23 Ekim 2025 Perşembe

42 - Furkan Suresi

 

Şanı yücedir o kuvvetin ki, hakla batılı ayıran Furkan’ı bütün alemler için bir uyarıcı olsun diye kuluna indirdi!” İman konusunda batılın tespitini çok doğru yaptığını inkar edemem. Özellikle neyin kötü olduğuna dair yaptığı saptamalar hatırladığım kadarıyla hep katıldığım saptamalar. Ancak yirmi birinci yüzyılda iyi ve kötüyü sadece bu kitap ile ayırt etmeye çalışın bakalım. Mesela biz kuzen evliliğinin kötü sonuçlarını biliyoruz ama bu kitapta kuzen evliliği serbest. Süt kardeşle evlenmenin yasak olduğu kitapta, kuzenden SMAlı çocuk yapmak serbest.

Sorun şu ki, buradaki tek iddia ayırt edici olması değil Tüm alemler için bir uyarıcı olduğu da iddia ediliyor.

Şu durumda - hiç sanmıyorum ama – yarın öbür gün dünya dışı akıllı yaşam ile temas kursak, onların Kur’an’ı bir uyarıcı olarak en azından biliyor olduğunu varsaymamız gerekiyor.

Sonuçta bu kitap ulaştığı alemlere değil, tüm alemlere indirildiği iddiasında. Gerçi uzaylılara kadar gitmeye gerek yok. Dünya üzeriden bile hala Kur’an’ı ya da Allah’ı hiç duymamış, paleoletik dönem kalıntısı kabileler yaşıyor. Kendilerine hiç ulaşamamış bir uyarıcı örnekleri var.



Orada, bir kabile var uzakta

O kabile uyarıcı kitabın kapsamında

Okumasa da, haberi olmasa da

O kabile, uyarıldı aslındaaaa...



Göklerin ve yerin mülkü O’nun, çocuk falan evlat edinmedi, her şeyi bir ölçü ve oluş tarzı ile takdir etti. Saltanatına ortak yok. Hal böyleyken, onun berisinden rabler (efendiler) edinenler oldu. Halbuki bu rab edindiklerinin kendilerine bile faydası yok.

Bu kısım artık klasikleşti. Allah’tan beri efendi edinilmez! Şahlarınız, krallarınız, imparatorlarınız, şeyhleriniz, şıhlarınız, peygamberleriniz efendi değildir. Onlara kulları gibi yaklaşmayın. Hepsi etten kemikten insandır.

Ateist olmanız da bu günahtan azade olmanızı sağlamıyor. Adam ben Allah’a inanmıyorum, çok saçma diyor. Sonra tutuyor elf kılılı uzaylıların bizi maymundan türettiğine inanıyor. Maymun s.ken uzaylı elfler dini de şirktir.

Ayrıca burada her şeyi ölçü ve oluş tarzı takdir ettiği geçiyor. Bu tanrının varlığına inanan bazı dini görüşlerin temel argümanı olan “tanrı evrenin başında saati kurdu ve bir daha müdahale etmedi” inancına cuk oturan bir cümle. Bana mantıklı da geliyor. Ancak eğer baştan saat gibi kuruldu ise, bir daha peygamber göndermek gibi müdahalelere ne gerek vardı? Belki de peygamberler doğrudan yaratıcı ile teması olan kişiler değil de, bu iletişimde olduklarını sanan kişilerdi. İnsanlığa daha iyisini sunmaya çalıştılar. Suyu bulandırmaktan başka da işe yaramadılar.



4. ayetler birlikte Muhammet’e yöneltilen bazı iddialar ortaya konuluyor. “Bu onun uydurduğu düzmeceden başka şey değildir. Ve bu düzmecede ona başka topluluk yardım etmiştir.”(Furkan/4) “...Öncekilerin masallarıdır bu! Birine yazdırdı onu. O ona sabah akşam birileri tarafından yazdırılıyor.(F/5)



Şimdi ortaya dört iddia atılmış.

