2 Ekim 2025 Perşembe

41) Yasin Suresi

         

Yıldız sureleden bir tanesine daha geldik. Fatiha kadar olmasa da, Yasin suresi de oldukça fazla tekrar edilen metinlerden bir tanesi. Özellikle Türkiye’nin mezarlıklarında. Yasin Suresinin para karşılığında okuyucuları bile var. Öyle önemli görülen bir sure. Peki ölülere okunması için bazılarınca para dahi ödenen bu surede ne yazıyor?




Ya Sin! Diye başlıyor. Anlamı konusunda ittifak bulunmayan iki harf. Benim yorum yapabileceğim bir konu değil çünkü bana bir anlam ifade etmiyor.

2-5. ayetler arasında hikmetlerle dolu Kur’an’a yemine ederek Muhammmet’in hiç kuşkusuz gönderilen elçilerden, dosdoğru yol üzerine, Aziz ve Rahim’in indirdiği yol üzerine olduğu söyleniyor. Dikkatinizi çekerim, üzerine yemin edilen şey, Muhammet’in insanlara getirdiği kitap.

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin. Biri gelse, peygamberiliğini ilan etse, şimdiye kadar inandığınız her şeyin yanlış olduğunu söylese, yedi ceddinizin bu yanlış üzerinde yürüdüğünü ve cehennemlik olduğunu yer yer onlara hakaret ederek iddia etse ve bu söylediklerine dayanak olarak da hikmeti kendinden menkul sayfalarını gösterse, ona inanır mısınız?

İşte Muhammet’in yaptığı tam olarak bu oluyor. Kendi peygamberliğini kendi getiriği sayfalara dayandırıyor. Bunun garantisi bizzat benim abi diyen esnaf gibi!

Peki peygamber kime gönderilmiş?

Bendeki mealdeki ifadesiyle Babaları uyarılmamış, tam gaflet içerisindeki toplumu uyarman için gönderildin. (36/6)

Burada babaları diye çevrilen kelime, çoğu mealde “ataları” olarak çevrilmiş. Y. N. Öztürk çeviride akıllıca davranmış ve güncel Türkçeyi iyi kullanmış. İlk okuduğumda bir sorun görmemi engellemiş oldu. Ancak diğer meallerde atalar ifadesi görünce ayete bakışım değişti.

Bu çevirilerin bazılarında önlem almak için “yakın atalar” diye parantez açılmış. Uzak atalar uyarılmıştı ama yakın atalara uyarıcı gelmedi diye de tefsirlere eklenmiş.

Bazıları daha farklı bir yol bulup çevirinin tamamen yanlış olduğunu, Arapça orjinalindeki “ma” kelimesinin olumsuz edat alınmaması gerektiğini falan iddia etmişler. Aslında doğru çevirinin ilk kısmının “ataları uyarıldığı halde” olması gerektiğini söylemişler.

Hangi çevirinin doğru olduğunu bilecek halim yok. Zaten konu çeviri ile de alakalı değil, dünün Arap alimleri de kendi aralarında hangi anlamın doğru olduğu konusunda tartışmışlar.

Eminim çoğunuz sıkıntıyı anlamadınız. Söyleyeyim. Eğer Arapları “ataları hiç uyarılmamış” kavim diye tanımlarsanız, hadislerle, secelerle örülmüş bir masal çöküyor. Arapların inancına göre kendileri İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundan geliyorlar. E bu ikisi peygamber olduğuna göre, Araplar bu ayete göre onların soyundan gelemez. Bu nedenle yakın atalar / babalar diye düzeltme ekleniyor.

Bu sorunun bir kısmı. Zaten İbrahim, İsmail yaşamışsa bile öyle soyu takip edilebilecek devirlerde yaşamadılar.

Ayet ikinci bir soruna daha neden oluyor. Hanifler ne olacak? Namaz kılan, hac yapan, Kabe’nin kutsallığını bilen müşrikler ne olacak? Bu adamlar yozlaşmış da olsalar, Kur’an’ın doğrusunun bir kısmını yakalamış görünüyorlar. Hiç uyarıcı gelmediyse bu nasıl oldu?



