6 Kasım 2023 Pazartesi

03 - Müzzemil Suresi

Giysilere bürünüp yatan! İfadesiyle tanımlanan Muhammet’ten geceleri kalkıp Kur’an’ı ağır ağır, anlayarak okuması isteniyor. Gece okunmasını isteme nedeni 7. ayette belirtiliyor; gündüzleri yoğun uğraş var. İnsan başka işlerin arasında aklını tam olarak okumaya, anlamaya veremez. Bu sözler Muhammet için söylense de onu örnek alacak tüm inananlar için de geçerli.

Anlamadığınız bir dilde, tekerleme okur gibi okuyun demiyor. Kendi dilinizde kafanız başka işler ile meşgulken değil, özel zaman ayırarak, anlaya anlaya okuyacaksınız, diyor. Bazıları Türkçe okumayı dahi yasaklıyor. Galiba onların yanında başka bir kitap var, oradan ders alıp, keyiflerince konuşuyorlar.

Bir şey daha var. Türklerin 10-11. yüzyıllar gibi İslam’a girdiği söylenir durur. Kur’an’ın ilk tam teşekkül Türkçe çevirisi ise 20. yüzyılda Mustafa Kemal tarafından yaptırılmıştır. Çevrilmemesinin nedeni belki de bizde okuma alışkanlığının olmamasıdır. Gel gör ki, bu din, okumayı emrederek başlıyor.

5. ayette; “doğrusu biz senin üzerine çok ağır bir söz bırakacağız.” denilerek kastedilen söz Kur’an olsa gerek. Açıkçası okuması kolay bir metin değil. Ne yöne çeksen, oraya gelebilecek ifadeler var. Hemen bir sonraki ayet buna güzel bir örnek:

Şu bir gerçek ki, yeni bir oluşa koyulmak üzere geceleyin kalkan, yer tutma bakımından daha güçlü, söz bakımından daha etkilidir.(73/6)

Bu ayet kişisel gelişim mantığıyla okunup, Muhammet’e tavsiye veriliyor denebilir. Kimseden de büyük itiraz gelmez. Ancak cümlede geçen “yer tutar” ifadesi farklı yorumlara kapı açıyor. Tebliğ başlamış, başta peygamber dahil olmak üzere inananlar arı gibi çalışıyor. Kenti ve ötesini dine davet ediyor. Ancak bu sırada bazı inananlar aynı azmi sergilemiyor. Dinin yeryüzündeki temsilcisi de bu azimsiz inananlardan çok rahatsız. Tam o sırada bu sure iniyor.

Bu ikinci anlatıyı destekleyen bir de son ayeti var. Oraya gelince tekrar konuşuruz. Devam edelim.

9. ayete Allah “doğunun ve batının” Rabbi olarak tanımlanıyor. Yani insan sormadan edemiyor, kuzey ve güneyde durum ne?

10. ayette inanmayanların sözlerine sabredilmesi ve onlardan güzelce ayrı kalınması tembihleniyor. Biraz daha dikkatinizi çekerim, güzelce ayrı kalınması gerekiyor. Bunu aklınızda tutun, sonlara doğru iş baya değişecek.

11. ayetten itibaren, inanların güzelce ayrı durması gereken, nimete boğulmuş inanmayanlara, birazcık süre tanınması söyleniyor. Onları Allah ile baş başa bırak deniyor. Sonra tabii ki cehennem ile tehdit ediliyor. Bukağı diye bir şey varmış. Boğazdan zor geçen bir yiyecek, korkunç bir azap, var.(73/13) Kur’an’ın dilinde sık sık benzer tehdit ifadelerini göreceğiz.

14. ayet dağların sarsılıp, eriyip bir akan bir kum yığınına dönüşmesiyle kıyameti tanımlıyor. Dağların eriyip kum gibi akması, yaşanan bir süreç. Tam bilmediğim sebeplerden dolayı özellikle Alp Dağlarında yaşanıyor. Kıyameti beklememize gerek yok yani.

15-16. ayetlerde biz size resul gönderdik, daha önce Firavun’a da göndermiştik, o isyancılardan oldu ve onu korkunç bir tutuşla tutuverdik deniyor. Firavun’a giden resul ismen anılmıyor. Bunun yanında tekil ifade kullanılmış. Bir tane resulden bahsediliyor. İlginç, ileride bu durum bir nebze değişecek, Firavun’a iki resul birden gidecek. Musa ve kardeşi Harun.

17. ayette kıyamet anlatımına geri dönülüyor ve gerçeği örtüp nankörlüğe sapanlara o günde ne yapacakları soruluyor. Çocukları ak saçlı ihtiyarlara çeviren korkunç bir günmüş. 18. ayette göğün bile parçalanacağı söyleniyor.

Gerçeği örtenleri bilmem ama böyle bir korkunç günde, kimsenin elinden bir şey geleceğini sanmam.

Bu gerçeği örtenler ifadesi de ilginç. Bu kişiler gerçeğe vakıflar, ancak bir nedenle, büyük ihtimal işlerine gelmediği için, bunu örtüyorlar. Allah’a inanmayanlardan bahsediyor olamaz. Onlar, gerçeği kabul etmeyenler ya da inkarcılar olarak nitelendirilmeli. Buradaki ifade bilip de, inanıp da Allah’a karşı gelenler, gerçeği saklayanlar.