1) kendisi uydurdu.

2) başka bir topluluk yardım ediyor

3) başkalarına yazdırıyor.

4) eskinin masalları

Bu iddiaları şöyle temelsiz bırakacak, akıllardaki tüm soru işaretlerini silecek, mucizevi bir cevap verilse de bu iddialar bir daha dillendirilmese değil mi?

El cevab: “Onu göklerde ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Kuşkusuz o Gaffur’dur; Rahim’dir.”

Ya bu ne be! Oğlum adamlar net iddialar ortaya atmışlar. Hiçbirine cevap vermemiş. Sadece kendisini övmüş. Ya hiç olmadı “hani nerede o yazanlar/yazdıranlar falan diye sorsaydı. Yok, sıfır cevap.

Düşün bak, ben bir gün geliyorum. Eşin seni aldatıyor diyorum. İlk ne sorarsın? Kanıtın var mı? Ne bileyim görüntü, ses kaydı, mesaj, itiraf belki! Hiçbiri yok. Hiçbirine cevap bile vermiyorum ve diyorum ki, ben her şeyi bilenin elçisiyim, bana o dedi. İnanır mısın buna?

Gerçi millet şeyh sandıklarına her türlü inanıp kendisini badeletiyor. Bana da bir inanan çıkar herhalde.



Bu Mekkeli müşrik tayfa Muhammet’i de peygamber olarak beğenmiyorlar. “Bu ne biçim peygamber beh!” kafasındalar. Yemek yiyormuş, sokakta yürüyormuş. Üzerine böyle bir melek falan da inmezmiş. Hem öyle bitip tükenmez hazineleri falan olması gerekmiyor muymuş? İnananlara da siz büyülenmiş adamın ardından gidiyorsunuz, diyorlarmış.

Cevap olarak da kısaca “istese verirdi ama vermiyor” deniyor.

Zaten müşrikler burada biraz saçmalamış. Hani adam peygamberim dedi, insan üstüyüm demedi. Getirdiği ayetler de zaten aksini söylemedi. Biyolojik olarak sıradan bir insan bu. Sizin beklentiler biraz garip. Gerçi benzer beklentiler bugün müslümanlara miras kaldı. Sürekli olarak peygambere insan üstü yetenekler atfediyorlar. Yok parmaklarından su çıkarmış, yok ayı yarmış, yok kütük inlemiş vs... Ya bu kulaklar peygamberin cinsel anlamada on erkek gücünde olduğunu söyleyen mucizeler duydu.

Ne farkı var bunları sonradan iddia etmekle, önceden görmek istemek arasında?

Bu iddiaları ortaya atanlar tabii ki iflah olmazmış. Doğru cehenneme gideceklermiş. E hani düşünmek gerekiyordu. Adamlar bazı karşı tezler öne sürdüler, biraz da saçmaladılar diye neden yanıyorlar şimdi?

On altıncı ayete kadar bu cehennem işkenceleri, cennet ödülleri anlatılıyor.



On yedinci ayette bu insanların rab edindiklerine soruyorlar; siz mi saptırdınız bunları, diye.

Bir sonraki ayette onlar cevap veriyorlar; haşa bize yakışmazdı, bunlar kendi kendilerine bize tapındı, abarttıkça abarttı. Sen onların atalarını öyle rızıklandırdın ki, bunlar şımardı, zikri unuttu, helake giden bir topluluk oldular.

Sonra da “yaaa gördünüz mü o efendi hazretleriniz de sizi yalanlıyor, hadi tıpış tıpış cehenneme” deniyor.

Doğru, bazıları geçmişteki bir takım büyük insanları kendi kendilerine rab ediniyorlar ama bazı şeytan kılıklı pezevenkler de doğrudan “beni rab edinin” diyor. Bu rabıta olayından şeyhlerin hiç mi haberi yoktu? Bir diğeri açık açık Allah ile konuşuyorum diyor. Şerefsiz adeta haftalık değerlendirme toplantısı yapıyor, Allah buna “o iş bende” falan diyor. E bir öteki almış bir yerlerden bilgiyi, Sovyetler yıl bitmeden çökecek diyor. Bana Allah söyledi diyor. Cidden Sovyetler çökünce ağlak vaize tapınan dangalaklar oluyor.

On sekizinci ayet bu durumları ön görememiş gibi. Rab edinilenler de çoğu zaman işin bilincindeler bence.

Ha unutmadan, eğer burada bahsedilen Mekkeli müşrikler ise, ne ara rızıklandı bunların ataları? Kuş uçmaz, iki kervan geçen dandik bir yerde yaşıyor bunlar. Bunların en zengininin zenginliği bile yerel çapta bir zenginlik. İşe de yaramaz bir zenginlik. Çölde bunlar ya, öyle rızıkla şımaracak bir durumları yok gibi.



Yirminci ayettte Muhammet’e seslenip senden önceki peygamberler de öyle marvel süper kahramanı değildi, onlar da yiyip içip dolaşıyordu deniyor. Biz sizi birbirinizle sınarız deyip bu saçma isteklere kulak asılmaması gerektiği söyleniyor.



Yirmi birinci ayette mucize istenmesi olayı tekrar gündeme geliyor. “Üstümüze melekler inse ya da doğrudan Rabbimizi görsek olmaz mı?” diye soruyorlar.



Şöyle bir cevap veriliyor:

“Bakın evladım, benim Rab olarak sizden istediğim inancınız. Eğer sizin üzerinize melekler indirsem, süper insan formunda mucizeler yaratan peygamberler göndersem ya da bizzat kendim gelsem bu inanç olmaz, bilmek olur. Oldu olacak yıldızları Allah yazacak şekilde bir araya getireyim de haberiniz olsun. Bu durumda sizin bir özgür iradeniz falan kalmaz, devamlı gözünüzün önünde olan Rab’den korkar ve sapmamak için büyük destek bulursunuz. Halbuki benim istediğim kendi iradeniz ile iyilerden, doğru yola ermişlerden olabilmeniz. Eğer benim sultam altında buna ulaşırsanız, bu gerçek bir ulaşma değildir. Çocuğun ödevini ebeveynine yaptırması gibidir. Dışı parlayan, içi çürüyen bir meyve olur. Beni hissetmediğiniz anda gerçek yüzünüz ortaya çıkar. O yüzden size, sizden olan peygamberler gönderiyorum ve kendinizi doğru yolda tutacak gücü kendinizde bulmanız için size adımı tespih edip beni hatırlayacağınız namazı zorunlu tutuyorum.” deniyor.

Desem de inanmayın. Tabii ki “bunları söyleyenler cehennemlik. Onlar melekleri görecekler ama o gün iş işten geçmiş olacak.” deniyor. O gün peygamberle yol alamadığı, falancanın onu saptırmasına izin verdiği, zikri terk ettiği için çok pişman olacakmış.

Meşhur otuzuncu ayette de resul şöyle diyecekmiş: “Ey Rabbim, benim toplumum bu Kur’an’ı terk edilmiş/dışlanmış hade tuttular.”

Son dönemlerde “yalnız Kur’an yeter” tayfa tarafından sık sık ön plana çıkarılıp, “bakın böyle olacağını Allah önceden bildirmiş. Siz dinin temelinden Kur’an’ı çıkardınız, yerine hadis altında hurafeler koydunuz” gibi iddialara delil olarak kullanılıyor. Bunu mucize olarak öne süren bile var. Daha radikal olanlar İslam medeniyetinin batı karşısında kaybedişini de buradan okuyor. Onlara göre Kur’an’a dönerse, İslam alemi şahlanacak! Tabii onların Kur’an’a dönmekten anladıkları tekerleme ezberler gibi Kur’an’ı ezberlemek. Şahlanmaktan anladıları da füzelerle geçit töreni yapmak! Zaferden anladıkları da kendilerinden güçsüz olan her şey üzerinden tartışmasız otorite kurmak.

Halbuki burada spesifik bir resulden bahsedilmiyor. Genel olarak peygamberlerin mesajlarının ümmetleri tarafından terk edildiğinden bahsediyor. Öyle olur zaten. İlla peygamber olmaya da gerek yok. Toplumsal/siyasi/ekonomik tüm öğretiler zaman içerisinde “daha işe yarar, daha gerekli” kabul edilen özellikleri ön plana çıkarılarak, takipçileri tarafından erozyona uğratılır. İşler kötü gidene kadar bir iki ufak cılız ses dışında itiraz eden olmaz. Gelen felaketi öngörüp uyaran, Yunan Mitolojisindeki Kassandra lanetini yaşar. Kriz gelip vurduğunda bir anda herkes temellere dönüşün şart olduğunu söyler ama bunu da kendi yorumu ile yapar. Öğretinin saf hali çoktan kaybolmuştur ama o saf hali savunduğunu iddia edenler birbirleriyle çatışır. Öğreti çoktan ölmüştür ama kimsede cenazeyi kaldıracak cesaret olmaz. Belki gerçekten inanmış 15 – 17 kişi bulunur, cenazeyi kaldırmak için.

Konuyu bitirmeden milletim özelinde ekleme yapayım. Evladım, sen en parlak dönemlerinde de toplum olarak bu kitabın yolunda değildin. Çünkü kitabı okumuyordun. Birilerini evliya edinip, onların sana anlattığı kadar biliyordun. Çoğu zaman da şeytanları evliya, dost edinirdin. Bu kitabın yaygın kullanılacak çevirisi senin dedelerin bu dine girdikten bin yıl sonra yapıldı. Bugün hala çeviriyi yaptırana küfreden insanların odluğu bir toplumdasın. Allah varsa, az bile belanı veriyor.



Otuz ikinci ayette, bu sefer Kur’an’ın neden tek parça kitap halinde değil de, parça parça indiğini soruyorlar. Buna iki cevap veriliyor.

  1. ...Biz böyle yaptık ki, onunla senin kalbini dayanıklı kılalım. (F/32)

  2. Onlar sana bir mesel getirmeye görsünler, biz sana hakkı ve yorum olarak en güzeli getiririz. (F/33)

Bu eser benim elime bir kerede ulaştı. Çok şükür kalbimde bir zayıflık yaratmadı. Hiç bana “bak yaratmış işte kafir olmuşsun” demeyin. İlk okuduğumdan on beş yıl sonra çıktım ben dinden. Asıl kalsaydım “kafir” yani gerçeği örten olurdum.

Kalbi dayanıklı kılmak bana pek anlamlı gelmeyince tefsire danıştım. Danışmaz olaydım. Tefsire göre kalbi dayanıklı kılmak, Muhammet’in Kur’an’ı parça parça alıp daha iyi idrak etmesi ve ezbere bilmesi demekmiş. Yani kalp yine beyin yerine geçmiş.



İkinci açıklama ise acı bir itiraf gibi. Hani bu kitap eksiksiz ve üstün üstün bir şeydi! Yahu açık açık “biz bu kitabı, tahtadan put oyup, sonra ona tapacak kadar salak adamların mesellerine göre genişletiyoruz” denilmiş. Belli ki gelecek meseller de önceden bilinmiyor ki, hepsine birden önden cevap verilemiyor. Ya Allah geleceği bilmiyor, ya da bu kitap Allah’tan gelmiyor.

Ayrıca o mesellere bile cevap vermediğini az önce, bu surede gördük. Adamlar bunlar eskinin masalları diyor, cevap hayır bu Rahman’dan... Şimdi bu iddiaya en güzel cevap gerçekten bu mu? Bu getirilen mesele bir cevap bile değil! Elini vicdanına koy söyle, Muhammet’in süper kahraman özellikleri göstermemesi, zengin olmaması, meleklerin yer yüzüne inmemesi hakkında kitabın verdiği “istesek yapardık” cevabı mı daha tatmin edici? Yoksa benim yazdığım “bilmek ve inanmak arasındaki fark” metni mi?



Musa ve Harun, Nuh, Ad, Semud ve Ress halkları anılıyor. Pek çok kentin uyarıcılarını reddettiği ve yerin dibine geçirildikleri anlatılıyor. Evet Ress halkı yeni geldi, buyursunlar efendim.

Kırkıncı ayette “Yemin olsun, onlar o kötülük yağmuruna tutulan kente vardılar. Peki, onu görmüyorlar mıydı?..” diye soruluyor. Bu yağmura tutulmuş mekana varanlar kimlerdi bilmiyorum. Her kimlerdiyse, onlar dirilip hesap vermeyi umursamıyorlarmış. Vallahi ben öyle bir kent görmedim, benlik bir durum yok.





Allah resulü olarak şunu mu gönderdi?.. Bu bizi ilahlarımızdan saptıracaktı.(F/41-42) gibi ifadelerle saçma sapan inançlarında sapmamayı başarı olarak gören bu arkadaşlar, tevhit inancı içindeki Muhammet’i akıllarınca zorbalıyorlar. Kur’an’da Muhammet’e “iğreti arzusunu ilah edinen kişiyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?” diye retorik olduğunu düşündüğüm bir soru soruluyor.



Sonraki ayette de bunların işitip idrak edemekdikleri, bu bakımdan hayvana benzedikleri hatta hayvandan bile şaşkın oldukları söyleniyor. Hakaret üzerine hakaret! “İnanmıyorsan da saygı duymak zorundasın!” deyip linç etmeye çalışan olmamış. Dünün Mekke müşrikleri, kendilerine yapılan bu hakaretler karşısında günümüz müslümanlarından daha hoşgörülüymüş. Hoşgörü dini müşriklik!

Aslında Muhammet’i tabii ki bir kaşık suda boğarlardı ama kabilesi güçlü olduğu için bunu yapamadılar. İroniktir, Muhammet ve dini, Muhammet’in hayatta kalmasını sağlayan kabileciliğe karşıydılar. İslam’ın çoğu ilkesi gibi bu karşıtlık da hiçbir zaman inananlar arasında karşılık bulmadı. Muhammet varken de, sonrasında da bu savaşı kazanan kabilecilik oldu.



Kırk beşinci ayetle birlikte bir anda konsept değişiyor. “Görmedin mi Rabbini, nasıl uzatmıştır gölgeyi? Eğer dilerse onu elbette hareketsiz kılardı. Sonra, Güneşi ona nasıl delil yapmışız?(F/45) Sonra, onu nasıl tutup ağır ağır kendimize çekmişiz? (F/46)

Gidin bunların anlamını Ömer Çelakıla, Caner Taslaman’a falan sorun. Bu tip ayetlere baya yorum yapıyorlar. Ben bir şey anlamadım der, geçerim. Her haltı bilecek halim yok. Bilsem gelip youtuba’a kimsenin dinlemediği konuşmalar yapar mıyım? Atv’deki ağlağın koltuğa göz dikerdim.

Devamında; “O’dur size geceyi elbise, uykuyu dinlence yapan. Gündüzü dağılıp yayılma zamanı yapan da odur. (F/47) deniyor.

Heh ama bak bunu anlayabilir ve yorum yapabilirim. Kur’an indiğinde aydınlatma teknolojisi bugünkü gibi gelişkin değildi. Gece olunca haliyle insanlar uykuya, dinlenceye çekiliyorlardı. Kimse yirmi birinci yüzyılda insanların gündüz kadar gece de çalışabileceği gerçeğini tahmin edemeyeceği için, gece sadece uyku ve dinlence zamanı olarak değerlendirilmiş.

Hadi bakalım gece bekçisi kardeşim. İyiyi kötüyü ayırma özelliğinin adını taşıyan bu surede, gece dinlenmen, sabah çalışman gerektiği söyleniyor. Buyur tam rehber olarak bu kitabı al. Sevgili müslümanlar, geceleri sakın acillik sağlık sorunu yaşamayın, kitabımız geceyi dinlenme vakti yaptı. Doktorlarımız buna uymazlarsa, ahiretlerini yakarlar!



Sonraki iki ayettte rüzgarla gelen rahmet ve onunla diriltilen toprak örneği yineleniyor. Sonra da “...çeşitli biçimlerde ifade ettik ki öğüt alabilsinler.” diyor. E alın hadi bakalım, geceleri hayatın devam edebileceğini öngöremeyen kitaptan öğüt! Ben iki ihtimal bulabiliyorum. Ya bu kitap geleceği bildiğini iddia eden ancak göremeyen tarafından indirildi ya da geleceği görse bile bu kitabın muhatapları gelecektekiler olmadığı için onları görmezden gelerek belli bir zamandaki belli bir topluluğa gönderildi. Zira yedinci yüzyılda kuzey enlemlerde yaşayana da bu ayetler uymaz. Hele ramazan orucu, hiç uymaz!



Elli birinci ayette dileseydik her kente uyarıcı gönderirdik diyor. Uyarıcılar sadece torpilli kentlere mi? Takip eden ayette Muhammet’e seslenip “artık inkarcılara itaat etme, onlara karşı Kur’an ile zorlu bir cihat aç” deniyor.

Tefsirlere baktım, “artık itaat etme” ifadesine hiç atıf yok. Aman ne şaşırtıcı. Hangi konuda onlara itaat etmiş? Cümlenin devamında iman için savaştan bahsettiğine göre, bazı inançsal konularda mı itaat etmiş? Bilemem, bilemeyiz!



Tatlı tuzlu su karışmaması hakkında efsane ayet. Efsane çünkü şu surede bir alay gerçeğe uymayan mevzu varken bu tartışılır durur. Tam boş iş bunu tartışmak. Hele bir de mümlümanların Kaptan bilmem ne üzerinden aşırı yalanlar düzerek hikayeler anlatmaları yok mu? Off of, “he tamam karışmıyor, ok, kib, bye.”



Bir sonraki ayette sudan yaratıldığımız söyleniyor. Hemen bak işte mucize demeyin, bu kitapta daha önce alaktan yaratıldığımız söylendi. Bir sonraki surede toprak denecek. Çamur, balçık, nufte falan dendiği de olacak.

Ayet sudan yaratıldığımızı söyleyen cümlenin devamında kan bağı ve evlilik bağından doğan akrabalık ile oluşturulduğumuzu da söylüyor. Bireyselleşmeyi de öngöremediği gibi kendi karşı çıktığı kabilecilik anlayışının kökenini de yaratılış özelliğimiz olarak sunmuş. Ha ama sular karışmıyor, insanlar sudan yaratıldı... Ne büyük mucize bir kitap bu ya!



Muhammet müjdeci olarak gönderilmiş. Para falan da istemiyormuş. Sadece Rablerine varmak için bir yol tutmayı dileyenler istiyormuş. Sevgili Muhammet, ben de bir yol tutmayı diledim ama okuduklarımdan sonra bu yol senin yolun olamıyor. Kusura bakma.



Allah’ın Hayy yani hep diri olan, ölmeyen olduğu vurgulanıp, O’nu överek tespih etmemiz isteniyor. Kulların günahlarından O’nun haberdar olması yetermiş.



Ve geldik yine dinden çıkartan ayetlerden birine. “Gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri altı günde yaratıp sonra arş üzerine egemenlik kuran O’dur! Rahman’dır o. Haberdar olana sor O’nu.”(25/59)

Nereden başlasak, nereden başlasak?

Bu ifadeyi daha önce Araf Suresinde de kulanmıştı ama o sure zaten çok uzun olduğu için altı günde yaratma meselesini pas geçmiştim. Şimdi yine karşımıza geldi.

Öncelikle “gün” muhabbetine bakalım.

Deniyor ki, buradaki gün bizim bildiğimiz gün değil. O ilahi düzendeki gün bizim bin gün kadar. Bunların yanlarında bir kitap var, oradan ders görüyorlar, hoşlarını gideni söylüyorlar. O kitap, bu kitap değil! Geçelim.

Orada aslında öyle demek istemiyor tayfa da burada kastedilenin evre olduğunu söylüyor. Aslında altı evrede diyor. Peki Kur’an ne diyor.

Bir önceki sure Yasin Suresiydi. 82. ayetinde dedi ki: “O bir şeyi istediğinde, buyruğu sadece şunu söylemektir. “Ol!” Artık o, oluverir.

Her şeyi ol diyerek oldurabililecek yaratıcı neden altı evrede yaratsın? Hem benim bildiğim tüm evrenin oluşumu teorileri de her şeyin bir anda olduğunu söylüyor.

Altı gün olayının var olma nedenini bu ayetin devamındaki “haberdar olana sor O’nu” ifadesinde söyleniyor aslında. Tevrat! Burada yine Yahudilere müttefik olarak göz kırpılmış. Özellikle Mekke dönemi ayetlerinde ilişki hep ayı-dayı arasında gidip gelecek. Yesripte ise artık siyasi güç elde edilmiş, köprü geçilmiştir.





O kişiye Rahman’a secde et dendiğinde, etmezmiş. Hatta bunu işittiklerinde nefretleri artarmış. “Senin uydurman” derlermiş.

Bu müşriklerin de her boka nefreti artıyor. Bana bugün yaşayan bir grubu hatırlatıyor bu nefret seli ama kimleri?



Şanı yüce olan kudret gökte burçlar yaratmış, Ay’ı da bir ışık yansıtıcı olarak oluşturmuş. Gece gündüz ve birbirlerini takip etmelerine dair bir şeyler...

Burçlar meselesi falan, bunlar benlik değil, yorum yok. Bilmiyorum, anlamıyorum.

Rahman’ın kullarının bazı özellikleri maddelerniyor. Bakalım bizim müslüman tayfaya uyuyor mu?

  • Onlar yer yüzünden böbürlenmeden yürürlermiş.

Bu uymuyor. Neredeyse tamamında “doğruyu sadece biz biliyoruz” böbürlenmesi var. Özellikle inanç mevzularında herkese tepeden bakıyorlar. Kendi aralarındaki yorumlar bile bir diğerinin ya cahil ya sapkın olduğunu söylüyor.

  • Cahiller bile onlara hitap edince “selam” derlermiş. (Selam: barış, sağ sağlim olmak, güvende olmak demek)

Bu da pek uymuyor. Geneli kendisinden olmayan, ona göre yanlış ve cahilce konuşana saldırıyor. Ben hiç elinde güç olmasına rağmen “Allah’ından bul” diyen müslüman görmedim. Barış sadece güçsüz olduklarında istedikleri bir şey.

Ya geçen “kafir arkadaşları olan bir kişinin selamını almak bizi kafir yapar mı? Diye sorana denk geldim.

  • Geceleri rablerinin huzurunda secde ederek, ayakta durarak geçirirlermiş.

Tanıdıklarım arasında bile belki bunu yapan vardır ama ben şahit olmadım. Bilemem kim geceleri ne yapıyor. Yalnız şöyle bir durum var. Az önce, bu surede, gecelerin uyku ve dinlenme vakti olduğu söylendi. Allah geceyi yaratma nedenine uymamayı müminlik olarak görüyor.

  • Cehennem azabından uzak kalmak için yakarırlarmış.

Valla benim gördüğüm müslümanların çoğu cennete gideceğinden zaten emin. Bu şekilde dua eden de gerçekten samimiyetle değil, ağız alışkanlığı ile ediyor gibi. Kendi akıbetlerinin cehennem olmasından korkmaktan daha çok, sevmedikleri kişi ve gruparın cehennemlik olması ile ilgililer gibi... Kimsenin günahına girmeyeyim tabii, vardır elbet samimiyetle böyle dua eden de.

  • İnfakta bulunurken, kendi hakkı olmayandan savurganlık, kendi mallarından ise cimrilik yapmazlarmış.

Tam tersi olduğuna yemin etsem başım ağrımaz, günah yazılmaz. Pek azı müstesna... Hele hele iktidardakiler! Ayrıca Osman’nın akrabaya mal dağıtmasını savunanlar, gidin şimdi Kur’an’a ağlayın Şia kötülüyor Osman’ımızı diye!

  • Allah’tan başka ilaha yakarmazlar.

Yani öyle yatıra, katıra, şeyhe, şıha, gavsa, peygambere dua etmez. (yakarmaz) Siz söyleyin, sizce Allah ve ardından “efendiler”e secde etmek mi şirk, Allah’a bile secde etmemek mi?

  • Allah’ın saygıyla layık kıldığı canı haksız yere almazlar.

Öyle kafalarına göre katli vaciptir diyorlar ki! Neyse ki bizim buralar hala laik yasalarla yönetiliyor da, bu konuda çok beter değiliz. Allahtan kimse dinlemiyor da benim katlime vaciptir diyen olmadı. En azından internette.

  • Zina etmezler.

Herkes sınıfta kaldı, bir daha ki hayatta görüşürüz.

  • Yalana tanıklık etmezler.

Etmeyen bir imam vardı. Gezi Parkı Olayları sırasında Kabataş Camisi imamı olan. Ancak aynı olayda, hiç yaşanmamış bir deri kıyafetli, işemeli sıçmalı fetişe yalandan şahitlik edenler de vardı. Biri de bugün cumhurbaşkanı. Yine elendi reis gördün mü?

  • Boş lakırtılara kulak asmazlar, soylu şekilde yol alır giderler.

Boş lakırtıdan kastı “hocam denizde yüzüyordum, makattan bir miktar su girdi gibi hissettim, orucum bozuldu mu?” gibi lakırtılar herhalde.

  • Rablerinin ayetleri kendilerine hatırlatıldığında kör, sağır olmazlar.

Evet, bizdekiler daha çok “senden mi öğreneceğiz zındık” diyip saldırıyorlar. Kör sağır takılan pek az!

  • Şöyle yakarırlar: Eşlerimizden ve çocuklarımızdan bize göz aydınlığı bağışla! Bizi takvaya sarılanlara önder kıl!

İlk kısım tamam, ikinci kısım yine bize uymadı. Hiç de önder olmaya çalışmaz, bu konuda dua etmez. Hatta pek çoğu burada yazdığı gibi sahte evliyaları gönüllü olarak önder edinir. Bulamazsa da önder dilenir. Yeniden gelecek bir Cengiz Han dileyen Moğol gibidir.



Tövbe edip, barışa ve hayra yönelik işler yapanlar müstesna. Onların tövbesi kabul edilecek yaptıkları kötü şeyler güzelliğe dönüşecek. Bu kötülükten zarar görenlerinde fikrine danışılacak mı o şüpheli!

Bu işleri yapanlar, cennetlik olacaklar. Yüksek konaklarla ödüllendirilecek. O konaklarda sağlık dileği ve selamla karşılanacaklar. Bu güzel dinlenme yerinde sürekli kalacaklar.

Cennet konutları! Ön sipariş dua ile ödeme şerefli bir hayat yaşamak ile...

Son olarak duanız/davetiniz yoksa, Rabbiniz sizi ne yapsın diye soruluyor. Yalanladınız, bu yüzden azap kaçınılmaz olacaktır diye de sonlanıyor.



Yalanlamadık be Rabbim, sadece aklımıza yatmıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bonus - Tekvin (1-25)

  Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...