Şimdi babalar kısmında da sorun var. Yakın zamanda uyarılmadılar diye çeviriyorlar da, o zaman Allah adını nereden biliyorlar? Peygamberin babasının adı Abdullah! Allah’ın kulu demek. Hem bu insanlar topluluk olarak uyarılmamış ve gaflet içindeyse, Fil Suresi etrafına örülen Abdülmuttalip masalını ne yapacağız?

Hanif olanların da yaşadığı bir toplumda siz daha önce uyarılmadınız dememiştir. Muhtemelen “uyarılmasına rağmen gaflet içerisinde olan toplum” anlamı daha doğru. Zaten bu tartışma da asıl önemli olandan bizi uzak tutar. Çünkü önceden uyarıldılar ya da uyarılmadılar fark etmez, Muhammet “bu topluluğa” elçi olarak gönderilmiş. Tüm insanlara değil!

E ama başka ayetlerde tüm insanlara gönderilen bir uyarıcı, elçi olduğunu söylemişti? Hatta iniş sırasına göre bir önceki sure kabul edilen Araf suresinde bile bu söylenmişti.

Kolaya kaçarsak, alın size çelişki der konuyu kapatırız. Biraz zorlarsak?

Tefsirler bu düğümü peygamber önce ailesine ve yakınlarına, sonra Kureyş Kabilesine, sonra Mekkelilere, sonra Araplara ve en son olarak tüm insanlara genişleyen çemberler halinde sorumluydu diye çözmüşler. Belki de bu genişleme sırasında karşılıklı sorumluluğun etkisi de azalıyordur?

A kişisi yerel bir kavmin kurtarıcısıdır. Onun yaptıkları önce kendi kavmi içindir. Ancak yaptıklarını nenden ve nasıl yaptığı, benzer durumda olan diğer kavimler için de önemli bir örnek olmuştur. Onun aydınlattığı yol, bu kavimlerin kendi yollarını bulmalarını sağlamıştır. A hem yereldir, hem de evrenseldir. Dikkat edilmesi gereken şey, A kişisinin içinde bulunduğu durum ve imkanlar asla tekrar oluşmayacaktır. Diğer toplumlar bunu taklit edemezler. Sadece kendi yollarını bulurken, pek çok örnekten biri olarak A’yı akıl süzgecinden geçirip örnek alırlar!

Yani Muhammet Arapların bin küsür yıl önceki peygamberidir. Bizim için elçiliği örnek oluşturur. Tam olarak onun yolu tatbik edilemez. Benzeri binlercesi gibi değerli bir örnektir, o kadar. Ötesine inanmak adamı da putlaştırmak olur.





Sureye dönelim.

Elçi olarak Muhammet gönderilmiş peki bu kavim inanacak mı? Hayır, pek çoğu inanmayacak. Niye? Çünkü Allah onların önüne arkasına set çekmiş, boğazlarından burkağı ile sarmış ve onların idrakını kapamış.

Sonra da elçi mi göndermiş? Evet, görmedikleri halde Rablerinden ürperenlere müjdeci olsun diye!

Sizce de burada mantık sınırlarını zorlayan bir şeyler yok mu? Hadi diyelim bunlara inanmayacakları bilindiği halde “bizi kimse uyarmadı” demesinler diye elçi gönderildi. Aralarında pek az olmakla birlikte Rahman’dan kalbi ürperenler için. Peki o dönemde yaşamayan ve yine de Rahman’dan korkup içi ürperen kimseler? Yoluna milyonlarca saptırıcı döşenmiş bizler? Elimizde sadece binlerce yıl önceden sayfalar. Güvenirlilikleri şüpheli, anlamı yer yer kaybolmuş, tartışmalı! Biz Tanrı’nın üvey kulları mıyız?