Kısacası benlik bir durum yok! Ben Allah’ın gerçekliğinden, daha da çok bu kitabın tamamının Allah kelamı olduğundan, hiç olmadı bu kitabın evrensel geçerliliği olduğundan şüpheliyim.

Gerçeği örten ifadesini neden sadece Allah ile ilgili gerçekler için geçerli kılalım ki? Yalancı şahitler, ifade vermeyi reddeden şahitler, bunlara yardım edenler, yalan söyleyenler, susanlar... Herhangi bir yol ile herhangi bir gerçeğe ulaşılmasını engelleyen herkes için bu ifadeyi kullanabiliriz. Bu ayetin ve tehdidinin muhatabı da tüm bu insanlar olur.

19. ayette Kur’an’ın doğru yolu dileyen, bu yolda yürüyecek olanlar için bir öğüt verici ve düşündürücü oluğu söyleniyor. Benim amacım da bu. Doğruya ulaşmak.

Son ayet oldukça uzun.

Muhammet ve “inananlardan bir grup” gecenin önemli bir kısmını ayakta geçiriyormuş. Surenin başında istenildiği gibi. Demek ki başka bir grup buna uymuyor. Sonra gece ve gündüzün ölçüye bağlandığı geliyor. Sonra, insanın idraki ile Allah’ı kuşatamayacağını bildiği için Allah’ın tövbeyi nasip ettiği söyleniyor.

Sanki yeterince çaba göstermeyen müminlere tövbe edin ve peygambere uyun deniliyor.

“Kur’an’dan kolay geleni okuyun” deniyor.

Hastalar olacağını biliyormuş. İnananların bir kısmı dolaşıp Allah’ın lütfunu isteyecek, bir kısmı da Allah yolun da çarpışacaklarmış. Allah bunu da biliyor.

Burada hastalıktan kastın fiziki olmayabileceğini düşünüyorum. (Kalbi hasta olanlar kastediliyor olabilir.) Tekrar “Kur’an’dan kolay geleni okuyun.” deniyor. Namazı kılmak, zekatı vermek söyleniyor.

Zekata bir tanım yapılıyor. Allah’a ödünç vermek. Yani çıkarınız dışında Allah yolunca mal veya emekle harcama yapma. Son olarak af dilemesi söyleniyor ve Allah affedici ve esirgeyen olarak tanımlanıyor.

Bu sureden de anlaşılacağı gibi işler iyi gitmiyor. İnananlar arasında sorun var. Bir kısmı kendisini tam olarak adarken, diğer bir kısmı boşluyor. Sure tam azimlilerin azmini korumaya çalışırken, diğerlerini de bu yola davet ediyor.

Çağrı içinde çağrı.

https://youtu.be/ojyqnnhSq_U?si=x9Wdqax3jiteJlzo

5 Kasım 2023 Pazar

02 - Kalem Suresi

Sure kaleme ve yazanın yazdığına yemin ederek açılıyor. Yazının temel amacı saklamaktır. Bilgiyi saklamak. Üzerine yemin edilen, bir diğer ifadeyle şahit gösterilen şey saklanmış bilgidir. Surenin ilerleyen kısımlarında bilginin kaynağı sorgulanacak. Başlangıcın bu yeminle olması bu yüzden olsa gerek.

İkinci kısım 2-9. ayetler arası herhalde doğrudan Muhammet’e sesleniliyor. Kendisini cinli olmadığı, onu cinlerin yoldan çıkarmadığı söylenmiş. Belli ki tebliğe başladığında bununla suçlanmış. Kimin doğdu yolda olduğunu, doğru bilgiye sahip olduğunu bilen Allah imiş.

Muhammet’e cinli diyenlerin şehrin / devletin ileri gelenleri olduğunu da 9. ayetten anlıyoruz. Onlar istemişler ki, Muhammet onlar ile uzlaşsın. Söylemlerini tespit edilecek ortak çıkar üzerine söylesin, böylece herkes kazansın. Muhammet buna uymamış, itaat etmemiş.

Hep dinlerin öncelikle fakir ve güçsüz olanlarca kabul edildiği söylenir ama burada olan en güçlülerin İslam’ın potansiyelini daha yolun başında görmeleri. Deli deyip bir köşede kendi haline bırakmamışlar. Muhammet ile uzlaşmak istemişler. Elindekini belki de Muhammet’in kendisini kullanmak istemişler. İşin garibi, bu adamların çocukları peygamberin kurduğu devleti yönetecekler. Hatta içlerinden birinin torunu, Muhammet’in torununun kafasını alacak.

10-13. ayetlerde itaat edilmemesi gerekenlerin listesi veriliyor.

  • Çok yenin eden

  • Bayağı-alçak

  • Alaycı

  • Gammaz

  • Laf taşıyan

  • Hayrı engelleyen

  • Saldırgan

  • Günaha batmış

  • Kaba / obur

Buraya kadarına bir şekilde tamam olsam da, son madde beni oldukça düşündürüyor.

