Saat yaklaştı, Ay yarıldı.
İki ihtimalden bahsediliyor.
1- Peygamber bir mucize olarak ayı ortadan ikiye yardı, müşrikler buna tanık oldular ama yine de inanmadılar.
Böyle olmadığını biliyoruz.
Öncelikle ayda atmosfer yok. Herhangi bir dönemde ortadan ikiye karpuz gibi yarılsa, bu yarığın izini kapatacak dış kuvvetlerden mahrum durumda. Sağlam bir teleskopla aya baktığımızda bu izi görmüyorsak, ay ortadan ikiye falan yarılmadı.
Hadi diyelim izi atmosferden, akarsulardan kaynaklı dış kuvvetler değil, bizzat Allah kapattı. Bu sefer de Dünya’nın hiçbir yerinde, gök gözlemcilerinin böyle bir yarılmanın kaydını düşmemesi gibi bir sorun var. Gözlemci olmaya da gerek yok, birileri bunu görmüş ve bir şekilde kaydetmiş olmalıydı. Böyle bir kayıt yok. Yani bu muhteşem mucize sadece Mekke’deki seçkin bir kötü adam azınlığı için sergilenmiş olmalı. Tıpkı Firavun’un iman etmesi için sergilenen, bize ise zerresi gösterilmeyen mucizeler gibi.
Böyle olduğuna kendinizi ikna edebilir, inancınızı sürdürebilirsiniz. Ancak bunun adil olduğundan bahsedemezsiniz.
2 – Böyle bir olay hiç yaşanmadı, ancak yaşanacak. “Saat yaklaştı” derken kastettiği kıyamet vakti olabilir ve kıyamet sırasında yaşanacak olaylardan biri de bu ay yarılması olayı olabilir.
Bu ihtimal biraz daha olası gibi. Tabii sorunsuz değil. Öncelikle ifade geçmiş zaman kullanıyor. Ay yarılacak değil, yarıldı diyor. Kıyametten bahsederken genellikle gelecek zaman kipi kullanılmış. Gerçi Kur’an zaman kiplerini değişik değişik kullanabiliyor. Bu surenin yirmi altıncı ayetinde de geçmişte olduğuna inanılan Semut Kavmi’nin yok edilişinde de “yarın bilecekler, kimmiş küstah” ve yirmi yedinci ayetinde “...dişi deveyi göndereceğiz” diyerek gelecek zaman kipleri kullanıyor. Var mıdır bir hikmeti? Yoksa sadece edebi kaygı mı?
Bence iki ihtimalde yeterince tatmin edici değil. Olay daha çok mitolojik gibi. İnsanlığın bir döneminde, gök yüzünde, o dönem insanlarının anlayamadığı bir şeyler oldu ve onlarda bunun üzerine hikayeler ördüler. Meteorun atmosferde yanmasına çeşitli anlamlar yükleyen insan, Ay’da olağan dışı bir şeyler gördüğüne de neler demez? Zaten “Ay’ın yarılması” veya benzeri pek çok olay, farklı farklı kültürlerin inançlarında benzer örgülerle anlatılıyor. Bir sonraki ayette geçen “öteden beri süre gelen bir büyüdür bu” ifadesi de benim yorumumu destekler nitelikte. Mekkelilerin bilmediği ya da yeni gördükleri bir şey değil, bilip de farklı yorumladığı bir şey anlatılıyor burada. “Nuh Tufanı” mitinin çok daha az popüler olan bir kardeşi gibi.
Bu ayet sembolik bir anlatım da olabilir. Bir yerlerden bunun önceden yazılmış bir şiirin dizesi olduğunu da duymuştum ama bilemiyorum. Belki o günün Arap toplumu için anlamı olan bir metafordur.