Kaldı ki bu inanmayacak denilenlerin tamamına yakını öyle ya da böyle inandık diyecekler ve peygamber tarafından da müslümanlığa kabul edilecekler. Demek ki inandık demekle inanmak da olmuyor. Demek ki peygamberin dine kabul ettiği herkesin imanını Allah kabul etmiyor.

Eğer peygamberin kabul ettiğini Allah da kabul ediyorsa, burada yazanlar yalan oluyor. Allah’ı yalancı çıkarmamanın tek yolu, inandık diyen, hatta peygamber tarafından dine kabul edilen herkesin imanının geçerli olmadığı varsaymak.

Ne oldu sahabe efendilerinizin kutsallığı şimdi? Allah çoğunun imansızlar olduğunu söylemiş. Peki sahabenin bile çoğunluğu aslında imansız ise, onları efendi kabul edenler ne oldu?

Hiç kıvırmayın burada vahye ilk muhatap olanlar değil, vahyi duymuşların tamamı kastediliyor diye. 6. ayetin doğrudan devamı bu itham. Birleştirirsek, “bunların babalarına da uyarıcı geldi, kabul etmediler. Bunlara seni yolladık yine kabul etmeyecekler” Ben de ekleyeyim, “bunların torunları da, imansız olacak ancak bunu asla anlayamayacaklar. Tıpkı bunlar gibi, kendi yollarının dosdoğru olduğundan emin olacaklar.”





12. ayette “biz, yalnız biz, ölüleri diriltiriz...” deniyor. Teknik olarak, bakın sadece teknik olarak, kalp masajı ve elektro şok cihazı ölüyü diriltiyor.





13. ayetle birlikte bir kıssa başlıyor. Bu sefer isim verilmemiş, sadece kent halkı deniyor. Peygamberlerden de elçi ve uyarıcı olarak bahsediliyor. Hani açık açık evvel zaman içinde çok uzakta bir kentte durumu var ama bunlara masal denilince kızılıyor. Sanki Allah örnekleme yapmak için masal formatını kullanmaktan aciz gibi...

Bu kentlilere bir uyarıcı gelmiş, sonra iki, sonra da üçüncü... Uyarıcı yetişmiyor adamlara. Bize gelen giden yok. Son gelen bin küsür sene önce!

Uyarıcıların gelip ne dedikleri, ne konuda uyardıkları meçhul. En azından burada yazmıyor. Yazana göre bu elçilere inanan olmamış ve onlara “siz de sıradan insanlarsınız, rahman hiçbir şey indirmemiştir” deniyor.

Anlaşılan kent halkı deist! Destekliyorum.

Buna karşılık elçiler sadece “Rab biliyor, biz elçileriz” demekten öteye geçmiyorlar. Ne konuda uyarıda bulundukları da hala söylenmiyor. Zaten ne önemi var, vurgu orada değil. Benim için vurgu 18. ayette:

Dediler: sizi uğursuzluk sebebi saymaktayız. Eğer bu işe son vermezseniz, sizi mutlaka taşlayacağız! Bizden size acıklı bir azap mutlaka dokunacaktır!

Gidin bir tarikatı “bu yaptığınız yanlıştır, Tanrıya ortak koşmaktır” diyin. Aynen burada bahsedilen uyarıcıların yaşadıklarını yaşayacaksınız. Taşlanmanız bile olası!

Elçiler taşlanmamış. Kentin öbür ucundan biri koşa koşa gelmiş, elcilere uyulmasını söylemiş.

Sizden herhangi bir ücret istemeyenlere uyun. Onlardır doğruyu güzeli bulanlar.” demiş. İmanını haykırmış. Sonra galiba ölmüş/öldürülmüş çünkü ona “gir cennete” denmiş. Bizden herhangi bir ücret istemeyen ancak Allah adına zekat toplayana da uyalım mı?

Sonra da kavmi titreşimli bir sesle helak edilmiş.

Yazık şu kullara!..(36/30) deniliyor çünkü onlar elçiler ile alay etmişler. Gördüğünüz resulllerle alay edenlerin cezasını Allah verebiliyor. Müslümanların bu konuya dahil olmak gibi bir hakları yok.





Görmemişler mi kendilerinden önce helak edilen kavimleri? Açıkçası ben öyle ilahi olduğu açıkça ortada olan helaklar görmedim. Bildiğim bütün yok oluşlar doğal veya beşeri nedenler ile açıklanabiliyor.

Yok edilen nesiller geri gelmeyeceklermiş ancak herkesin bir araya toplandığı zamanda onlar da orada olacaklarmış.





Ölü topraktan canlılar çıkarılması bizim için bir ibretmiş. Oradan çıkanlar ile nimetleniyormuş insanlar. İnsanlığın binlerce yıllık birikimle başlattığı tarım devriminin üstüne çöktü. Daha önce de yazının icadına çökmüş. Ancak yazı da yaptığı gibi, burada da hata yaptı. Çünkü insanlık, Kur’an ortaya çıktıktan sonra da biriktirmeye, ilerlemeye devam etti. Artık topraksız tarım yapabiliyoruz! Burada üzüm bahçelerinden bahsediyor. Artık onu kurmak için toprağa ihtiyacımız yok!

Topraktan üretim tanrının varlığına ibret ise topraksız tarım da yokluğunun ibreti olmuyor mu?

Şanı yüce olan Allah toprağın biriktirdiklerinden, onların öz benliğinden ve nice bilmediklerinden bütün çiftleri yaratmış. Çiftten kasıt cinsiyet olmalı, bu durumda şunu soralım, cinsiyetsiz canlıları kim yarattı? Eşeyli üreme yapmayan, çift olarak yaratılmamış olanları? Dediğim gibi, Allah o dönemde bilinmeyen teknikleri, bilgileri yok sayıyor. Bunu iki şekilde yorumlamak mümkün.

Ya bu kitap tamamen safsata, her şeyi bildiği ilan edilen Allah çok az biliyor.

Ya bu kitap sadece o dönemde yaşayan insanları ikna etmek için yollanan, biraz da evrensel mesaj barındıran bir kitap.

İkincisi geçerliyse, dinin tek kaynağı bu kitap olamaz. Hadisler, sünnet de olamaz. Gelişen insan aklı ve vicdanı dinin temel kaynağı olmalı.

Gecenin varlığı da bir mucizeymiş. Günümüzde, ilk okulu düzgün okumuş bir insan gecenin varlığında bir mucize göremez!

Güneş ve ay hakkında bazı ayetler var. Onlar da kendilerine belirlenen yörüngelerde akıyorlar anlamına geliyorlar. Onların da bir zamanı var. Yine o dönemin insanı için ilginç şeyler olabilir bu ayetler ama günümüz de pek de anlamlı kalmıyor. Hatta anlamsızlaşan ayetler var. Mesela:

Güneş’in Ay’a ulaşıp çatması gerekmiyor. Gecenin de gündüzü geçmesi gerekmez. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.

Burada reddedilen iki iddia da günümüzde oldukça komik kaçıyor. Kimse Güneş’in Ay’a yetişip çatacağına inanmıyor. Kimse sonsuz bir gecenin geleceğine inanmıyor. Bu iddialar muhtemelen daha da öncekilerden kalan masallar ve oldukça kullanışsız durumdalar. Doğrudan reddediliyorlar.

Ayrıca Güneşin gelip aya çatması, sanki ikisinin farklı ama benzer yörüngelerde, dünyanın etrafında döndüğünü söylüyor. Tabii büyüklükleri de yakın olarak görülmüş gibi.



45. ayetle birlikte onlara geri dönüyoruz. Onlar “önünüzdekilerden ve arkanızdakilerden sakının” denildiğinde oralı olmazlarmış. Ayetlerden yüz çevirirlermiş. “Rızıklarınızı dağıtın” dendiği zaman “Allah’ın istese doyuracağı kişileri biz neden doyuralım” derlermiş. Kısaca Rahman versin diyorlarmış. Kendilerine paylaşımı öğütleyenlere de “siz sapkınsınız” diyorlarmış.

E bunlar Rahman’ı biliyor, inanıyor. Ateist değiller.

Ve bir de “hani nerede o vaat edilen tehdit” diyorlarmış.

Yakınmış tehdit! Ses gelecekmiş.

Hani bu kelimelerin Muhammet tarafından söylendiğinden bu güne bin yıldan falan geçti ama... yakın işte, zamanın başından bu yana düşününce bin sene falan nedir?

Sura üflenecekmiş.

O gün kabirlerinden kalkanlar Rablerine yürüyecekler ve “peygamberler haklıymış” diyeceklermiş.

Cennet ehli eğlenmekteymiş. Onlar eşleriyle birlikte gölgelik... Eşleri? Hayırdır Cennete çift çift mi giriliyor? Yoksa orada verilen yeni eşler mi bunlar?

İstedikleri her şey varmış.

İstedikleri her şey biraz iddialı olmuş. İstekler birbirleri ile çelişirler. İstedikleri her şeyin yanında bir de Rabbin sözlü selamı varmış.

Suçlular, şeytanın saptırdıkları... Alın size cehennem! İnkar ettiğiniz cehenneme girin bakalım.

O gün ağızlarını mühürleyeceğiz. Bize elleri konuşacak, ayakları da kazanmış olduklarına şahitlik edecek.(36/65)

Dilese kör edermiş, yollarını bulamazlarmış. Dilese oracıkta hayvana çevirirmiş. Ne ileri gidebilirlermiş ne geri. Kimi uzun ömürlü kılsa, yaratılışta gerisin geri çevirirmiş.

Hala aklınızı işletmiyor musunuz?

Bu söylenenler ile aklın alakasını bulmaya benim aklım yetmedi, demek ki yeterince işletmiyorum.





Biz peygamberlere şiir öğretmedik. Ona şiir yaraşmaz/layık olamaz da. Ona vahyedilen bir öğütten, apaçık bir Kur’an’dan başka şey değildir.

E bize yıllarca bu kitabın şiir formunda mucizevi görüldüğü, inanamayanların bile edebi değerini takdir ettiği, bu nedenle Kabe’nin duvarına asıldığı öğretildi. Ne yani şimdi bunlar ayıp mıymış? Şiir değil ve zaten şiir olması ona yaraşmazmış.





Geldik 70. ve en üzücü ayete.

Diri olanları uyarsın ve gerçeği örten nankörler/inkarcılar aleyhine söz hak olsun diye indirilmiştir.

Diri olanlara uyarı olarak gönderildiği söylenen kitabın, bu özelliğini vurgulayan suresi, mezarlardaki ölülere para verilerek okutuluyor. Ben dinin, Allah’ın düşmanı olsam, Allah’ı ve dini bu kadar kötü duruma düşüremezdim. Bunun ne kadar acıklı olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Dine inandığını söyleyenler, onun için can almaktan, can vermekten geri durmayacak olanlar, dinin söylediğinin tam tersini yapmaktalar. Dini yıkmış olanlar bu insanlar. Ben neden dine, Allah’a düşmanlık edeyim ki? Zaten hükmü kalmamış, batıl onu tamamen ele geçirmiş. Karşı olduğu ne varsa, onun adına yapılıyor. Üzerine daha ne diyeyim?



Görmemiş miyiz elleriyle yaptıkları hayvanların bir kısma boyun eğdirip emrimize vermişler. Onların bir kısmını binek yapıp bir kısmını da yiyormuşuz. Bu hayvanlarda bizim için bir çok yarar ve içecek varmış. Hala şükretmiyor muymuşuz?

Aynı sure içerisinde önce tarım devrimini çaldı, şimdi de ondan bile önce başardığımız hayvan evcilleştirme başarımızı çalıyor. Ki zaten tarım devri mi de, bitkileri evcilleştirme başarımız sayesinde olmuştu. Onları size boyun eğecek şekilde yarattık dese, amenna. Hayır bize boyun eğdirmiş.

Bakın insanın en büyük başarısı, hayvanlardan farkı bu bahsettiğimiz şey. Diğer canlılara boyun eğdirmemiz. Onların evrim sürecine müdahale edebilme kudretimiz bize bugün sahip olduğumuz hakimiyeti sağladı.

Hangi hayvan kendiliğinden gelip bize boyun eğmiş de evcilleşmiş? Belki köpekler ki onda da karşılılı çıkar söz konusuydu. Kedi? Ah ona hiç girmeyin, biz onları değil onlar bizi evcilleştirmiş gibi.

Bu örneğin verilme sebebini sonraki ayetlerde anlıyoruz. Allah’ın ardından Rab edindikleriniz size böyle yardımlar yapamaz deniliyor. Evet, putlar insana yardım edemez. Evet, onlar kitapta da yazılı olduğu gibi kendileri yardıma muhtaçlar. Hem tahtadan olanlar, hem de kemikleri bile kalmamış olanlar, hem de kanlı canlı halde müritlerinin başında olanlar... Ancak bu ne kadar doğruysa, doğanın bir kısmını bize Allah’ın boyun eğdirdiği de o kadar yanlış. Başka bir kitap da derki, bunu yapan Zeus’tu, Horos’tu, Ra’dı. Kanıtı da kitap olarak benim!





77. ayette “görmedi mi insan, kendisini bir spermden yarattığımızı” diyor. Bunu da görmedim. Yani sonu peçetede biten spermlerin kendi kendisine insana dönüştüğünü görmedim. Bunun için sanki bir kadına, yumurtasına, rahmine falan ihtiyaç var. Başka surelerde bu süreç daha detaylıca anlatıldığı için burada pas geçilmiş galiba.

İşte insan bu yaratılışını unutmuş da, örnek veriyormuş. “...Şu çürümüş kemiklere kim hayat verecek” diye. Üzerinde DNA kalıntısı kaşmışsa neden olamasın yani. İnsan bir gün onu da yapar gibi duruyor. Kuran ise hayat verecek olanın ilk defa hayat veren olduğunu söylüyor. Tabii bizim bir canlıya tam olarak olmasa da ikinci defa hayat verebileceğimizi de düşünmemiş. Şu anda durmuş kalbi çalıştırabiliyoruz. Klonlama yapabiliyoruz. Yarın ölüye hayat verirsek? Hala bu kitaba iman edecek misiniz? Yoksa o zaman bu ayetler “orada aslında öyle demiyor” mucizesine mi kavuşacak?



80. ayette yanan yeşil ağaçtan bahsediyor. Bu yöre insanının bildiği yeşil ve ıslak iki ağaç türünün birbirine sürtünüp ateş çıkarması ile ilgili deniyor. Tamam deyip geçiyorum.



Gökleri ve yeri yaratanın onların benzerlerini yaratabileceği söyleniyor. Her şeyi sürekli yaratan oymuş. Hallaak adı burada veriliyor. Bu da her şeyi yaratan demekmiş.

Yaratım süreci de öyle çok zor değil. Bir şeye ol dediğinde artık o oluverirmiş.



Allah övüldükten sonra, ona döneceğimiz söyleniyor ve sure sona eriyor.



Çıkmadan son kez bu surenin mezarlıklarda para karşılığı ölülere okunduğunu hatırlatayım. Dininize düşman arıyorsanız, ona inanmayanlarda değil, inandığını söyleyenlerde arayın. İlla histeri krizi geçirip bir yerlere saldırmak istiyorsanız, mizah dergisine değil, kendini Allahla konuşur, kararları ortak alır ilan eden şeyhlere saldırın. Peygamberiniz konusunda çok hasssassanız, sözü üzerinden şaka yapana değil, adama pedo iftirası atıp kendi pedoluklarını aklamaya çalışanlara tepki gösterin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bonus - Tekvin (1-25)

  Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...