  • Soyu bozuk!

Bu ifadeyi iki türlü görebilirsiniz.

İlki babası / dedesi suça bulaşmış kimse. Bunun tohumundan da hayır gelmez der, lafına itaat edilmez dersiniz. Böylece suçun bireyselliğini reddedersiniz. Hatta toplum içinde dışlanmış zümreler oluşturursunuz. On – on beş nesil sonra da zulme uğrayan bu zümreye peygamber gönderir onları kurtarırsınız.

Soyu bozuk için ikinci anlamımız soylu olmak durumundan yoksun olan. Yani Allah’ın ön gördüğü toplum düzeninde, soyu kuvvetli olanlar yöneticiler olmalı. Sahi acaba kalemle yazanların, yazdıkları arasında soy kütükleri de var mı? Muhammet soylu mu? Cevabı biliyorsunuz. Bilmeseniz bile artık tahmin edebiliyorsunuz.

Bir soru daha soralım. Acaba Muhammet ile anlaşmak isteyen Mekke ileri gelenlerinden kaçı Muhammet kadar soylu?

Benim öyle en doğruyu bilme, tek gerçek bilgiye sahip olma gibi iddialarım yok ama insanlara kime itaat etmemeleri konusunda galiba daha iyi bir tavsiyem var. Kimseye itaat etmeyin. İtaat edeceğiniz şey fikirler ve ilkeler olsun.

Bu itaat edilmemesi gerekenler güç sahibi olmuş da ne olmuş? Bunlara ayetler okunduğunda “daha öncekilerin masalları” derlermiş.

Bu en anlamadığım kısımlardan biri. Hem Allah’ın en baştan beri peygamberler yoluyla insanları tek din ile nimetlendirdiğini söylüyor, hem de daha öncekilerin masalları tanımlamasına kızıyor. Masal tanımlamasına kızması tamam da, buna bir cevap bile yazmıyor. “İşte onlar bu kadar salak, zaten onları şöyle cezalandıracağım böyle cezalandıracağım” diyor. Tabii belli bir müddet sonra!

Hayır çünkü bu basit bir lakırdı da değil. Bin beş yüz yıldır söylenen bitmeyen bir iddia. İnsanın bilgisi arttıkça da güçlenen bir iddia. Ben öyle Mezopotamya kültürü bilgini değilim ama ben bile ilk surede benzerlik gördüm. Bu iddianın olduğu Kur’an da defalarca tekrarlanacak ama asla tatmin edici bir cevap verilmeyecek.

Halbuki hemen ardından, “evet Allah eskiden de bunları insanlara bildirdi ama onlar bu bilgiyi yozlaştırdılar” dense olacak. Hayır, hemen tehdit ediliyor, o tehdit de bir süre sonra gerçek olacakmış. Ne kadar sonra olduğunu sadece Allah biliyor. Bekliyoruz, hala göklerden güçlü titreşimli bir ses inmedi

Sahi bu eskiden de anlatılan İslam’ın bilgisi, kalemle yazılarak sıkıca korunsaydı ya! Böylece kimin kimi kaynak alıp din kurduğu açık açık görülürdü.

17-32. ayetler arasında ilk kıssamız yazılı. Bahçe Sahipleri. Galiba şehrin / köyün ortak bir bahçesi / tarlası varmış. Bu arkadaşlar ertesi gün hasada gitmek için anlaşmışlar. Herkes gelecek, kimse geri kalmasın denmiş. Yola çıkmadan da “inşallah yoksul falan yanımıza gelip pay istemez” diye konuşmuşlar.

Tabii olanlar önceki gece olmuş, Allah tarafından yollanan afet, geride ne bahçe bırakmış, ne mahsul. Bunlarda bahçenin halini görünce, hatalarını şıp diye anlamışlar. Lanet olsun bize, biz Allah’ı hiç anmadık, yüceliğini övmedik, bu başımıza gelen ondandır demişler. Sonra da daha hayırlısını isteyerek Allah’a yakarmışlar. .

Bu arada bu kıssanın benzerlerini de öncekilerin masallarında bulabilirsiniz.

Özetle alınacak ibret; insan ne kadar mal mülk sahibi, güçlü de görünse, Allah karşısında çaresizdir. Allah’ı anıp yüceltmezseniz, başınıza her türden felaketi salabilir. Ancak salmaya da bilir. Belirsiz, neyi ne zaman yapacağı bilinmez.

İyi de böyle bir Allah, Zeus’tan falan çok farklı gelmiyor bana. Daha çok yaşanan felaketi anlamlandırma çabası. Yani tarla yok olduktan sonra söyleniyor bunlar. Aralarından kimse de çıkıp, “arkadaşlar öyle ise bu felaket neden geçen sene olmadı?” biz geçen sene de Allah’ı anmadık, yüceltmedik” demiyor.

Yani bildiğiniz deprem olduktan sonra “Allah belamızı verdi” durumu bu kıssa.

Mesela deprem felaketinden de böyle kurtulmak mümkün mü? Allah’ı tespih etsek, deprem olmaz mı? Sel olmaz mı? E olur. Demek ki Allah’ı tespih etmek amaç değil, araç olmalı. Allah’ı anıp, doğruya kılavuzlanmak istenmeli.

33. surede ilk defa ahiretten bahsediliyor. Oradaki azabın dünyada yaşanan bu felaket durumlarından bile beter olduğu söyleniyor. 34-35’te takva sahiplerine ise cennet müjdeleniyor. Ödüllendirilecekleri söyleniyor.

36-45. ayetler arasında Mekke’deki dinin sahiplerine bilgilerinin kaynağı soruluyor. Yanınızda bir kitap mı, ahit mi var? Yoksa ortaklarınız mı öğretiyor size? Bunların olmadığı keyiflerince yönettikleri, işlerine geldiği gibi davrandıkları söyleniyor. Var mıymış aralarında bir bu uygulamalara bir kefil? Yok tabii. 42-45 arasında Allah yine tehdit ediyor. Beklemedikleri yerden yakalayacağını söylüyor.

46. ayet ilerideki surelerde yine göreceğimiz bir şey. Muhammet’in ya da diğer peygamberlerin insanlardan ücret istemediği yönünde. Ancak başlarda sık tekrar eden bu söylem, sonlara doğru, Yesrip’te devlet kurulduktan sonra terk edilecek. Çünkü kendi adına olmasa da, Allah adına insanlardan para isteyecek. Hatta bunu zorunlu kılacak. Zekat dendiğinde günümüz insanlarının anladığı zenginin malının bir kısmını fakire vermesi. Ancak o dönemde zekat devlet tarafından toplanır ve ihtiyaç sahibine ulaştırılırdı. Bu işle uğraşanların da toplanan zekattan ücretleri ödenirdi. Açıkça kitapta yazıp hükme bağlanmış bir konudur, oraya gelebilirsek tekrar bahsederiz.

47. ayette tekrar Mekkelilerin bilgi kaynağının sorgulanmasına dönüyor ve soruyor. “yoksa gayb, yanlarında da oradan mı yazıyorlar.?”

Gaybın onların yanında olmadığı çok açık. Bilselerdi olacakları, en baştan Muhammet’e katılırlardı. Ancak gaybın Muhammet’in yanında olmadığı da çok açık. Bilseydi torununun kafasını keseceklerini, yaşatır mıydı Ebu Sufyan soyunu?

48-52. ayetler arasında ilk peygamber kıssamızı da alıyoruz. Aslında kıssa demek doğru mu bilemedim, oldukça kısa bilgi verilmiş. Yunus peygamber, diğer namıyla balık sahibi. O öfkelenmiş ve Allah’a karşı isyan etmiş anlaşılan. Şöyle geçiyor; “artık, Rabbinin hüküm vermesi için sabret! Balığın dostu gibi olma! Hani o öfkelendirilmiş bir halde yakarmıştı.”

Sonrasında Allah onu nimetlendirmiş ve bu kötü yoldan dönmüş. Onu seçmiş, yüceltmiş ve barış sevenlerden eylemiş. O dönemin güç sahipleri, ona da cinli demişler.

Buradan anlayacağımız, peygamber olacak bile olsanız, gün gelir, sinirlerinize yenilir ve isyan edersiniz.

Son ayette Kur’an’ın sıkça tekrarlanacak olan özelliği ilk defa söyleniyor. O, alemler için bir öğütten başkası değildir.

Yani Kur’an bir anayasa değildir. Ceza hukuku kitabı değildir. Doğruya ulaşmanın tek yolu da değildir. Doğruya götüren bir öğütten başkası değildir.

Evde duvara asılacak bir süs eşyası hiç değildir!

Bitirmeden bir lakırdı daha edeceğim. Ben okuduğunuz bu yazıyı kalemle yazmadım. Bu bilgimi tablete, kağıda da aktarmadım. Kağıt, kalem çok uzun süre en yaygın yazı araçları oldular. Muhammet’in yaşadığı dönemde de öyleydiler. Bu durum, ne yazı bulunduğunda öyleydi, ne de şimdi öyle. Bu surenin başında olduğu gibi yazılanı, sadece kalemle yazılan olarak tanımladığımızda, öncesini ve sonrasını bilmiyorsun diyen olacaktır. Ben evrenselliği bu kadar basit bir yerde aramıyorum ama arayan olacaktır. Kur’an’a buradan yüklenen elbet vardır. Sadece yazılana dense, bu saldırının önüne geçilmez miydi?

Acaba bu kitap, sadece kalemle yazan bir topluma mı gönderildi?

Bir de, yazının ve kaydın önemini biliyor. Allah sonuçta, her şeyi biliyor. Kaydın çok zor olduğu bir dönemde değil de, kayıt edilmemenin imkansız olduğu günümüzde neden gelemedi son peygamberi?


https://youtu.be/uPPxcEbJo2s?si=3P6S0LCWGLbNl-bz

4 Kasım 2023 Cumartesi

01 - Alak Suresi

Sure meşhur ikra emri ile başlıyor. Türkçeye genelde oku diye çevrilmiş ancak “çağır” anlamına da geliyormuş. Burada hangi anlamda kullanıldığını irdelemeyeceğim. Nedeni de çok basit, her iki anlama da aynı anda gelmesini engelleyen bir durum yok. Oku, anla ve anladığını anlat.


Okunacak olan nedir? Genelde buna Kur’an-ı Kerim diye cevap veriliyor. Bu oldukça anlamsız. Henüz ilk ayetleri iniş kitabın nesini okuyacak? Ayrıca Muhammet’in ümmi, yani okuma yazması olmayan biri olduğu da söyleniyor. Yaradan Rabb’in adı ile oku derken, Allah’ın gelip öğretmen gibi okur yazarlık öğretmesinden bahsedilmiyor herhalde.


Kaldı ki ben 40 yaşında olan, ticaretteki başarısı sayesinde zengin bir dul tarafından koca olarak seçilmiş birinin, anladığımız anlamda okuma-yazma bilmiyor olduğuna inanamıyorum. Burada Muhammet’in bilmediği ve Allah’ın istediği okuma farklı bir okuma. Evreni okuma, onu anlama. Çağır anlamı da anladığını anlatma olabilir.


Sureye adını veren alak kelimesi ikinci ayette geçiyor. Günümüzde bu kelimenin geldiğin anlam hakkında çeşitli yorumlar var. Embriyo en fazla kabul göreni. Meni veya yapışan bir su gibi çevirileri de gördüm. Benim merak ettiğim bu kelime 7. yy’da yaşayan Arap dilini bilen insanlar için ne anlam taşıyordu. Üstünkörü bir arama yaptığımda, alaka kurmaktan, kan emen sülüğe ve kan pıhtısına kadar pek çok anlamla karşılaştım.


Kelimeler iletişim için en doğru yöntem değiller. Hemen hemen hepsi birden fazla anlam taşıyor. Olmadı zaman içinde taşıdıkları anlam az ya da çok değişiyor. Hatta bence her kelime duyan kişi de farklı bir anlam kazanıyor. Alak neydi, ne alama geliyordu diye daha baştan dipsiz bir çukura düşemeyeceğim. Bendeki tanımı “Alak Suresine göre insanın yaratıldığı madde” diyorum, ve devam ediyorum.


Üçüncü ayette bize yaratan Rabbin adı veriliyor. İlk üç ayette Allah kelimesi geçmedi, Rab diye hitap edildi. Allah için, kitapta ilk verilen ve en güzel isimleri listesinde de yer alan adı, Ekrem. Ekrem de ikra gibi farklı anlamlara geliyor. En büyük cömertliğin sahibi / özgürlüğün gerçek kaynağı.


Yaratan Rrabbin adıyla oku!


Yarattığı evreni, tanrının özgürlüğün kaynağı adı ile öğren ve öğret. Öğrenip insanlara anlatacaklarında bir sınır yok, çünkü O sonsuz cömertliğin de sahibidir.


Olması gereken ve olmayan da bu. Belki de olamayacak olan... Bilim hiçbir zaman özgür olmadı ve olamayacak gibi. Çok az bilim insanı hariç. Bugün bile bilim fonlara muhtaçtır. Fon veren de işine yaradığı yere kadar fon verir.


Kimyadan, daha doğrusu eczacılıktan bir örnek verelim. Bir ilaç çıkacak ki, insanı elfe çeviriyor. Ölmek yok, hastalanmak yok, yaşlanmak yok... Bu ilacın üretim maliyeti de oldukça düşük. İsteyen herkes beş dolara bu ilaca ya da ne bileyim, aşıya ulaşabilecek. Ancak ARGE masrafı birkaç miyar dolarcık. Sizce bu parayı bulabilirler mi? Evet diyorsanız çok naifsiniz ve gerçeklerin tokadı bir gün çok canınızı yakacak.


Biliyorum, konuyu saptırdığımı düşünenler olabilir, haklılar da. Bir prizmanın ışığı kırması gibi bana geleni kendimden geçirip yansıtıyorum. Ancak bunu yaparken tek niyetim kendi gördüğümü, hissettiğimi ve ulaştığım geçici gerçeğimi paylaşmak. Tıpkı bu üç ayetten anladığım gibi.


Hoşlanmış olan müminlere de baştan söyleyeyim, her zaman bu kadar hoşunuza gitmeyecek. Girişte de söylediğim gibi ben inançlı biri değilim. İnanmak isteyen, ancak aklını geri plana atamayan biriyim. Bana kızmak için çok beklemenize gerek kalmayacak.


Dördüncü ayet bize kalem kullanmayı yani yazmayı öğretenin Allah olduğunu söylüyor. Yazının icadının Sümer Medeniyeti tarafından yapıldığını biliyoruz. Çivi yazısı adı verilen bu yazının gelişimini arkeolojik bulgulardan takip edebiliyoruz. Bilginin kaydedilmesi ihtiyacına karşılık geliştirilmiş. Ekonomik verileri kaydetmek için ortaya çıkmış. Uzun yıllar içerisinde duygusal bilgileri de kaydedebilir hale gelmiş.

Tekrar ediyorum, tüm bu süreç boyunca yazı rahiplerin enstrümanı oldu. O rahiplerden bize kalan yazı kalıntılarında, yazıyı insanlara tanrıların öğrettiği yazıyor. Sadece Sümerler değil, yazıyı kullanan medeniyetlerin galiba tamamında yazıyı getiren / öğreten, tanrı / tanrılardır.


Daha ilk sureden eskilerin masalları ile benzer şey söylendi. Bu son olmayacak! Asla tatmin edici bir cevap da gelmeyecek. Sadece tehdit!



6. - 9. ayetler arasında insanın azdığı, büyüklendiği ancak dönüşün Rabbe olduğu söyleniyor.


Bu durumu ilerleyen surelerde de sık sık göreceğiz. Yarattığı insanı pek sevmeyen bir Rab! Sürekli olarak isyancı, azgın, nankör olarak nitelendirecek. Yukarıdaki ölümsüzlük ilacı örneğini tekrar düşünelim.


Eğer milyarlarca dolar kazanan ilaç şirketinin sahibi / ortağı / yöneticisi olsaydınız, siz o ilaca fon sağlar mıydınız? Bizi sevmemek de haklı mı ne?


Ya da kendinize şunu sorun, sizin için en büyük azgınlık ne? Ve hangi koşulda o azgınlığı siz de yaparsınız? Yapmaz mısınız? Biraz büyüklenir gördüm sizi.


Koşullar oluştuğunda yapmayacağımız şey yok. Hiçbirimiz masum da değiliz zaten. Kim ilk taşı atabilir? Bakın ayette şu azmıştır, bu azmıştır demedi, insan azmıştır dedi. Hepimiz. Kimseyi ayırmadı.


Bence bu ithamında haklı.


9 – 15. ayetler arasında galiba spesifik bir olaydan bahsediyor. Biri namaz kılıyor ve başkası tarafından engelleniyor. Bu engellemenin nedeni tabii ki “doğrusu o değil, sen sapkınsın” anlayışı.


Merkezde olan dini görüş, dışta kalanı her zaman yanlış ve sapkın ilan eder. Diğer görüşlerden ziyade kendi içinden çıkmış olan sapkınlık ile mücadele eder. Burada olan da bu gibi duruyor. Ya Muhammet’in kendisi ya da az sayıdaki inananından biri ibadet ederken, engellenmiş. Allah burada engelleyene sesleniyor, nereden biliyorsun onun yanlış, kendinin doğru olduğunu.


Eğer cevap “bu böyledir, atamdan öyle gördüm” gibi bir şey ise, iş kötü yerlere gidecek.


Burada doğrusu şu da demiyor. Yani engellenen kişinin doğru olduğunu da söylemiyor. Asıl meselesi neyin doğru, neyin yanlış olduğu değil. “Benim bildiğimden başkası doğru değildir” diyen tarafından yapılan engelleme.


Gerçek özgürlüğün kaynağı anlamındaki ismini hatırlıyoruz değil mi?


15. ayetten surenin son ayetine (19) kadar bu engelleyene vazgeçmemesi durumunda yapılacaklar söyleniyor. Alnından tutulacak, yerlere çalınacak. Hadi diye de meydan okunuyor, çağırsın derneğini... Allah da zebanileri çağıracakmış. İlk sure, ilk tehdit. Kitap boyunca bunu göreceğiz, Allah hemen hemen her surede tehditler savuracak.


Ve son ayet (19) : Sakın, sakın! Boyun eğme; secde et ve yaklaş!


Özgürlüğün elinden alınmasına izin verme, gerçek kaynağı O’dur,. Doğru bildiğin yolu her zaman sorgula, oku, öğren, davet et ama başkasını engelleme. Herkesin yürüdüğü yol ve durağı birbirinden farklı. Sonunda kimin doğru yere varacağını, insan bilemez. Bildiğini sanan yanılır. Yanlışta olan seni de zorla kendi yanlışına çağırır.


Zora ve zorbaya boyun eğme.


https://youtu.be/gbM8e6joV7c?si=zKVCbaPstMCeErvt


3 Kasım 2023 Cuma

Başlarken...

Merhaba;

Baştan söyleyeyim, son birkaç yıldır inançlı biri değilim. Öncesinde de koyu inançlı biri değildim. Cemaatin, tarikatın, tekkenin kapısından geçmedim. Kur’an kursu dahil, hiçbir dini eğitim almadım.

Dini eğitime en yakın olduğum zaman, henüz beş altı yaşında bir çocukken babaannemin iki sure ezberletmesi ve peygamber hikayelerini anlatmasıydı. Rahmetli de öyle çok çetin bir hoca sayılmazdı. Ne dini, ne de seküler eğitimi vardı. Bana anlattığı, Kur’an ile tam uyumlu peygamber kıssalarını nereden öğrendiğini sormak hiç aklıma gelmedi. Muhtemelen o da bir büyüğünden dinlemişti ve aklında kaldığı kadarıyla aktarmıştı.

Babaannem ve ananem son günlerine kadar beş vakit namazlarını kıldılar. İki dedem de namazla niyazla pek alakaları olmayan kimselerdi. Annem ben küçükken kılardı, ancak artık oda kılmıyor. Babam ramazan ayı dışında iki gece de bir içerdi, dedelerim kadar bile cumaya gittiğini bilmem, artık bayram namazlarına bile gitmiyor. Anne babamın kardeşleri arasında da dindar diyebileceğim bir kimse yok.

Bu açıklamayı yaptım, çünkü nasıl bir ortamda büyüdüğümün, yazdıklarım okunurken, bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Okuduğum ya da dinlediğim inançsız insanların çoğu hayatının büyük bir döneminde dini baskılara maruz kalmışlar ve bunun intikamını bizzat dinin kendisinden almak istiyorlar. Kendimi onlardan ayrı tutmak istiyorum. Benim gözlerimi bağlayan bir geçmişim yok. Kafamın içinde nefret kusan yaşayamamış bir genç yok.

Dinin kitap kısmı ile ilk temasım ortaokul yıllarımda kendi rızamla oldu. Evde bulduğum bir meali okumaya başladım. Elbette ki bitiremedim ama doğruluğuna karşı ön kabulüm olduğu için, imanımın arttığını hissettim. Sonra namaz kılmaya başladım. Pek fazla sure ezberlememiştim, sadece Fatiha ve İhlas ile namaz kılıyordum. Bir süre sonra arkadaşlarıma da imamlık etmeye başladım. Benden görüp özeniyordu elemanlar. İşte bu namaz kıldırdığım veya birlikte namaz kıldığım çocuklar, namazdan sonra hep “içlerinin bir huzur ile dolduğundan” bahsederlerdi. Bende hiç olmayan bir huzur. O zamanlar sonumun imansızlık olacağından çok korkmuştum. Hatta Allah’a sitem edip beni neden hidayetten uzaklaştıracağını sormuştum.

Cevabını hala alamadığım bir sorudur.

İlerleyen yıllarda namazı niyazı bıraksam da, inanç içimde yaşamaya devam etti. Özellikle aşırı sarhoş ve mutsuz olduğum bazı gecelerde, ağlayarak, Allah’a yakarıyordum. Zorlandığım her durumda dua yoluna başvuruyordum. Yalanım yok, çoğu zaman dualarım karşılık buluyordu. Bu yüzden inanç mantıksız gelse bile, inançtan uzaklaşmak nankörlük gibi geliyordu.

Otuzlu yaşlarıma kadar inançlı biri olarak kaldım. Hiçbir zaman “dindar” bir hayatım olmasa da, inançsız arkadaşlara karşı dini her zaman savunurdum. Çünkü inançsız olan arkadaşların argümanları oldukça sığ geliyordu. Bir örnek verirsem, arkadaşlardan biri “kader” kavramının saçmalığından dem vuruyordu. Hayır değildi, kader akılcı bir şekilde açıklanabiliyordu. Zaman algımız bizimle alakalı bir şey ve bu algıdan farklı, zamanın üç formunu da aynı, tek gibi algılayan bir varlık olması mümkün.

Bu gibi tartışmalarda hep dini savundum. Ayrıca bir de din ile alakası olmayan inanç ve uygulamalardan, dini vurmaya çalışanlar. Yarı cahil olsam da benim için bunları savuşturmak oldukça kolaydı. “Kanka o dediğin saçmalık Kur’an’da yok yalnız.” diyerek işin içinden çıktığım, iddiayı kendimce geçersiz kıldığım çok oldu. Onların benden bile daha cahil olması da bu savunmamı bana haklı gösterirdi. 

Buna karşılık benim müslüman olmadığımı, kendime din uydurduğumu iddia eden oldu. Aslında saçmalıyordu ama haklıydı da. Her kişi kendi inancını, kendi dinini kendisi kurguluyordu. Benim kurguladığım versiyonun merkezinde, okusam bile, sürekli avukatı gibi okuduğum için bir türlü göremediğim yönleri olan, mükemmel bir kitap, Kur’an vardı. Her şeyin cevabı bir şekilde onda olmalıydı. Yeter ki, görmesini bileyim.

Ancak iş öyle devam etmedi...

Dinden uzaklaşmam yakın zamanlarda gerçekleşen bir olay ve bir aydınlanma ile oldu.

Olay dediğim, uç akımlara yatkın bir arkadaş ile tanışmamdır. Bu arkadaştan bazı kitaplar aldım ve okudum. Reklamı olmasın diye akımı ya da kitabın adını söylemeyeceğim. Kitabı okuduğumda etkilendim. Sanki mezarından dirilmiş de Goebbels yazmıştı ya da okusa ayakta alkışlardı. Ne bileyim? Tabii ki düşüncelerim onlara yaklaşmadı ama hayatında hiç Kur’an okumamış birisi, biraz da boşlukta olduğu bir dönemde bu adamların kitaplarını okusa kolaylıkla o yola girebilirdi. Adamlar bunu yaparken, evet çok güzel laf döndürüyorlardı ama hiç yalan söylemiyorlardı. Tamamen kitaptan aldıkları ayetleri kullanarak amaçlarına uygun hale getiriyor, bir nefret dili yaratıyorlardı. Bunu Naziler gibi bir gruba değil, kendilerinden olmayan herkese yönlendiriyorlardı.

İşte Kur’an’ın buna izin veren ayetleri bende ilk kırılmayı yarattı. Muhteşem, mucize bir kitap olduğu iddiasındaki Kur’an çok da zorlanmadan bir nefret silahı haline getiriliyordu. Barışa ve hayra değil, şerre ve savaşa hizmet eder hale gelebiliyordu. Benim mükemmel kitap, hiç de mükemmel değildi.

Tanrım kanadı...

Aynı dönemde yine başka bir aydınlanma yaşadım. İslam’da kadınlar ikinci sınıf vatandaşlardı. Ayrıca kölelik kurumu yasaldı! Evet kadınların ve kölelerin yaşamlarında öncesine göre büyük iyileşmeler vardı ancak günümüzden oldukça geriydi. Evet, kölelik hoş görülmüyor, kölelere insan deniyor, bitsin isteniyor ama yasaklanmıyor. Allah, Abraham Lincoln kadar netlik gösterememiş mi?

Bu durum salonun ortasındaki ölü bir fil gibiymiş. Görmek istemediğim için görmemişim. Söylendiğin de, duymamışım.

Bu iki kendi çapımda aydınlanmaya rağmen, bu sefer kendime karşı, din avukatlığına devam ettim. Çeşitli argümanlar geliştirip dini ve Allah’ı ve kuranı kendimce temize çıkarmaya çalıştım. Çok başarılı olamadım ve sonunda dinsizliği, inançsızlığı kabul etmek zorunda kaldım.

Tüm bunlar beni şimdi olduğum yere getirdi. İçimde bir şeyler deli gibi inanmak istiyor ancak çalışan kafa buna müsaade etmiyor. İnanmak için bulduğum gerekçeler, selin ilk darbesinde dağılan kum gibi dört bir yana saçılıyor. İman gözlüğünü çıkarınca ayetlerin bazıları o kadar gözüme battı ki, kitabı baştan okuyup, ne dediğine bir daha kafa yormaya karar verdim.

Ancak bunu yaparken harici bilgilerimi en azda tutmaya karar verdim. Bir başkasının fikrinden elimden geldiğince uzak durmaya çalıştım. Bu kitap, yirmi birinci yüzyılın mahsulü olan bana ne anlatıyor. Sadece bu kitap, sadece bana ne anlatıyor. Tek derdim bunu üzerinde düşünerek, yazarak, kendi dinimi bulmak ya da dinsizliğimi kabul etmek.

Kimseyi dinden koparmak gibi bir derdim yok. Zaten biri bunu neden ister anlamıyorum da. Dini ile mutlu olan bırakın öyle olsun. Hiç merak etmeyin, siyasi anlamda bu dinin diğerlerinden, ideolojilerden daha etkin olduğu falan yok. Ayrıca oy verme dürtülerine de sanıldığı kadar etkisi yok. Dürtü ile oy veren insan, dine inanmasa da bu sefer farklı bir nedenle yine aynı yere oy verecektir.

Kimseyi dine döndürmek gibi de bir amacım yok. Bunu zaten beni okuyarak yapacak biri yoktur diye varsayıyorum. Bunu sadece şu yüzden söylüyorum, bazı sureler benim için hala olması gereken dini anlatıyorlar.

Benim inançlı olduğum dönemde de insanları dine çekmek gibi bir amacım hiç olmadı zaten. Peygamber değilim sonuçta!

Kitabı indiriliş sırasına göre olduğu söylenen sıraya göre yorumlayacağım. Ancak alıntı yaptığımda surenin standart numarasını vereceğim.

Bazı tartışmalı kısımlarını yok sayıp, genel inanışa uyacağım. Mesela Allahtan zaman zaman birinci tekil, zaman zaman üçüncü tekil, zaman zaman birinci çoğul kişi olarak bahsedilmesini göz ardı edeceğim.

Bu yorumlarımı okumak kime ne yarar sağlar bilmem. Ancak inançlı olanlara inandıkları şeyin aslında Kur’an’a göre ne olduğunu gösterebileceğime inanıyorum. Her ne kadar ben inançsız olsam da, din denen kurumun günümüzde geldiği hal ile bu kitabın mesajının taban tabana zıt olması biraz canımı acıtıyor. Keşke gerçek olsaydı, keşke inanabilseydim dediğim çok yönü var. Hepsinden bahsedeceğim.

Bitirmeden önce, karıma çok teşekkür ediyorum. Beni pek çok şey için her zaman cesaretlendirdi. O olmasaydı büyük ihtimalle bu yazdıklarım hep kafamdaki dağınık düşünceler olarak kalırdı. Beni öyle Kur’an kurslarına falan göndermeyen, din konusunda kendi vicdanımın oluşmasına bilerek ya da bilmeyerek izin vermiş olan anne babama da çok teşekkür ediyorum. Tabii en çok, bin yıldır içinde olmasına rağmen, kendi diline Kur’an’ı çevirme zahmetine girilmemiş bir milletin, bu hizmeti de yaptıran en büyük evladına sonsuz teşekkürler ediyorum. Sen olmasaydın, olmazdık Ata’m.


Bonus - Tekvin (1-25)

  Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...