Benim aklıma bile gelmeyen bir açıklaması da olabilir. Hiçbir açıklaması da olmayabilir. Belki sadece Serdar Ortaç şarkısı gibi anlamsız bir söz yazımıdır. Bu ay yarılması olayında en saçma şey, ayet dışında gelişenler. Ramazan kuşu sahte bir haberi ulusal televizyonda ekrana getiriyor, bakın ay yarılmış diyor. Sonra haberin yalan olduğu ortaya çıkınca, hiçbir açıklama yapmadan programa devam ediyor. En az bu kadar saçma bir başka olay, sırf bu ayetten yola çıkıp koca bir dini yalanlamak! Ay yarılmamış, o zaman din yalan! Bu saçmalık ölçüsünde basitleştirmek olmuyor mu?
İkinci ve üçüncü ayetler bir arada verip spekülatif bir değerlendirme yapacağım.
“Bir ayet-alamet görseler yüz çeviriyorlar ve şöyle diyorlar ‘Sürüp giden bir büyüdür bu!’ Yalanladırlar; kendi heves ve kuruntularına uydurlar. Oysaki her iş ve oluş karara, ölçüye ve düzene bağlanmıştır.”
Her iş ve oluşun bir karara, ölçüye, düzene bağlanmış olması, evrenin kanunlarına bir atıf olmalı. Evrende hiçbir varlık fiziksel kuralların bağlayıcılığından muaf değildir. Hiçbir canlı, biyolojik kuralların bağlayıcılığından muaf değildir. Aynı durum sosyal kurallar içinde geçerli. Allah emri diye Kur’an’da yazanı dahi uygulasan, ekonuminin kurallarını göz ardı ediyorsan, ekonomin çöker. Bu evrende madde, canlı, sosyal yapı... her şey, her iş ve oluş belli kurallara bağlanmıştır.
Kendi heves ve kuruntularına uyanlar ise bu kanunları reddedip, burunlarının dikine gidiyorlar. Eğer gerçekten bir yaratıcı varsa, onun mesajı tek bir kitapta değil, evrende yazar ve onu okumanın yolu da bilimdir. Evren en geçerli ayetlerin yazıldığı kitaptır. Bir başkası, bir döneme, bir kavme gönderilmiş olanlar evrenin kanunları ile çelişiyorsa, geçerli olan evrenin kanunlarıdır. Bunu reddeden, kendi heves ve kuruntularına uyduğu için reddediyor. Hangi gerçeği önüne koysanız, hemen ondan yüz çevirir ve kitapta bu yok der. “Bak işte ay yarılmadı, yarılsa şöyle böyle olması, bunu görmemiz lazımdı” dersin, yüz çevirir. Kitapta yazıyor der. Ay yarıldı ayetini bilir de, ardından gelen bu iki ayeti bilmez, bilse de üzerine düşünmez. Belki de sırf bu yüzden “ay yarıldı” diyor. Allah’ın gerçek kanunlarının evrenin kanunları olduğunu bilmen ve onu reddeden kendi dini kitabın olsa bile, Allah’ın gerçek kitabına bağlı kalman için.
Dört ve sekizinci ayetler arasında diyor ki; haberlerden, içinde sakındırma, tehdit ve ihtar bulunanı gelmiş. Doruk noktaya çıkmış, isabeti tartışmasız bir hikmetmiş o. Gel gör ki uyarılar yarar sağlamıyormuş. Büyük ihtimalle Muhammet’e seslenip “o halde yüz çevir sen de; o çağırıcının alışılmadık/ürpertici şeye cağırdığı günde” diyor.
Sonrasında o gün inkarcıların durumu biraz tarif ediliyor. Kabirlerden gözleri kaymış olarak çıkacaklarmış. Sanki çekirgedirler, cıngın mı cıngın! Bükük boyunlu bu yığın, o günün çok zor bir gün olduğunu söyleyecekmiş.
Sadece doruk noktaya çıkmış, isabeti tartışmasız hikmet olarak tanımlanın, bu okuduğum kitap olup olmadığına dair şüphelerim var. Şüphe derken, tanımlananın bu kitap olup olmadığından şüphem var. Yoksa bu kitabın öyle isabeti tartışmasız bir hikmet olmadığına şüphem yok.
Dokuzuncu ayetten itibaren azabı tatmış kavimler tanıtılmaya başlanıyor.
