Sure uzun sayılabilecek bir yemin seansı ile başlıyor. Bu kısımda rutinimi takip edip, yemin üzerinde fazla durmadan, ilgimi daha fazla çeken kısımlara doğru akmam gerekiyor. Ancak yemini pek anlamayınca, farklı bir çeviriye bakma ihtiyacı duydum. Şimdi size bir iki farklı çeviriden yemin kısmını vereceğim.
Yaşar Nuri Öztürk
Yemin olsun art arda gönderilenlere/meleklere/rüzgarlara/vahyin bölümlerine/kalplere inen doğuşlara,
Esip de büküp devirenlere,
Dağıtıp yayanlara/diriltip harekete getirenlere,
Fırka fırka ayıranlara
Öğüt ulaştıranlara/Kur’an’ı ulaştıranlara,
Özür yahut uyarı için.
Diyanet Çevrisi
Yemin olsun, birbiri ardına gönderilenlere;
Fırtına olup esenlere;
Yaydıkça yayanlara;
(Hak ile batılı) birbirinden iyice ayıranlara;
-6) Mazereti ortadan kaldırmak veya uyarmak için vahyi iletenlere;
Sadece birinci ayet bazında bazı örnekler vereyim çok uzamasın.
1. Andolsun, birbiri ardınca iyilikle meşru görevlerle gönderilenlere! (Ahmet Tekin)
1.Bilinen tüm gönderilenlere (elçilere), (İhsan Aktaş)
1. Peyderpey esen rüzgarlar hakkı için, (İsmail Hakkı İzmirli)
1. ŞAHİT olsun iyilik yaymak için art arda gönderilen (bu vahiyler)! (Mustafa İslamoğlu)
1.Emir ve nehiy ile gönderilen (Süleyman Tevfik)
1. İyiliği yayamak için görev üstlenenler (Süleymaniye Vakfı)
Öncelikle, Allah ile aranızda kimse yok denir ama gördüğünüz gibi çevirici araya giriyor. Birbirinden taban tabana zıt olmasalar da anlama ve anlam verme bakımından oldukça farklı çeviriler var.
Mesela YNÖ çevirisinden, burada yemin edilenin devrim olduğunu çıkarabilirim. Önce var olan düzen yıkılıyor, yenisi bozulmamış eski düzenden diriltilip yayılıyor ve bozuk ile temiz olan birbirinden ayrılıyor. Bu anlam vermeyi diyanet çevirisinden yapamam. Ancak ondan da farklı anlamlar çıkarabilirim.
Bu kitabın bize yollanma amacı, üzerine düşünüp öğüt almamız değil mi? Ancak bunu yapmak için bir başkasının çıkardığı anlama muhtaç durumdayız. Yani Allah ile aramıza aracı alıyoruz. Bunu yapmamanın bir yolu da yok gibi bir şey. İstediğiniz kadar arapça öğrenin, bin beş yüz yıl öncesinin arapçasını öğrenemeyeceksiniz. Bakın bu çevirileri yapan insanların hayatı o dili öğrenmekle geçti, hepsi farklı farklı anlamlar çıkarmışlar.
Şu durumda Allah ile aranıza birini almamanın yolu, Allah ile aranızdan bu kitabı çıkarmaktır
. Ona varmak için kendi gözünüzle gördüğünüz, kulağınızla duyduğunuz, algıladığınız dünyadan yola çıkıp aklınızı kullanmanız gerekiyor.
Tanrı öldü mü bilemem ama kitaplar öldü.
Zaten Allah bizden varlığını bilmenizi istemiyor. Temiz bir ahlak ve barışa hizmet eden bir hayat yaşamanızı istiyor. Bin dört yüz yıl önce çölde yaşayan bedevileri bu yola iletmek için kitapla, peygamberle onları itelemesi gerekmiş olabilir. Onlara verilen öğüdü okuyun, üzerine düşünün ama onu tek kaynak olarak almayın. Buna ihtiyacınız da yok. Kendi vicdanınız size her zaman o doğru yolu söyleyecektir. Yeter ki onu aklınızın çıkarlarınızı önceleyen o köşesi ile diri diri gömmeyin.
Çeviri karmaşasından doğan ikinci bir sonuç, bu kitabın Allah tarafından tamamen korunmadığıdır. Gördüğünüz gibi kitap farklı anlamlara gelecek şekilde değiştirilebiliyor. Tevrat, İncil değiştirildi de Kur’an değişmeden kaldı inancı gözümüzün önünde yalanlanıyor. Ben bu farklı farklı çevirilerde aynı anlamı buluyorum diyen biri, kendi aklını batıl ile kendisi gölgeliyor.
