’den Nuh’a
Bu bölümde yine soy ağaçları verilmiş. Şundan bu, bundan şu odlu diye Nuh’a kadar kısa bir liste var. İnsanlar da maşallah yüzlerce yıl yaşarlarmış. Adem 930 yıl yaşadıktan sonra ölüyor. Cennete gittiğine dair bir ifade yok.
Sadece uzun yaşamıyorlar, ayrıca çok da geç baba oluyorlar. Adem oğlu Şit, 105 yaşında baba oluyor mesela.
Doğum kontrol haramdır diyenler utanır mı bilmem!
Bu soyda Hanok diye bir arkadaş var. O ölmüyor, onu tanrı yanına alıyor. Bir daha da ondan bahsedilmiyor. Galiba bu zat Kur’an’daki İdris Peygambermiş.
Bu bölümle ilgili söyleyecek başka da bir şey yok.
Bölüm: 6
Tufan
Şimdi geldik yine meşhur Tufan’a. Hemen hemen her insan topluluğunun böyle bir anlatısının olması, buna benzer büyük bir su baskınının gerçekleştiğine delalet ettiğine inananlardanım. Bu Kanada civarındaki buz bariyerlerinin çökmesi de en olağan şüpheli gibi duruyor. Özellikle Mezopotamya kökenli anlatımlara bakarsak, olayın Mezopotamya da değil de, bugün Karadeniz olan çökeltide meydana gelmiş olmasını olası buluyorum. Bir gün sualtı arkeolojisinde çağ atlarsak, o denizin altından neler neler çıkacak acaba? Sümerlerin kökeni oradan ya da Himalayalar Muson yağmurlarını güneye hapsetmeden önce Asya’daki büyük bir medeniyetten olması beni şaşırtmaz. Komplo yapmışken ekleyeyim, Mısır Medeniyetinin kökeni de bugün Sahra olarak bildiğimiz çölün altında gizli!
Neyse, altıncı bölüm Nefillerin ne olduğunu tanıtarak açılıyor. Bir takım ilahi varlıklar güzel insan kadınlarına atlamış ve onlardan çocuk sahibi olmuş. Bunlar Nefiller olmuşlar. Eski Çağ kahramanları, ünlü kişilermiş bunlar. Daha fazlası okuyanın hayal gücüne bırakılmış olmalı ki bu konuda başka anlatım yapılmamış.
Rabbin canı sıkılmış, yüreği sızlamış. İnsanı yarattığına pişman olmuş çünkü insan hep kötülük düşünüyor, kötülük ediyormuş. Onları tamamen ortadan kaldırmaya karar vermiş. Bunu yaparken konuyla alakası olmayan hayvanları, sürüngenleri ve kuşları da ortadan kaldırmaya karar vermiş. Ayarı pek yok gibi.
Ancak nuh Rab’bin gözünde lütuf bulmuş. O doğru bir insanmış. Çağdaşları arasında kusursuz biriymiş. Tanrı yolunda yürürmüş. Üç de oğlu varmış. Sam, Ham, Yafet.
Tanrı Nuh’a insanlığa son vereceğini söylemiş. Kendisine gofer ağacından bir gemi yapmasını, dışını iyice ziftlemesini, içine kamaralar yapmasını salık vermiş. Uzunluğu üç yüz, genişiği elli, yüksekliği otuz arşın olacakmış. Geminin yan tarafında boyu bir arşın olan pencereler olacakmış. Alt ve üst güverteleri de olacakmış.
Yeryüzündeki bütün yaşam yok olurken, Nuh, oğulları, gelinleri ve karısı bu katliamdan kurtulacakmış. Elbette Nuh ile birlikte gemiye binecek bir dişi, bir erkek çiftler halindeki hayvanlar da!
Nuh bütün söylenenleri yerine getirmiş.
Bölüm: 7
Bu kuşak içinde tek doğru kişi bulunan Nuh ve ailesi, yanlarına aldıkları temiz sayılan hayvanlardan yedişer çift, kirli sayılan hayvanlardan birer çift, kuşlardan yedişer çift ile birlikte gemiye doluşmuşlar. Gemiye binişten yedi gün sonra, Nuh altı yüz yaşındayken, O yılın ikinci ayının on yedinci günü Tufan kopmuş.
Kırk gün kırk gece yağmur yağarken, pınarlardan su fışkırmış. Gemi yüzmeye başlarken, yüksek dağlar bile su altında kalmışlar. Sular yüz elli gün boyunca yeryüzünü kaplamış. Yeryüzünde yaşayan bütün canlılar yok olmuş: Kuşlar, evcil ve yabani hayvanlar, sürüngenler, insanlar, soluk alan bütün canlılar!
Tabii balıkçıl kuşlar, kurbağalar, denizde yaşayabilen timsahlar falan neden öldü o kısım pek açıklanmamış. Öldü diyorsa öldü! Aksini iddia edeni taşlamak serbest!
Bölüm: 8
Tufan’ın Sonu
Tanrı gemidekileri hatırlayınca Tufan’ı durdurmuş. Gemiyi Ağrı dağının zirvesinde karaya oturtmuş. Nuh kuş salma denemeleri ile suların çekilip çekilmediğini anlamaya çalışmış. Sonunda güvercin bir zeytin yaprağı ile geri dönünce! suların çekildiğini anlamış. Zeytin ağacı ne ara canlandı, ne ara yaprak verdi falan sormuyoruz.
Gemiden inmenin güvenli olduğunu ilkel ancak akıllıca bi’ yöntemle anlayan Nuh’a, bu keşfinden sonra sonunda Rab de, gemiden in komutunu gönderiyor. Nuh ailesi ve tüm hayvanlar gemiyi terk ediyorlar. Tanrı nesillerinin bereketini arttırıyor. Üreyip çoğalıyorlar. Tabii Nuh’un Rab için yaptığı sunakta yakmalık sunu olan hayvanlar hariç. Onlar koca Tufan’ı atlatılar ama yakmalık sunu olmaktan kaçamadılar!
Yakmalık sunudan ve güzel kokudan memnun olan Rab bir daha insan yüzünden yeryüzünü lanetlemeyeceğinin garantisini veriyor. Bir daha böyle hepimizi birden yok etmeyecekmiş. (Eyvallah ya!)
Bölüm: 9
Tanrı Nuh’la Anlaşma Yapıyor
Bu anlaşma ile yeni şeriat belli oluyor. Öncelikle yeryüzünün halifeliği insana veriliyor. Geri kalan bütün hayvanlar, kuşlar, yeşil bitkiler falan komple bize ait, bizim için oluyorlar. Yalnız kanlı et yemek yasaklanıyor. Çünkü kan canı içerirmiş! İnsanın kanını döken hayvan olsun, insan olsun, ondan Tanrı hesap soracakmış. “Kim insan kanı dökerse, kendi kanı da insan tarafından dökülecektir.” Bildiğimiz kısas kanunu yani.
Tanrı insanlar ve diğer hayvanlarla yaptığı anlaşmayı sürdürmek için yayını bulutların arasına mı yerleştirmiş, öyle bir şeyler. Bu yayı ne zaman görse bir daha Tufan gönderip tüm hayatı yok etmeyeceğine dair yaptığı anlaşmayı hatırlayacakmış.
Nuh’un Oğulları
Ya bu bölüme başlamadan önce şunu söyleyeyim. Sanki Bu kitabın yazarları “ ulan Tufan falan, çok ağır konular işledik. Kendimizi bu kadar ciddiye almayalım. Şuraya hafif bir şeyler yazalım da milletin kafası dağılsın” demişler de bu bölümü yazmışlar gibi. Tabii ki aslında bölümün sonradan düşman edindikleri pek çok topluma karşı ırkçı karamalar barındırdığının farkındayım ama yine de bu çağdan bakınca insan metnin bu kısmının şaka olması gerektiğini düşünüyor.
Gemiden çıkanlar Nuh ve çocuklarıydı ya, işte o çocuklardan Ham’ın oğlunun adı da bu bölümde veriliyor. Kenan! İleri de vaad edilmiş topraklar kısmında bu ve Ham’ın birazdan yapacakları önemli olacak.
Nuh çiftçi imiş. İlk bağı o dikmiş. Hazır bağı dikmişkeni mahsulünden de faydalanmış. Bir gece içip içip çırılçıplak uzanmış. Kenan’ın babası Ham da, onu bu halde görüp kardeşlerine söylemiş. Sam ve Yafet geri geri yürüyüp babalarını görmeden üstünü örtmüşler.
Nuh ayılınca küçük oğlunun ne yaptığını anlamış ve ona değil, oğlu Kenan’a lanet etmiş! Onun soyundan gelenler kardeşlerine köleler kölesi olsun demiş.
Kenan, Sam’a kul olsun!Tanrı Yafet’e bolluk versin, Kenan Yafet’e kul olsun!
Yani Kenan soyundan gelenler, diğer soylardan gelenlerden alçaklar. Öldürülmeleri, köle edilmeleri falan hep normal şeyler.
Sen içip içip bayıldın diye, oğlunda seni böyle gördü diye, neden torrunun ve soyu lanetleniyor? Kenan mı dedi sana “dede iç de daldaşak yat” diye? Oğlu Ham’dan özür diyeceğine işi getirdiği noktaya bak! Bir de bu adam az önce bize kendi kuşağının en doğrusu falan diye tanıtıldı. En doğru olan buysa, o kuşak ne haldeydi siz düşünün. Gerçi çok daha beter peygamberler az sonra sahneye çıkacaklar!
Bu arada bu Sam ve Yafet neden bir hiyerarşiye girdi? Neden Yafet soyu Sam soyuna onurlu hizmetçiler oldu o da belli değil. Benzer bir durum Üçoklar ve Bozoklar arasında Oğuz Destan’ında da var ama en azından orada olayın sebebi belli. Burada aynı işi yapan iki çocuğun soyları arasında da anlaşılmaz bir hiyerarşi meydana geldi. Tabii İbranilerin, Yahudilerin bu Sam soyundan geldiğini söylememe gerek yok.
Samiler!
Bölüm: 10
Nuh’un çocuklarının soyu
Bu bölümde gene soy ağaçları çiziliyor. O dönem düşman görünenler hep Kenan’a bağlanıyor. Hititler’den Sodom - Gomora’ya kadar…
Nemrut Ham’ın Kuş’tan olma torunu imiş. Yiğit bir avcıymış. Asur’da falan bir kentin kralı olmuş falan. Biz bu karakteri kötü adam olarak biliyoruz ama burada baya övülmüş. Ancak yine de Ham oğlu, onun da bir şekilde soyu bozuk.
Bölümde diğer çocukların soyları falan anlatılıyor. İlgimi çeken başka bir şey yok. Devamke
Bölüm: 11
Babil Kulesi
Yine ilk olarak, okula adım atmamış babaannemden dinlediğim bir kıssaya geldik. Evladı Fatihan olan babaannemin bu Tevrat hikayeleri hakimiyeti çok ilginç. Sözlü kültüre dayanan kitapsız İslam sanılandan çok daha fazla Yahudiliğe yaslanıyor. Ha bu sözlü kültürü ortaya çıkaran da muhtemelen eski dönemin kitaplı alimleri arasındaki bağğğzı arkadaşlar!
Başlangıçta bütün insanlar aynı dili konuşuyormuş. Doğuya göçerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleşmişler. “Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim” demişler. Sonra taş yerine tuğla, harç yerine zift kullanmaya başlamışlar. “Kendimize bir kent kuralım. Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” demişler.
Yaptıkları kenti görmek isteyen Rab yeryüzüne inmiş. Kenti görünce “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek hiçbir engel tanımayacaklar. Gelin aşağıya inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.
Böylece Rab onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü Rab bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.
Babaannemin anlatısında insanların bir şer üzerinde birleşmesi de vardı ama burada öyle şer bir durum yok. Herhalde müslüman babaannem, Allah’a hikayenin kötü adamı olmayı yakıştıramayan atalarından biraz daha farklı bir versiyonunu bana iletmişti.
Her neyse, Ali Cengiz’den hallice Rab anlatısı üzerinde durmayacağım. Sadece Tekvin bölümünü yazmış Yahudi yazarların Babil kelimesinin anlamını bilmedikleri gerçeğine odaklanalım. Bab-el, El’in, yani Tanrının Kapısı demektir. Burada verilen “kargaşa” anlamı kelimenin gerçek etimolojisi ile uyuşmamaktadır.
Hikaye tamamen kendilerini esir almış, Krallıklarını yıkmış Babil kent devletine ve onun efsanevi yapısına tü kaka demek üzerine kurgulanmış.
Sam’dan Avram’a
Avram, sonradan alacağı isimle İbrahim sadece Tevrat’ın değil, İslam’ın da en önemli peygamberi desek başımız ağrımaz. Gerek Yahudiler, gerekse Araplar kendi soylarını İbrahim’e dayandırıyorlar. Her iki kitapta da ondan sonra gelen tüm peygamberler onun soyundan gelmektedir.
Avram anlatısı tabii ki bir soyağacı ile başlıyor. Sam’dan başlayıp Avram’a kadar gelen bir soy. Hep yaptığım gibi, isimleri tek tek saymadan geçiyorum.
Avram’ Terah’ın oğlu olarak muhtemelen Kildaniler’in Ur kentinde doğdu. Nahor ve Haran adında iki kardeşi vardı. Bu kardeşlerden Haran, henüz babası sağ iken doğduğu şehir olan Ur’da öldü. Lut onun oğluydu.
Avram Saray ile, Nahor ise Milka ile evlendiler. Tenah yanına oğlu İbrahim’i, gelini Saray’ı ve torunu Lut’u alarak Kenan ülkesine göç etti. Harran’a yerleştiler. Bizim Urfa’nın “peygamberler şehri” diye anılmasının sebebini de böylelikle öğrenmiş oldunuz. Nahor ve Milka Ur şehrinde kalmış oldu.
Bölüm: 12
Avram’a Çağrı
Rab Avram’a durduk yere “ülkeni, akrabalarını, baba evini geride bırak ve sana göstereceğim ülkeye git.” diye emir veriyor.
Seni büyük bir ulus yapacağım,
Seni kutsayacak, sana ün kazandıracağım,
Bereket kaynağı olacaksın.
Seni kutsayanları kutsayacak,
Seni lanetleyenleri lanetleyeceğim.
Yeryüzündeki bütün halklar
Senin aracılığınla kutsanacak.
Şiiri tam yazdım çünkü, bu şiirimsi şeyi Allah Muhammet’e yazdı desek, müslümanların tamamı inanır. Çünkü bundan bile ötesine inanan çok müslüman var. Cennetin kapısında “La illahe illallah, Muhammeden resullallah” yazdığına inanan insanlar bunlar. Peygamber abartma sevdalarının kimlerden geldiğini iyi görün diye tüm şiiri ekledim.
Az önce kuşağı arasında en hayırlı olarak tanıtılan Nuh’un ne menem biri olduğunu gördük ya, Avram için hazır olun.
Rab’in istemesiyle Avram yanına karısını, yeğenini, hizmetlilerini ve edindiği malları da alıp Kenan diyarına iniyor. Hiç bana az önce Harran için de Kenan diyarı dendi demeyin, bilmiyorum.
Geldiği bu toprakları Avram’ın soyuna vereceği bizzat Rab tarafından dile getiriliyor. Orada yaşayan Kenanlılara ne olacağını ise sonraki kitaplarda göreceğiz.
Avram çadırını Kenan ilinde çeşitli yerlere kurarak kona göçe ilerliyor. Bir noktada bir yerde sunak falan da yapıyor. Bölgedeki kıtlıktan sonra geçici olarak Mısır ülkesine göçüyor.
“Bereket kaynağı olacaksın” denilen adamın göç ettiği ülkede kıtlık çıktı. Hadi bakalım.
Avram Mısır’da
Avram abimiz Mısır’a girmeden önce karısı Saray ile konuşuyor. Saray çok güzel bir kadınmış. Mısırlı erkekler arasında ona sahip olmak isteyenler mutlaka olacakmış. Bu kişiler kocasından kurtulmak da isterlermiş. O nedenle Saray Mısır’da oldukları süre boyunca “onun kız kardeşiyim” desinmiş ki, Saray’ın hatrına Avram’a iyi davransınlarmış.
Avram’ın dediği çıkıyor ve Mısırlılar karısının çok güzel olduğunu hemen fark ediyorlar. Firavunun adamları kadını firavuna övünce, Saray muhtemelen cariye olmak üzere saraya alınıyor. Karşılığında Avram’a iyi davranılıyor. Ona davar, sığır, erkek ve dişi eşek, erkek ve dişi köle, deve veriliyor.
Başımı savcılıkla falan derde sokmadan bunu yorumlamak çok zor.
Şöyle diyelim. Bir adam karısına, seni burada beğenirler de beni öldürürler, o nedenle karım değil, kızkardeşim gibi davran derse, ona halkımız ne der?
Dediği çıkar da kadın beğenilir, saraya cariye olarak alınır, adam da karşılığında mal alırsa, bu sefer bu adama ne denir?
İşbir Mustafa Paşa’ya selam olsun deyip geçiyorum.
Tabii Avram’ın karısını elinden alan Firavun lanetleniyor. Hane halkının başına korkunç felaketler geliyor. Hani adamın ne günahı var? İşi karıştıran Avram ama onu çok seven Rab bu kısmı görmezden gelip hesabı firavuna kesiyor.
Felaketler sonrası firavun Avram’ı çağırıp “nedir bana bu yaptığın, neden Saray’ın bana karın olduğunu söylemedin” diye kızıyor. “Al karını da git” diye daha önceden karısını verme karşılığı aldığı mallarla birlikte gitmesine izin veriyor.
Bölüm: 13
Avram ve Lut’un Ayrılması
Avram karısı ve yeğeni Lut ile birlikte Kenan’a çok zengin olarak geri dönüyor. Acaba malını nasıl kazandığı konusunda içi rahat mı?
Lut’un da bolca malı olduğundan bu ikisinin bir arada kalması zorlaşıyor. Çobanları arasında çıkacak kavgadan falan endişe ediyorlar. Aman ağzımızın tadı kaçmasın diyerek birbirlerinden ayrılıyorlar.
Lut meşhur Sodom ve Gomora kentleri arasında çadırını kuruyor. Daha sonradan bu hikayeye geri döneceğiz.
İbrahim tek kalınca Rab ona, “kuzeye, güneye, doğuya, batıya bak, gördüğün tüm toprakları senin soyuna vereceğim. Toprakları boydan boya dolaş” diyor. Avram çadırını söküyor, gidip Hevron’daki Mamre meşeliğine yerleşiyor. Orada da Rabbe bir sunak inşa ediyor.
Bölüm: 14
Avram Lut’u kurtarıyor
Bu bölümde bölgedeki bazı krallıklar arasındaki çatışmaya değiniyor. Sodom ve Gomora da bahsedilen krallıklar arasında. Yenilen tarafta yer alıyorlar ve o sırada Sodom’da yaşayan Lut Peygamberin malları yağmalanıyor. Kendisi de esir düşüyor.
Bu olayın haberi Avram’a ulaştığı zaman, yetiştirdiği üç yüz on sekiz adamı ile dört kralın peşine düşüyor. Adamlarını gruplara ayırıp gece baskınları ile falan zafer kazanıyor. Lut’u ve Lut’un yağmalanmış mallarını kurtarıyor.
Melkisedek Avam’ı kutsuyor.
Bu olay üzerine Sodom kralı onu karşılamak için Şave Vadisi’ne gidior. Yüce tanrının kahini olan Şalem kralı Melkisedek ekmek ve şarap getiriyor. Avram’ı kutsayarak şöyle demiş “Yeri göğü yaratan yüce Tanrı Avram’ı kutsasın, düşmanlarını onun eline teslim eden yüce Tanrı’ya övgüler olsun.” Bu kutsama üzerine Avram her şeyin ondalığını Melkisedek’e vermiş.
Sodom kralı da Avram’a “adamlarını ver, kurtardığın mallar ganimetin olsun” gibi bir şeyler demiş. Ancak Avram onun bir ipliğini bile kabul etmeyeceğini söylemiş. Yanında onu destekleyenleri ise haklarını almaları konusunda özgür bırakmış.
Öldürülmemek için karısını kardeşi olarak gösterip, firavunla evlenmesine razı olan Avram, aradan geçen sürede, üç yüz küsur adamla dört kral kovalayacak kadar askeri deha haline gelmiş. Yerseniz tabii.
Burada İbrani soyunun bölgedeki siyasi aktivitesine tarihi bağ kurulmaya çalışılmış. Yoksa Avram’ın üç yüz adamla dört kral kovalayacak durumu olmadığını ileride bir daha göreceğiz.
Bir başka gösterilen şey, kahinlere, yani ruhbanlara her zaman paylarının verilmesi gerektiği. Baksanıza Avram bile kahine payını vermiş, siz kim köpeksiniz de ruhbanın payını vermeyeceksiniz?
Sodom’dan mal almak istememe nedenini de bilmeyen yoktur. Ha varsa, birazdan öğrenir.
Bölüm: 15
Rab’bin Avram ile yaptığı anlaşma
Bu olaylardan sonra Rab bir görüde Avram’a “Korkma, Avram” diye seslenmiş. “Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak” diye devam etmemiş. “Senin kalkanın benim. Ödülün çok büyük olacak.” demiş.
Avram da meraklanmış tabii “ne vereceksin bana” diye hafif bozuk atmış. Çünkü Rab ona çocuk vermemiş, öldüğü zaman malına evindeki bir uşak mirasçı olacakmış. Hafiften bir sitem sezmiyor değilim. Benzer bozuk atma durumları Kur’an’da da oluyor. Bu peygamber sınıfı çok tripli arkadaş. Allah benimle konuşsa altıma doldurur, sonra da ne dese anında kabul ederim. Bunlar paso bir şeyler istiyor, istediği verilmeyince, az ya da zor gelince triplere giriyor.
Her neyse Rab Avram’a çocuğu olacağını, soyunun gökteki yıldızlardan kalabalık olacağını söylüyor.
Sevinçli haberi alan Avram hemen iman ediyor. Bu toprakların onun soyuna verildiği Rab tarafından bilmem kaçıncı kez tekrarlanıyor. Avram gene nazlı gelin gibi “peki bu toprakları miras alacağımı nasıl bileceğim” diye soruyor. Delirtme insanı Avram! Tanrı adam yerine koymuş seni, almış karşısına konuşuyor. Sen bir de ispat falan istiyorsun. Bize en son bin dört yüz yıl önce peygamber gönderdi, koşulsuz iman bekliyor.
Bugün iman eden birinin imanı bu şımarık peygamberlerden çok daha fazladır.
Avram’ın her türlü şımarıklığını çeken Rab’bi, ona hayvan kesmeli, parçalamalı bir ritüel tarif ediyor. Güneş batarken derin bir uykuya dalan Avram’ın üzerine dehşet verici zifiri bir karanlık çöküyor.
Rab: “Şunu iyi bil ki, senin soyun yabancı bir ülkede gurbette yaşayacak. Dört yüz yıl kölelik edip baskı görecek. Ama soyuna kölelik yaptıran ulusu cezalandıracağım. Sonra soyun oradan büyük mal varlığı ile çıkacak…”
Mısır’da Yahudilerin kölelik dönemini anlatıyor. Adem’in ağacın arkasına saklandığını göremeyen yüce Tanrı, şimdi yüzyıllar sonrasında olacakları dün gibi anlatıyor. Gerçi biraz yanlı olduğunu söyleyelim. Bu anlatılanlar İshaktan yürüyen soyun başına gelecek. İsmail’in bu hikâyede ikincil olacağı daha doğmadan yazılmış. Gerçi tüm bunlar İbrahim’den, İshak’tan ve İsmail'ren yüzlerce yıl sonra yazıldı ya, neyse.
Bölüm bitmeden “Mısır Irmağından büyük Fırat Nehrine kadar olan alanı senin soyuna vereceğim.” diyerek vaad edilmiş toprakların sınırlarını çiziyor.
İshak Soyu tarihin hiçbir döneminde, böyle bir alanda egemenlik kuramıyor. Ancak İsmail Soyu kısa bir sürede olsa bölgeye egemen oluyor. Günümüzde ise çoğunluğuna hala İsmail Soyu hakim. İshak soyu ise, İsmail Soyunun bir kısmına soykırım uygulayarak, alanını genişletme peşinde.
Bölgede bulunan üçüncü egemen soy ise, İbrahim ile hiçbir alakası olmayan Türkler. Yani bugün, İbrahim çocuklarının, vadedilen toprakların tamamına egemen olması karşısındaki tek engel, biz Türkleriz.
Size şaka gibi geliyor olabilir ama şu an dünya siyasetine hakim olan gruplar arasında bu kitaba iman edenlerin gücü hiç de küçümsenecek gibi değil. Bu insanların en doğal düşmanı biz oluyoruz. Sadece vaad edilmiş toprakların bir kısmını değil, Hıristiyanlığın kutsal saydığı toprakların büyük kısmında da biz egemeniz. Doğu Sorunu’nu, Sevr’i ve bugünü biraz da bu açıdan düşünün.
Sevr demişken değinmeden geçemeyeceğim; O boktan idam fermanını planlayanların, uygulamaya çalışanların müsait yerlerine monte eden büyük Ata’ma saygılarımı sunuyorum. Bir ateist olarak, hem Kur'an’ı hem de şu kitabı okuyunca okuyunca, hangisinin Rab’binin ve takipçilerinin Ata’mdan nefret edeceğini çok açık görebiliyorum.
Devamke…
Bölüm: 16
Hacer ve İsmail
Babil’de naditu diye anılan bir rahibe sınıfı var. Bu rahibeler genellikle güneş tanrısı Samaş’a adanmış bir hayat yaşarlar. Evlenmeleri serbesttir ama çocuk doğurmaları yasaktır. Bu nedenle kocalarına çocuk doğurması için cariye temin etmeleri gerekir. İşte bu cariyelerin çocuk doğurmaları durumunda hanımları ile eşitlik iddia etmeleri yasaktır. Bunu yapan cariye köle olarak işaretlenebilir, hanımı tarafından -satmak hariç- her türlü muamele yapılabilir. Tarihin adı en bilindik kanunlarından olan Hammurabi kanunlarında bu ilişkiler düzenlenmiştir.
Saray çocuk doğuramadığı için Avram’a Mısırlı cariyesi Hacer’i verir. Avram Hacer ile yatar. Hacer hamile kalır. Bunun üzerine Hacer, Saray’ı küçük görmeye başlar. Saray Avram’a bu haksızlık senin yüzünden başıma geldi, der. Avram’da “Cariye senin elinde, istediği” yap der. Böylece Hacer için kara günler başlar. Saray ona o kadar kötü davranır ki, Hacer çareyi kaçmakta bulur.
Rab’bin bir meleği Hacer’i çölde Şur yolundaki bir pınarın başında bulur. Ona nereye gittiğini sorar. Hacer de kaçtığını ve neden kaçtığını söyler. Melek hanımına dönmesini ve boyun eğmesini söyler. Yaban arısına benzer bir çocuğu olacağını, onun herkese, herkesin de ona karşı olacağını söyler.
“Kardeşlerinin hepsiyle çekişme içinde yaşayacak”
Hacer Tanrı’dan haber getiren Rab’be “El-Roi” adını vermiş. Bu yüzden o kuyuya da Beer-Lahay-Roi adı verilmiş.
Hacer erkek çocuk doğurmuş. Meleğin de haber verdiği üzere, adını İsmail koymuşlar.
Önce Babil bağlantısını sağlamlaştıralım. El-Roi, İsma-el isimlerinin Bab-el ile bağlantısını görmek için dilbilimci olmaya gerek yok. Ki zaten bende değilim.
Ayrıca el sami dillerinde tanrı anlamına geldiği gibi, Ugarit panteonunun da baş tanrısının özel adıdır. Ugaritler bu olayların geçtiği bölgede siyasi hakimiyeti olan Sami kökenli bir topluluktu.
Evlat hasreti ile yanıp tutuşan Avram, bu kadar yakınlaşmışken, Saray karşısında çocuğunu tehlikeye atıyor. Hacer ve karnındaki çocuğa sahip çıkamıyor. Ayrıca kaçan Hacer’e “boyun eğ” deniyor. Avram ve Haver Saray’a mı boyun eğiyor, yoksa Kanun’a mı?
İkinci bir husu Hacer’in kendisi ile iletişim kuran melekten Rab diye bahsetmesi.
“Ve o size melekleri ve nebileri Rab edinmenizi emretmez…” (Al-i İmran/80)
Rab İbranicede efendi demektir. Hacer’in düştüğü hataya düşmeyin.
Kutsal metinlerden mucizeler çıkarıp, iman etmeyi salık verenler için de bir not; Tekvin haklı çıktı! İsmail’in soyu, kardeşi İshak soyu ile devamlı bir kavganın içerisinde. Üç bin yıldır doğu çıkan bir söz! Hadi iman edin bakalım!
Bölüm: 17
Sünnet: Anlaşma simgesi
Avram doksan dokuz yaşındayken Tanrı ona bir daha vaatlerini tekrarlıyor. İşte senin soyunu şöyle büyük kılcağım, aralarından krallar çıkacak, pek çok ulusun babası sen olacaksın diyor. Bu nedenle adını İbrahim olarak değiştiriyor. Yapılan anlaşma sonsuza kadar devam edecekmiş. İbrahim soyunun Tanrısı olacakmış. Kenan toprakları onlara verilecekmiş.
Bu anlaşmanın koşulu olarak İbrahim ve soyu sünnet olacaklarmış. Bu işlem anlaşmanın belirtisi olacakmış. Sadece İbrahim soyu değil, yabancılardan satın alınmış köleler dahil her çocuk sünnet edilecekmiş. Sünnet edilmeyen, halkın arasından atılacakmış, çünkü anlaşmayı bozmuş sayılırmış.
Saray’ın da adı değişiyor. Onun adı artık Sara olacak. Ve müjde! O bir çocuk doğuracakmış. Halkların kralları onun soyundan çıkacakmış.
İbrahim yüzüstü yere kapanıyor ve tabii ki haberi verilen müjdeyi sorguluyor. Doksan yaşında Sara’nın doğuramayacağını söyleyip, anlaşmanın İsmail ve soyundan devam etmesini istiyor. Ancak Tanrı ısrarcı, o kadın doğuracak! Anlaşma doğan İshak üzerinden devam edecek.
İsmail’e gelince, o da kutsanacak, verimli kılınacak, soyu sayılamayacak kadar çok olacak. On iki bey'in babası olacak! Ancak anlaşma, seneye doğacak olan İshak üzerinden devam edecek.
Sonra İbrahim, tüm hane halkını sünnet etmiş.
Gördüğünüz gibi İshak soyunun, dolayısıyla Yahudilerin üstünlüğü bizzat Tanrının ısrarının bir sonucu imiş. Yerseniz, afiyet olsun.
Kur’an incelerken değinme şansım olmayacağı için sünnet olayına değineyim. Rab İbrahim soyu ile anlaşma yapıyor. Nişane olarak sünneti emrediyor. Anlaşma İshak soyu ile yürüyor. Arapların bir kısmı, olsun bizde dahiliz diye sünnet geleneğini devam ettiriyor. Buyursunlar… da konu ne ara bize geldi arkadaş? Bize ve İbrahim’den gelmeyen diğer tüm kavimlere? Niye Yahudiden daha Yahudi olmayı din haline getirdiniz be atalarım? Biz bu İbrahim soyunun kapısında köle falan mıyız da mevzuyu üzerimize alındık!
Sürekli Batı'nın kültür emperyalizminden dem vuran müslüman kardeşim. En alasını dedelerin yapmış, Arap, Yahudi kültürünü din diye kabul etmiş, iki laf da ona et!
Ben oğlumu sünnet ettirmeyecektim, ki kendisi anne tarafından İshak soyu oluyor. Sonra uğraması muhtemel akran zorbalıklarını düşünüp kestirdim çocuğun pipiyi. Kendi adıma bu uygulamayı dini vecibe haline getiren atalarıma hakkımı helal etmiyorum. Pipimin ucunu bana geri verin!
Bölüm: 18
Üç Konuk
İbrahim bir meşelikte çadırının önünde otururken Rab ona görünmüş. Yanında iki melek varmış. Onları gören İbrahimde yerlere kapanarak “Ey efendim, eğer gözünde lütuf bulduysam, lütfen kulunun yanından ayrılma” demiş. Su getirip ayaklarını yıkamış. Sara’ya sofra falan kurdurmuş. Besili bir buzağı seçip uşağına vermiş. Uşak hemen buzağıyı hazırlamış. Hazırlanan buzağıyı yoğurt ve süt ile konuklarına sunmuş. Onlar yerken ağacın altında durmuş.
Rab Sara’yı sormuş, İbrahim de çadırda olduğunu söylemiş. Rab gelecek sene kesinlikle yeniden geleceğini, o zaman Sara’nın çocuk doğurmuş olacağını söylemiş.
Türk dizilerindeki kapı aralığından muhabbeti dinleyen hizmetçi misali, Sara da, çadırdan bir yerden bu muhabbeti dinliyormuş. Bu sırada Sara adetten kesilmiş, öncesinde de kısır olan yaşlı bir kadın tabii. Kocası ondan da yaşlı. Hem hevesleniyor, hem de inanamıyor. Alıyor bunu bir gülme.
Rab de İbrahim’e soruyor, bu kadın neden gülüyor, benim her şeye gücü yeten Rab olduğuma güvenmiyor mu diye. Sara bunu da duyup korkuyor, “gülmedim ben” diye atılıyor. Rab çok muhatap olmadan, biraz da alıngan bir triple “güldün” diye geçiyor.
İbrahim Sodom için yalvarıyor
Rab ve yandaşları İbrahim’in yanından ayrılacakları sırada Sodom’a doğru bakıyorlar. Rab kendi kendine “ yapacağım şeyi İbrahim'den mi saklayacağım ya” diyor. İbrahim ile anlaşma yapmış, soyunu yücelticekmiş, diğer soylar, onun soyu sayesinde kutsanacakmış falan… bir takım üstün soy muhabbetlerini kendi kendisine hatırlatıyor. Sonra da bu kentlerin günahkar olduğunu duyduğunu, duydukları doğru mu diye inip kontrol edeceğini söylüyor. Eğer doğruysa, bu ağır günahkar şehirler ortadan kaldırılacakmış.
Bunun üzerine İbrahim Rabbe adil olması gerektiğini, kurunun yanında yaşı da yakmamasını söylüyor. Elli doğru adam varsa bile onların hatrına bari diyor, hani yok etmesen mi?
Tanrı kabul ediyor. “Elli kişi varsa, yapmayacağım.”
İbrahim için kapı aralanıyor, başlıyor pazarlığa. Fena tüccar bu ibrahim, yapıştı mı bir şeye, bırakmıyor. Kırk beş, kırk, otuz falan derken, on doğru adama kadar indiriyor sayıyı. Rab de baya kötü pazarlıkçı. İbrahim pazarlık sırasında sürekli kendisini küçültüp, Rabbi övüyor. Rab de buna kanıp elliden açtığı kapıyı on’a kadar düşürüyor.
Ya oğlum kafanız mı güzeldi bunu yazarken bu ne saçma bir şey!
Gerçi bu Tanrı ile pazarlık muhabbeti İslam’a da girmiş. Bizdeki versiyonda pazarlık Muhammet ile Allah arasında, Miraç sırasında gerçekleşiyor. Alak Suresinde bile geçen “salat/dua” nedense miraçta farz kılınıyor. Hem de elli rekat! Muhammet bu farzı alıp Allah katından inerken, Musa ile karşılaşıyor, Musa diyor ki “elli çok, indirim iste!” Muhammet de “haa öyle mi” deyip tekrar Allah katına çıkıyor ve git gelli pazarlık başlıyor. Musa’nın mentörlüğü sayesinde farz olsan salat günde beşe kadar düşüyor. Sonra bunu Kur'an’a yazmayı unutuyorlar falan…
Kafalarının güzel olmasıyla da açıklanamaz bu! Bunları uyduranlarda gerçekten Allah korkusu yok. Ulan ben ateistim, ben bunlara gerçek falan deyip milleti kandırmaktan Allha’a sığınırım. Bu Allah ve peygamberleri Kayserili tüccar mı da pazarlık etsinler? Manyak mısınız la siz?
Tevratın anlatısına dönersek, dikkatinizi çekerim, her şeyi bilen Rab, her şeye gücü yeten hani… dedikodular duyuyor, gerçek mi diye kontrol etmek için aşağı iniyor. Bunların Tanrı anlayışı ile İslam’da oturmuş Tanrı anlayışı birbirinden çok farklı.
Şimdi on dokuzuncu bölümde Lut ve Sodom Gomora’nın yıkılışı var. İbrahim anlatısını sekteye uğratmamak için o kısmı sona bırakıp yirminci bölümden İbrahim ile devam ediyorum.
Bölüm 20
İbrahim ve Avimelek
İbrahim yine göç eylemiş, Kadeş ve Şur kentleri arasındaki Gerar’a gelmiş. Burada yine karısı Sara için “benim kız kardeşimdir” demiş. Gerar kralı Avimelek de adamlarını gönderip Sara’yı aldırtmış. Rab de bu krala görünmüş ve “sen öleceksin, çünkü bu kadın evliydi” demiş.
Henüz kadına dokunmamış olan kral “ya benim ne suçum var, İbrahim kendisi bu kadının kız kardeşi olduğunu söyledi, kadın da bunu onayladı. Ben masumum, temiz kalple yaptığım eylem yüzünden bütün ulusu mu yok edeceksin” diye mantıklı bir yakarışta bulunuyor. Tanrı onun masum olduğunu bildiğini, bu yüzden kadına dokunmasını kendisinin engellediğin, şimdi kadını kocasına geri vermesi gerektiğini söylüyor.
Avimelek bunları rüyasında görüyor. Sabah telaşla adamlarını çağırıyor, olayı anlatıyor. Sara’yı geri vermek üzere İbrahim’i çağırıyorlar. Avimelek İbrahim’e “ya ben sana ne yaptım da başıma bu işleri açtın” diye sitem ediyor. İbrahim de olayın kişisel olmadığını, babasının yanından ayrıldığından beri gittikleri her yerde güvenlik gerekçesiyle bu kız kardeş olayını yaptıklarını söylüyor ve ekliyor. “Üstelik, Sara gerçekten kız kardeşimdir. Babamız bir, annemiz ayrıdır. Onunla evlendim.”
Derin bir nefes aralığında sonra devamke…
İbrahim yine mallar ve ülkede isteği gibi takılma özgürlüğünü alıyor. Tabii ki karısı Sara’yı da… Bunlar karşılığında Avimelek için dua ediyor. Sarayındaki kadınlar bu olay yüzünden kısır edilmiş olan Avimelek ve eşrafının üzerindeki bu lanet de kalkmış oluyor.
Nerden tutsam dini değerlere hakaretten tutuklanmama neden olacak bir kısım daha! Yine de en korunaklı üslupla, aklımdan geçen her kelimeyi söylemeden, full otosansür ile yorumlamaya çalışayım.
Öncelikle Mısır’da gerçekten hayati tehlikesi olduğunu kabul edelim. Sunuçta Mısır bölgenin süper gücü falan. Ancak Gerer gibi adı sanı günümüze ancak bu kitapla ulaşan ufak bir krallığa karşı da bu yalanın söylenmesi, işin artık güvenlikten çıktığını gösteriyor. Hele hele, daha birkaç bölüm önce bu İbrahim Lut ve malları için dört benzer kralı karşısına almışken… Artık bu kızkardeş yalanını sonrasında geleceğini tahmin ettiği mallar için mi söylüyor, yoksa farklı bir fantazi dünyası mı var, bilemeyeceğim.
Daha beteri, kız kardeş yalanının tam da yalan olmadığının açıklanması. Bildiğiniz en iğrencinden ensest vakası! Garibim Ham, babasını çıplak gördü diye, oğlu Kenan’ın tüm soyu lanetlendi. İbrahim kendi kız kardeşi ile evli, onun soyu seçilmiş soy olarak kutsanıyor. Hem de ensest mahsulü olmayan başka bir çocuğu olmasına rağmen, ensestten gelen soy kutsanıyor! En kötüsü, bu kitaptaki ensest ilişkilerin zirvesi bu olay değil!
Son olarak gelelim Rab’be! İbrahim ikide bir de karısını servis ederken, bunu yapmasına ceza vermiyor, kandırılan kralları ağır tehdit ediyor. İbrahim’e tek laf etmesini geçtim, onun duaları ile lanetleri kaldırıyor. Hem esnsesti, hem de adını söylersem başımın belaya gireceği o diğer fantazi sever tutumunu onaylıyor! Onaylamayı geçtim, bu işten maddi kar elde etmesi için yardımcı oluyor.
Bu ney la!
Bakın yüz yaşına yaklaşmış Sara ile bir kralın evlenmesine değinemedim bile. Tüm diğerlerinin saçlamalık seviyesi yanında kabul edilebilir kaldı!
Bölüm: 21
İshak’ın doğumu
Ensest mahsulü peygamber İshak, İbrahim yüz yaşındayken, söz verildiği gibi doğuyor. Sara ve etrafındakilerin yüzleri gülüyor. Sara bu yaşında çocuk doğurmasının bütün başarısını sahipleniyor. Hiçbir şükür ifadesi Tekvin’de kayda alınmamış.
Hacer’le İsmail uzaklaştırılıyor.
İshak sütten kesildikten sonra, diyelim ki iki yaşındayken falan, bir kutlama yapılıyor. Bu kutlama sırasında o esnada on altı yaşında olan İsmail, İshak ile alay ediyor. Bunu gören Sara “cariye ve oğlunu kov. İsmail, İshak’ın mirasına ortak olmasın” diyor. İbrahim çok üzülüyor, sonuçta İsmail de onun öz oğlu ama karısının dileğini, tanrının da onaylaması ile yerine getiriyor. Çünkü onun soyu İshak ile devam edecekmiş. Hanımcılık ve iman birleşince, çocuğunu çöle atmak normalleşiyor.
İbrahim sabah erken kalkıp biraz erzak ve su vererek Hacer ve çocuğunu çöle salıyor. Hacer biraz dolaştıktan sonra çocuğu bir çalının altına bırakıyor. Yaklaşık bir ok atımı kadar uzaklaşıp “Oğlumun ölümünü görmeyeyim” diyerek karşısına oturup hüngür hüngür ağlıyor.
Sonra Tanrı çocuğun sesini duyuyor. Bir melek gönderip Hacer’e sorun yok falan dedirtiyor. İsmail’i büyük bir ulus yapacakmış. Kuyu falan bulunuyor. Çocuk büyürken Tanrı onunlaymış. Çölde yaşamış ve okçu olmuş. Paran çölünde yaşarken annesi ona Mısırlı bir kadın almış.
Belli ki bu kitabın yaştan anladığı şeyle bizim anladığımız aynı değil. Yüzyıllar yaşayan peygamberleri mucize falan der geçeriz de, on altı yaşında çalı dibine bırakılan İsmail’i açıklayamayız. Belli ki bu olay yaşanırken İsmail’de henüz çocuk!
Bu durumda Sara’nın açtığı yolda İbrahim’in vicdansızlığı zirve yapıyor. Henüz küçücük olan çocuğu ve annesini sırf karısı kapris yaptı diye çöle salan peygamber! Hadi Tanrı da ona bazı güvenceler verdi diye yaptı diyelim. Sara’yı nasıl temize çıkaracaksınız?
Cariyesini çocuk doğursun diye kocasına verdi, sonra cariyenin dötü kalktı diyip kadına işkence etti. Kadın hem damızlık olarak kullanıldı, hem de başarılı oldu diye cezalandırıldı. Yetmedi, doğurduğu çocuk ile birlikte çöle salındı. Hepsi de Sara’nın arzu ve istekleri ile oldu! Kocası ve Tanrı da duruma okeydi.
Burada geçen, Hacer’in bulduğu kuyu Zemzem kuyusu olsa gerek. En azından Araplar buna inandılar. Görüldüğü gibi bu hikayeler, İsmail soyu olma miti İslam’dan önce de Arapların inandığı şeylerdi.
Bu bölümün devamında İbrahim Avimelek ile bir kuyu üzerinde bir anlaşma falan yapıyor. Anlamadığımdan mı bilmem önemli bulmadım ama bu olayla birlikte İbrahim uzun süre Filist bölgesinde yaşıyor. Beer-Şava’da bir ılgın ağacı dikiyor ve ölümsüz Tanrıyı adıyla çağırıyor.
Bölüm: 22
İbrahim’in Denenmesi
Az önce bir oğlunu çölde ölüme terk eden İbrahim, yeterince sınanmamış gibi bu sefer de oğlu İShak ile sınanıyor.
Bir gün Tanrı seslenip, oğlunu alıp belirlediği bir yere gitmesini ve burada oğlunu yakmalık sunu olarak sunmasını istiyor. Sunakta gırtlağını kesip etini ateşe verecek yani.
İbrahim üç günlük yol sonunda mekana yaklaşıyor. Adamlarını aşağıda, eşek ile birlikte bırakıyor. Yakmalık sunu için gerekli odunu oğlu İshak’a taşıtıyor. Ateşi ve bıçağı kendisi alıyor. Bu noktada İshak mevzuya uyanır gibi oluyor. Babasına “e her şey hazır da, sunu için kuzu almadık” diyor. Babası da kuzuyu Tanrı sağlayacak diye bir kere daha yalan söylüyor.
İstenilen mekana geldiklerinde İbrahim sunağı hazırlıyor. Oğlunu bağlayıp sunağa yatırıyor. Bıçağı dayıyor gırtlağına. O sırada İshak ne yaptı, ne tepki verdi, burada hiç değinilmemiş. Ancak bir melek göklerden seslenip, “dur” diyor. “Ona hiçbir şey yapma, çünkü Tanrıdan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin” diyor.Bundan sonra işte sağa sola bakıp bir kuzu buluyor bizim evlat kesecek olan İbrahim. Onu sunu yapıyor. Sen sağ ben selamet! Bu imanı sayesinde bir kez daha soyunun seçilmiş olmasıyla falan ödüllendiriliyor.
Şu üstün soy muhabbeti inanılmaz sıktı ya. Bu ne ırkçı metin arkadaş! Hayır bu alemlere üstün olma muhabbeti Kur’an’a da girmiş. Göreceğiz üstün soyu, kardeşinin hakkını gaspedenler, kuyuya atanlar, buzağı heykeline tapanlar, peygamber katledenler hep bu soydan çıktı! Bu kitabın Rabbi yedi yirmi dört bu üstün soy üzerine mesai harcadı da yine adam edemedi. Ha yavrum ha, alemlere üstün soysunuz ha. Aynı fikri kendi ırkı için paylaşan biriyle karşılaşmayın da bir daha!
Bir şey daha var ki üzerine spekülasyon yapacağım. Şimdi bu oğlunu kurban etme eylemini engelleyen Tanrı değil, bir meleği oluyor. Bu melek “oğlunu benden esirgemedin” diyor. Acaba Tanrı yine bir melekle falan iddialaştı da “İbrahim öyle bir kul ki, ben kes dersem senin için bile oğlunu keser” mi dedi?
Adı Rabbi tarafından “merhametli baba” anlamına gelen İbrahim olarak konulan adam, çocuklarından birini çöle saldı, diğerini kurban etmeye kalktı. İman gücü mü desek, bazıları baba olmamalı mı desek bilemedim!
Yirmi üçüncü bölüm bitmeden, İbrahim’in kardeşinin Nahor’un soyu biraz tanıtılıyor. İki bölüm sonra bu soydan olan Rebeka, İshak’a eş olarak alınacak çünkü. Ancak önce Sara’yı gömmemiz gerekiyor.
Bölüm: 23
Sara’nın Ölümü
Sara yüz yirmi yedi yıl yaşadıktan sonra göçüyor. İbrahim de yas tutuyor. Sonra da karısını gömeceği bir mağara için Hitit beylerinden olduğu anlaşılan biriyle bir pazarlığa girişiyor. Hitit beyi bedava vermeye çalışırken, İbrahim illa para vereceğim diye tutturuyor. Bu bölümü hızlı geçiyorum çünkü Yahudilerin atası olduğu iddia edilen İbrahim, bedava verilmek istenen bir yere zorla para vermeye çalışıyor. Irkçı mizaha başvurmadan geçmeliyim. Sonuçta kitaptaki en fantastik olay da buydu galiba! 400 şekel karşılığında bir yeri satın alıyor ve burası İbrahim soyunun mezarlığı haline geliyor.
Bölüm: 24
İshak ile Rebeka
İbrahim iyice kocayınca, oğluna gelin bulma işini hanesinin en yaşlı ve her şeyden sorumlu uşağına yüklüyor. Ona İshak için, aralarında yaşadıkları Kenanlılardan kız almayacağına dair yemin ettiriyor. Akrabalarının yaşadığı bölgeye adresliyor. Kendisi kardeşiyle evli olan İbrahim, oğlu için de bir kuzen uygun gördü. E bu da bir gelişme diyebiliriz. Dua falan edip Tanrıdan oğluna gelin olacak bir kızının olmasını da isteyebilirdi! İbrahim Targaryen!
Uşak yanına develer alarak bölgeye gidiyor. Şehrin girişinin yakınındaki nehirde develeri çöktürüyor. Plan şu; bu ırmağa gelen kızlardan su isteyecek. Kızlardan biri “bey amca sen suyu içerken ben de develere su vereyim” derse, o kız uygun kız olacak. Böylelikle uşak efendisine iyilik yapmış, uygun gelini bulmuş olacak.
Çok geçmeden bu şartları karşılayan güzeller güzeli bakire Rebeka ortaya çıkıyor. Kendisi İshak’ın kuzeninin kızı. Uşak bir burun halkası, iki altın bilezik çıkarıp kimin kızı olduğunu, misafir ağırlayacak yerleri olup olmadığını soruyor. Kız da kimliğini açıklayıp babasına falan sormadan misafiri davet ediyor.
Kız eve gidip olanları anlatıyor. Burnunda ve kollarında takıları gören kardeşi hemen adama yardım etmeye koşuyor. Adama yemek sunuyorlar ama adam neden geldiğini anlatmadan yemiyor. Herkes bu işin Rab’bin arzusu olduğuna ikna oluyor. Rebeka uşak ile gidecek. Aile sadece on gün süre istiyor ancak uşak kabul etmiyor. Rebeka’ya soruyorlar, o da uşakla gideceğim deyince dadısını da alıp yola çıkıyor.
Aile Rebeka’yı şöyle kutsuyor; “ey kızkadeşimiz, binlerce, on binlerce kişiye analık et, soyun düşmanlarının kentlerini mülk edinsin”
Görüldüğü üzere bu soy hala bu kutsamayı yerine getirmeye çalışıyor.
Kız İshak ile evleniyor, birbirlerini seviyorlar bla bla…
Bölüm: 25
İbrahim’in Ölümü
İbrahim Sara’dan sonra Ketura adında bir kadınla daha evleniyor. Hepsi bu kadından mı bilinmez ama beş çocuğu daha oluyor. Bu çocukların soyu biraz tanıtıldıktan sonra, onların İshak’tan uzağa, doğuya gönderildikleri ekleniyor.
İbrahim sahip olduğu her şeyi İshak’a bırakırken, cariyelerden olma çocuklarına da armağanlar vermeyi ihmal etmemiş. Yüz yetmiş beş yıl dolu dolu yaşamış. Öldükten sonra az önce satın aldığından bahsettiğimiz mağaraya, ilk eşi Sara’nın yanına, İshak ve İsmail tarafından gömülmüş.
Yahudilerin, Arapların ve kendisinden sonra gelen peygamberin atası olduğu söylenen Avram’ın hikayesi böylelikle sona eriyor.
Bölüm İsmail ve İshak çocularını tanıtarak devam ediyor ama ben buralara girmiyorum. İbrahim anlatısını kesmemek için atladığım 19. bölüme, Lut’a dönüyorum.
Bölüm: 19
Sodom ve Gomora’nın yıkışı
Geldik bu yazının finaline… Bir ahlaksızlık hikayesi olarak nesilden nesile aktarılan, Sodom ve Gomora…
Biz bu hikayenin öncesinde, Rab’bin yanında iki melekle İbrahim’in yanına gelip İshak’ı müjdelediğini, sonra iki meleğini Sodom’a gönderip, kendisinin İbrahim ile pazarlığa giriştiğini görmüştük.
Bu iki melek Sodom’a varınca Lut onları tanıyıp karşılıyor. “Ne olur gelin bende kalın” diye yalvariyor. İki melek her ne kadar şehir merkezinde kalmak niyetinde olsalar da, Lut’un ısrarlarına yenik düşüyorlar.
Lut aslında bu meleklerin şehrin pisliğine şahit olmamaları için bu kadar ısrarcıydı. Melekleri şehir meydanından uzak tutuyor ama şehir ahalisini meleklerden uzak tutamıyor. Kapıya dayanıyorlar! “Lut, ver onları bize de yatalım.”
Lut yalvarıyor, yakarıyor ama kapıdan ayrılmıyorlar. En sonun da Lut “alın kızlarımla yatın, onlara erkek eli de değmemiştir” diyor. Eşcinsellik olayını hiç anlamamış olan Lut, bazı konularda amcası İbrahim’den aşağı kalır değilmiş.
Melekler kapıyı kırmak üzere olan ahaliyi kör ederek paçayı (ya da işte başka tarafı) kurtarıyorlar. Bu iğrenç günahlardan dolayı şehrin yok edileceğini söyledikleri Lut’a kendisini ve ailesini kurtarması için şans tanıyorlar. Lut damat adaylarına gidip şehrin uğrayacağı akıbeti haber veriyor ama damatlar şaka yaptığını sanıyorlar. Ha bir de ortada muhtemel damatlar varken kızlarını teklif etmiş? Sodom da yok olmak, bu adama damat olmaktan daha hayırlı olabilir mi acaba?
Lut iki kızı ve karısı ile şehri terk ediyor. Melekler ona dağa kaçmasını söylese de Lut bundan çekinip yakınlardaki ufak bir şehre gitmesinin daha iyi olacağını söylüyor. Melekler bu olaydan sonra Soar adını alacak şehri yıkımdan azade edeceklerini söylüyorlar. Sabaha karşı yıkım gerçekleşiyor. Ancak bu sırada “ardınıza bakmayın” emrine rağmen geri dönüp bakan Lut’un karısı, tuzdan bir heykele dönüşüyor.
Lut iki kızıyla birlikte bu Soar da yaşasa da rahat edemiyor. Bazı korkular depreşiyor ve sonunda meleklerin ona ilk söylediğine uyup dağa çıkıyor. İki kızıyla birlikte burada mağarada yaşamaya başlıyor.
Ve yok artık ulan diyeceğimiz olay burada vuku buluyor. Hukuken başım belaya girmesin diye sonrasında yorum yapamayacağım. Lut ve kızlarının Sodom’dan kurtarılmalarının hata olup olmamasını sorgulatan olay şöyle yaşanıyor;
Lut’un büyük kızı kardeşine diyor ki: babam bizi bu dağ başına getirdi, biz burada yatıp da soyumuzu sürdüreceğimiz erkek bulamayız. Gidelim babamızı sarhoş edelim ve onunla yatalım.
Böylelikle önce büyük, sonra ufak kız, birer gece arayla, babalarını ne yaptığını bilmeyecek kadar sarhoş edip, onunla birlikte oluyorlar. Büyük kızdan Moavlılar, küçükten Ammonlular soyu böylelikle ürüyor…