Nuh kavmi ile başlıyoruz. Ne gibi bir yanlışları olduğuna değinmemiş. Nuh’un “ben yenilgiye uğradım işte, yardım et” diye haykırışına yer vermiş. Bir de nasıl yok edildiklerine. Biz de açtık gök kapaklarını seller gibi akan bir su ile. (54/11) Ve yardık/fışkırttık yeryüzünü pınar pınar. Sonunda kesin ölçülere bağlanmış bir oluş üzerine birleşti sular.(54/12)
Bir sel olduğu ortada ama bunun dünya çapında olduğuna dair bir vurgu en azından bu surenin ayetlerinde yapılmamış.
On üçüncü ayet “Ve taşıdık onu levhalar ve çivilerden oluşturulan şey üzerinde.” diyor. Burada bahsettiği şey meşhur gemi olsa gerek. Ancak doğrudan gemi demek yerine onun yapımında kullanılan malzemeyi vermiş. İhsan Aktaş mealinde verdiği açıklamada bunu “geminin ilahi bir yardım olmadığının, insan inşası olduğunun kanıtı” olarak değerlendirmiş. Benim herhangi bir fikrim oladığı için bu açıklamayı dillendirip geçiyorum.
Bu gemi yada her ne ise, akıp gidiyormuş, nankörlüğe uğramış olana ödül/uğratmış kişi için ise ceza olarak.
Ve on beşinci ayette denilene göre yemin olsun ki biz onu bir ibret ve işaret olarak arkaya bıraktık. Yok mu hatırlatıp öğüt alacak / yok mu hatırlatıp öğüt verecek?
Arkaya bırakılanın ne olduğu muamma. Olayın anlatısı diyen de var, geminin kendisi diyen de. Geminin kalması zor. Hikaye ise kesinlikle geri kaldı, ancak sözlü kültürde kaldı. Çin’den Amerikan yerlilerine kadar her medeniyetin bir tufan anlatısı var. Ay’ın yarılmasında “böyle olabilir” dediğim “gök yüzünde meydana gelmiş ve tüm dünyada görünmüş bir olayın sözlü kültürde yansıması” iddiam burada daha da geçerli. Hatta dünyada su baskınına neden olmuş muhtemel olay da belli. Kanada civarındaki buzul duvarının yıkılması ve tüm dünyada su baskını yaşanması. Kesin öyle olmuştur demiyorum, zaten bilimde öyle isabeti tartışılmaz bir hikmet olduğu iddiasında değil. Yine de buzul duvarlarının yıkılması teorisi, yağmur ve yer altı sularının tufana neden olması ihtimalinden daha yüksek geliyor.
On altıncı ayette nasılmış benim azabım diye soruyor.
On yedinci ayette ise Kur’an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdıklarını söylüyor. Fakat düşünen mi var/düşündürüp hatırlatan mı var? diye soruyor. E var işte, en azından yapmaya çalıştığım şey bu. Üzerine düşündükçe, inanmak istediğim halde daha da inanılmaz bulmam benim suçum mu? Ben dediğini yaptım, üzerine düşündüm, çıkar tartısında tartmadan, ön yargılarla yaklaşmadan, başkalarının yönlendirmelerinden etkilenmemeye çalışarak... Yağmur ve pınar taşkını ile dünya çapında ani bir sel oluşması bana inanılası gelmiyor! Sana geliyor mu? İnandığın din değil de, bir başka kitap, bu böyle oldu dese, inanır mıydın? İçine doğduğun din değil de, bir başkası bunu söylese, inanır mıydın? Ben inancımda da, inanmayışımda da samimiyim? Sen inandığın Allah’a karşı ne kadar dürüstsün?
Sırasıyla diğer kavimlerin yok edilişlerinden bahsediyor. Ad kavmi yalanlamış, fırtına ile yok edilmiş. Öyle bir fırtına ki, insanları köklerinden ayrılmış hurma kütüğü gibi savurmuş.
Semut uyarıları yalanlamış. “İçimizden bir tek insana mı uyacağız, bu sapkınlıktır demiş. Aramızda öğüt ona mı verildi? Hayır o yalancı, küstah biridir” demişler. Deve olayı vuku buluyor, su paylaşımı ile ilgili bir mesele anlatılıyor ama bunları şimdilik geçiyorum. Semut ve Allah’ın devesi konusunu daha sonra özel bir bölüm yaparak konuşmak gibi bir planım var. Sonuç olarak Semut kavmi bir ses ile imha ediliyor. Ağılcının serptiği kuru ot gibi kırılıp ufalanmışlar.
Lut kavmi de uyarıları yalanlamış. Üzerlerine çakıl taşlarını fırlatan bir rüzgar gönderilmiş. Sadece Lut ailesi kurtarılmış, seher vakti. Şükredenlerden oldukları için ödüllendirilmişler. Bu Lut Kavmi, Lut’a misafir olarak gelenlerin nefislerinden faydalanmak istemiş. Irza geçmeye yeltenme var. Ceza olarak kör de edilmişler ama bu mecazi mi yoksa gerçek mi anlamadım. Seher vakti kararlı ve oturaklı bir azabın kendilerini yakalayacağı adamlar neden önceden kör edildiler ki?
Firavun hanedanına da uyarılar gelmiş. Ayetleri tamamen yok saymışlar. Siz kendinizi yenilmez mi sanıyorsunuz denmiş bozguna uğratılmışlar. Başka surelerde anlatılacak olan Musa ve Firavun olayından mı bahsediyor, yoksa geniş Mısır tarihinin bir başka kısmından mı belli değil.
Nihayet kırk altıncı ayete geldiğimizde bu mitolojik tarih dersi sona eriyor. Geç Bronz Çağı sonunda Akdeniz Havzasındaki medeniyetin çöküşü, şehirlerin yok oluşu süreci anlatılıyor gibi. Deniz Kavimlerinin istilası, küresel ticaretin çöküşü, iç isyanların ve kıtlığın baskısının yanında, doğal afetler de bu sürecin önemli bir parçasıydı. Akdeniz’de medeniyetler çöküp, şehirler yok olurken, Mısır ülkesi bu süreci atlatmış ancak büyük ihtimalle bu süreçle bağlantılı olarak 20. Hanedanlık sona ermişti. Surede Ad, Semut, Lut şehirleri ortadan kalkerken, Mısırda Firavun ve hanedanınından bahsediyor. Ayrıca kendilerini yenilmez sanmalarından da dem vuruluyor. Kısacası burada anlatılan şehirlerin yok oluşu ve Geç Bronz Çağı yok oluşu arasında bir bağ söz konusu. Bu tip çöküşlerde Truva Savaşı benzeri mitolojik anlatıların ortaya çıkması da sık rastlanan bir durum. Tüm bu anlatılanlar, çöküşü anlatan mitolojik açıklamaların Allah’ın başrolde olduğu bir derlemesi olabilir.
Bu suredeki anlatıda doğal afet olarak fırtına ve ses gibi, izinin takip edilmesi çok çok zor, hatta imkansız olan iki afet durumu seçilmiş. Geç Bronz Çağı çöküşünün nedenini tam olarak bilmememiz, fırtına, ses iddiasını reddetmemizi engelliyor gibi.
Peki bu ayetlere, uyarılara uymayan arkadaşların aniden yok edilmesi, günümüzde neden uygulanmıyor? Evet, günümüzde de toplumlar çürüyor, medeniyetler yavaş yavaş ortadan kalkıyor ama burada anlatıldığı gibi ani ve kuvvetli bir ceza ile yok edilen kavimler görmüyoruz. Kıyameti mi beklemeliyiz?
Ya da belki de...
Bu anlatılanlar henüz yaşanmadı. Ya bu anlatılanlar, aslında olacak olanlarsa? Özellikle şu Allah’ın Devesi ve Semut muhabbeti kehanet gibi bir durum. Dediğim gibi ileride özel bir bölüm yapıp değinmek istiyorum.
Benim bana bile uçuk gelen düşüncelerimi bir kenara bırakalım.
Dediğim gibi zalimlerin hep beraber komple cezalandırıldığı bir olaya ben hiç tanık olmadım. Daha çok mazlumların, mazlum görünen çaresiz insanların başına gelen şeyler bunlar. Herhangi bir felaket toplumun sosyo-ekonomik olarak en alt tabakasında yer alanları vuruyor. Zalim zengin de olsa, fakir de, felaket sonrası ortamda bir yolunu bulup mazlumu daha da eziyor. Şunu diyorum; bir bölgede korkunç bir deprem oldu. Zalim hayatta kaldıysa yağmaya çıkıyor, gelen yardımlara el koyuyor, hayatta kalan felaketzedenin en büyük kabusu oluyor. Deprem, sel, kasırga zalimi cezalandırmak için oluyorsa, sizce başarılı oluyor mu?
İsrail dünyanın gözü önünde çoluk çocuk, karşısına kim çıkarsa vahşice katlediyor. Pek ahlaklı, değerleri olan batı bırak engellemeyi, destek oluyor. Zalimlerin en büyük düşmanı Allah’dan ses seda yok. İsrail ya da destekçisi ülkelerde en ufak bir doğa olayı meydana gelse Allah’ın kırbacı olarak görmeye meyilli bir inançlı grubu var. İsrail’in öldürdüğü on binlere karşılık, destek veren bir ülkede aşırı bir doğa olayı oluyor ve bununla kendilerini avutuyorlar. İsraillier çocuk öldürmek yerine, birbirleriyle nefislerini tatmin etseler bir ceza bulurlar mıydı?
Bu surede anlatılanların, zalimleri cezalandıran Allah’ın örnekleri olduğuna iman eden, bundan ibret alan arkadaşım? Sen bu konuda ne düşünüyorsun?
Kırk altıncı ayetten itibaren, surenin finaline yaklaşılıyor, kıyamet ve ahiret anlatımı başlıyor. Ne korkunç, ne acı saat o diyor. Böylece sure ilk ayetine, yaklaşan saate atıf yapıp açıklama getiriyor. Kıyamet ne kadar korkunç ve acıdır bilmiyorum ama enkaz altında sıkışmış bebeğine ulaşamayan, o enkazdan bebeğinin naaşını alan ebeveynin acısından daha büyük bir acı, çaresizlik saati olduğunu sanmıyorum. Parasızlığı yüzünden tedavi edilebilir bir hastalıktan sevdiğini kaybeden birinin acısından daha büyük, çaresizliğinden daha korkunç olmadığına eminim.
O gün, yüzleri üstünde ateşe sürükleneceklermiş. Bundan daha beterleri insan tarafından insana zaten her gün yapılıyor, ben çok korkmadım.
Kırık dokuzuncu ayette bir ara veriyor ve yeniden her şeyin ölçüye göre yaratılmış olduğunu söylüyor.
Ellinci ayette emrimiz bir tektir, bir göz kırpma gibidir diyor.
Elli birinci ayette galiba Mekkelilere ya da komple insanlara seslenip biz sizin gibileri hep yok ettik, düşünmez misiniz diyor.
Eğer mekkelilere sesleniyorsa, onları rezil etmediği gibi vezir de etmiş oldu. Muhammet’ten sonra İslam Devleti’ni hep o Mekkeliler ve torunları yönetti.
Eğer bu sözü insanlara söylüyorsa, burada bahsedilen benzerlerimiz, insandan, en azından bizim bildiğimiz insanlıktan farklı bir şey miydi? Böyle olduğuna iman edenler var, başta çok uçuk gelen bu teoriler, aslında bu kitaptan destek de buluyor.
Elli ikiden, elli dörde kadar yapılan her şeyin kaydedildiğini söylüyor, takva sahiplerine bahçeleri müjdeliyor.
İlk ayeti çok meşhur olan bu sure, aslında meşhur olması gereken ayeti ile sona eriyor.
Onlar güçlü bir melikin karşısında doğruyu hiç çekinmeden söyleyenler konumundadırlar.
Cennet ehlinin özelliği, en güçlü olanların en güçlüsü, Allah karşısında bile doğru olduğuna emin olduğunu çekinmeden söyleyebilmek midir?

Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilSâd suresi tefsirinizi büyük bir merakla bekliyorum...
YanıtlaSil