Eğer bu kitap çeviri sırasında bile anlam değişikliklerine uğratılıyorsa, derlenmesinde veya okumasıyla ilgili yapılan teknik değişimlerde içine dışarıdan ayetler katılmadığını kesin olarak nasıl bilebiliriz? Bilemeyiz. Sonradan eklenmiş gibi duran sureler geldikçe neden böyle düşündüğümü daha iyi anlayacaksınız.
Son olarak, bu kitabı tek yol gösterici kabul etmek, Allah’a hakaret etmektir. Çünkü bin dört yüz yıl önce, Arapça olarak yollanan kitabın tek yol gösterici olması, şanslı azınlıktan başka herkese zalimliktir. Allah adil olmalı diye düşünüyorum, zalim değil.
Sureye dönelim.
Yedinci ayetle birlikte surenin asıl anlatımı başlıyor. “Size duyurulmuş olan olan, mutlaka gerçekleşecektir” diyor. Nedir o? Yıldızların süpürüldüğü, göğün yarıldığı, dağların un ufak olduğu, resullerin vakte bağlandığı gün. Hangi gün yani? Ayrım ve hüküm günü...(77/13)
Kıyamet Suresi’nde yeniden yaratıma gelince inanmaktan cayan bir dangalaktan bahsetmişti. Şimdi de kıyameti yalanlayanlar var. Diyorum işte bize değil bu kitap. Bugün ister inançlı olun, ister inançsız, herkes evrenin bir sonu olduğunu biliyor. Kimsenin, herhangi bir maddeyi sonsuz sandığı yok. O günkü bedeviler arasında varmış belli ki. Benim ya da yirmi birinci yüzyılda yaşayan aklı başında herhangi birinin evrenin bir sonu olduğu inancıyla bir sorunu olmaz ki! Biliyoruz çünkü sonu olduğunu.
Yalanlayanların vay haline o gün! (15,24)
Vay haline o gün yalanlayanların(28,34,3740,45,47,49.)
Sure içerisinde nakarat gibi, defalarca o günü yalanlayanların vay haline diyor. Bugün yaşayan kimse buna muhatap olmasa gerek. Dediğim gibi, biz biliyoruz ki, başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır.
Tabii bu nakarat arasında da bazı beyanları var.
İlk beyan öncekilerin helak edilmiş olduğu. “Helak etmedik mi?” diye bize soruyor. Sonradan gelenleri de onların peşine takmış. Biz suçlulara işte böyle yaparız diyor.
Ben helak olan ve sebebi kendi olan pek çok kavim biliyorum. Hatta helak olmakta olan ve bunun sorumlusu yine kendisi olan insanlığı görüyorum. Ancak helak oluşu dünya hayatıyla, toplumsal kurallarla açıklanamayacak bir kavim bilmiyorum. Yine ilahi bir kararla yok edildi diyebileceğim hiçbir olay bilmiyorum.
Buradaki kasıt fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasaların yaratımın başında saat gibi kurulmuş olması ve bunun istisnası olmaması, suça bulanmış toplulukların helakının kaçınılmaz olması ise, buna iman ederim.
İkinci beyan;
Sizi basit bir sudan yaratmadık mı? (77/20)
Basit bir su değil.
Eğer hayatın canlı yaşamının tek hücreli formda başlamasından bahsediliyorsa, o sade basit bir suda başlamamış gibi. Proteinler falan öyle basit yapılar değil.
Eğer bir insanın cana gelmesinden bahsediyorsa, o daha da karmaşık. Spermin, yumurtanın biyolojik yapılarının karmaşıklığını geçtim, sırf DNA’nın içinde te ilk atamızdan kalan bilgiler duruyor. Buna ben basit diyemem.
Ha kast ettiği bak o bile Allah’ın bilgeliğinde basit işte demekse, eyvallah.
Onu dayanıklı bir karargahta tuttuk dediği de muhtemelen kadının rahmi. Bilinen bir ölçüye/süreye kadar tutmuş. Çok güzel ölçü tutturmuşlar, ne de güzel ölçü koyarlarmış.
Yani aslına bakarsanız insan bebeği tam gelişmeden doğuyor. Çünkü aptal atalarımız ayağa kalkmanın iyi bir fikir olduğuna karar vermişler ve kalçalar normal doğan bir bebeğin geçemeyeceği kadar daralmış. Erken doğurmayan anne, ölmüş. Bu yüzden birkaç nesil sonra erken doğum, standart haline gelmiş.
Kısacası, ölçüyü koyan Allah ise, ilk koyduğu ölçüyü değiştirmiş. İlk ölçü de çok güzel miydi bilmem ama, eksiksiz değil.
Ancak ölçüden kasıt ilk yaratımdaki saat kurulumu ise, buna yine iman ederim. Her bebek erken doğum olmasa ne nasıl gelişirdi, onu bilmeden ölçüye laf etmek haksızlık olur.
Üçüncü beyan;
Yeri bir toplanma zemini yapmadık mı?/77/25)
Diriler bakımından da, ölüler bakımından da demiş. Ne yani, ölüler de mi burada toplanıyor? Ben çocukken öldüğümde uzay gezilerine çıkacağım fantezisi ile avunurdum. Ölünce de burada mı kaldık?
Burada oturaklı, başını yükseklere kaldırmış dağlar varmış. Bize tatlı bir su içirilmiş.
Yani dağlar ile temiz su arasında bağlantı kuruluyor. Çünkü o zaman akan o temiz su genelde dağlardan geliyor. Biz biliyoruz ki, Dünyadaki tek temiz su kaynağı o dağlar değil. İkinci bir hata dağlar oturaklı falan değil. Tüm karalar gibi hareket halindeler, hatta en hareketli alanlar dağlar. Ancak levha tektoniğinden pek haberdar olmayan, pratik hayatında bu bilgiyle bir şey yapamayacak olan Bedeviye bundan bahsetmenin alemi yok. Bu kitap ona gönderildi, bize değil.
Dördüncü beyan;
Yalanlayanlar, yalanlamakta oldukları şeye gireceklermiş. Demek ki bu yalanlayanlar, cehennemi yalanlıyorlar. Zaten bir insanın cenneti yalanlamasının hiçbir mantığı yok.
Üç çatallı gölgeymiş orası ama ne gölgelendirir, ne ateşten korurmuş. Kıvılcımlar saçarmış, böyle sarımtırak bir halat, bakır bir ip gibi.
Dev hizmet!
Bence burada tarif edilen şey içine alüminyum atılmış mikrodalga fırın. Neydi o öyle odun falan, cehennem dediğin biraz daha güçlü sıcaklık üretmeli.
Beşinci beyan;
O gün öyle özür konuşmasına falan müsaade yok. Konuşamayacaklarmış ve özür dilemelerine izin verilmeyecekmiş.
Altıncı beyan;
Ayırma günüdür bu! Sizinle öncekileri bir yere topladık.(77/38)
Önce topluyor, sonra ayırıyor. Herhalde cennetlik cehennemlik ayrımı olsa gerek.
Eğer bir hileniz/bir tuzağınız varsa, hadi hile yapıp tuzak kurun bana!(77/39)
Böyle bir şuursuz olabilir mi? Bir insan hem sonsuz kudrete sahip yaratıcıya inanıp, hem de ona tuzak kurmayı düşünebilir mi? Hadi o şuursuz var diyelim, her şeyi yaradan sonsuz kuvvet buna “hadi bakalım” der mi? Diyor ama işte, garip.
Yedinci beyan;
Pisliklere cezası söylendiğine göre, hayırlılara, takva sahiplerine de ödülleri söylensin.
Onlar gölgelikler altında ve su kaynaklarındaymış. Canlarının çektiği meyvelerle yanyana, afiyetle yiyip içiyorlar.
E ben bunları dünya hayatında da yapıyorum. Sadece ben değil, ortalama bir ülkede yaşayan herkes yapıyor. Gençler adamların cennetini yaşıyoruz, kıymetini bilin!
Çünkü
Yiyin ve birazcık nimetlenin. Suçlularsınız siz.(77/46)
Herhalde hepimize demiyor. Şaka bir yana çok sık yaptığı gibi nimete kavuşmuş ancak iman etmemiş olanların bu nimetlere kısıtlı süre için sahip olduğunu söylüyor. Onlara rukû edin dendiğinde etmezlermiş. Artık bundan sonra hangi söze iman edeceklermiş.
Ben burada sayılanlar arasında olduğumu sanmıyorum ama hangi söze iman edeceklermiş sorusuna kendi adıma cevap verebilirim.
Eğip bükmeme gerek olmadan doğruluğuna inanabildiğim, aklıma ve vicdanıma uyan, başkasının hakkını gasp etmek zorunda bırakmayacak, benden doğan, aracısız olan söze iman edeceğim. Herkese de aynısını tavsiye derim. (ama sorumluluk almam. Yani eğer yanlışsam, biz buna uyduk falan demeyin, kendi aklınızı kullanın.)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder