1-7. ayetler arasında Muhammet’e sesleniliyor. Belli ki yılgınlık içinde, mücadele edemiyor. Bir önceki sure olan Müzzemmil Suresinden yaptığım çıkarıma göre; hem çağrısına pek katılan yok, hem de katılanların arasında bazılarının mücadele azminden memnun değil.
Örtülere bürünmüş, bir köşeye çekilmiş. Verilen görevi yerine getiremiyor. Hatta depresyon içerisinde, üstüne başına bile dikkat etmiyor. Allah da iyi bir motivasyoncu olarak duruma el koyuyor, kalk, temizle giysilerini ve kendine gel diyor. Sabırlı olması emrediliyor.
Okuldaki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarımızda Muhammet’in karakterinden bahsederken, davasının yılmaz savunucusu olduğu geçiyor. Yani kendisi mücadelesinden asla vazgeçmezmiş. E ben burada vazgeçmiş birisini görüyorum.
6. ayet ilgi çekici. “yaptığın iyiliği çok bularak başa kakama” diyor. Bunu genel olarak insanlara demiyor, peygambere diyor. Daha sonra da karakterinde düzeltmelere gidecek. Yani peygamber öyle eksiksiz biri değil. Allah ona da amiyane tabirle ayar veriyor. İleride göreceğiz, tehdit de edecek. Demek istediğim, anlatılan mükemmel peygamber Kur’an’da hiç de mükemmel görünmüyor.
8-10. ayetlerde kıyametten haber veriyor. Çok zor bir gün olduğunu, küfre batmışlar için daha da zor olduğunu söylüyor.
11-25. sureler arasında özel birinden bahsediyor. Ona hesapsız mal verilmiş, oğullar verilmiş, imkanlar sunulmuş. Tüm bunlardan sonra, bu kişi hırslanarak “daha, daha, daha” demiş. Bu kişi haliyle azmış. Ayetlere inatçı kesilmiş. Sonu iyi olmayacakmış.
Bu kişi ölçüp biçmiş, derin derin düşünmüş, ölçmüş biçmiş. Nasıl bir ölçü kullanmış? İkinciye kahredilip, yine soruluyor; “nasıl bir ölçü kullandı?” Bakmış, kaşlarını çatmış, arkasını dönmüş ve böbürlenmiş. Demiş ki: “bu, rivayet edilerek gelen bir büyüden başka şey değil. İnsan sözünden başka şey değil bu.”
Bu kısmı okurken öfkeyi hissettiğime yemin edebilirim. Şaşkınlıkla birlikte gelen, insani bir öfke. “Nasıl olur böyle bir şey? Böyle olmamalıydı!” diyen birinin öfkesini.
Belli ki, bu kişi her kimse, sözü dinlenen birisi. Muhammet onunla müttefik olacaklarına inanmış. Belki de ortada gizli bir anlaşma bile vardı, bilemem. Ancak bu kişinin yalanlaması Muhammmet’i çok kızdırmış. Belki de bu kişi bir tuzak kurdu. Seni destekleyeceğim diye toplantıya getirdi ve orada kazık attı. Dediğim gibi, ne olduğunu, nasıl olduğunu bilemem.
Bildiğim şu, her şeyi bilen bir tanrı böyle tuzağa düşmezdi. Nasıl bir ölçü kullandığını da bilir, bunun nasıl olduğunu sorgulamak yerine, anlatırdı. “Şu ölçüyü, bu nedenle kullandı, bu yüzden de yanlış hüküm çıkardı.” Kişinin inkarcı olacağını önceden bilir, hatta belki bildirirdi. Sıklıkla göreceğimiz gibi her şeyi bilen tanrı, hep olaylar yaşandıktan sonra yorum yapacak.
Eğer kişinin ölçüsü Kur’an’ın Rabbi’nin her şeyi önceden bilememesi ise, çok da yanlış bir ölçü diyemeyeceğim.
Tabii ki bu kişi cezalandırılacak. 26. ayette söylediğine göre Sekar’a atılacak. Azap dolu deriyi kavuran bir şeymiş. Cehennem ateşi diyebiliriz. Üzerinde 19 varmış.Bu sayılarla yapılan bir sembolizm varsa bile bende bu sembolleri çözecek anahtar yok. Sure şu ayetle devam ediyor:
“Biz, cehennem yaranını meleklerden başkası yapmadık. Ve biz, onların sayılarını da küfre sapanlar için bir fitneden/bir imtihan aracından başka şey yapmadık. Ta ki, kendilerine kitap verilenler iyice ve apaçık bilsinler. İman etmiş olanların da imanı artsın. Kendilerine kitap verilmiş olanlarla iman sahipleri kuşkuya düşmesin. Kalplerinde hastalık olanlarla küfre sapmış bulunanlar da; “Allah bununla neyi örneklendirmek istiyor?” desinler. İşte böyle, Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni doğruya ve güzele kılavuzlar. Rabbi’nin ordularını ancak O bilir. Bu, insan için bir öğüt verici ve düşündürücüden başka bir şey değildir.(74/31)
Hem öğüt verici ve düşündürücü diyor, hem de “Allah neyi örneklendirmek istiyor” diye kafa yoranlar için kalplerinde hastalık olanlar diyor. Ortada çeviri hatası da yok. Farklı müelliflerin çevirilerinde de durum aynı. Burada bir çelişki yok mu?
32-33-34. ayetlerde sırasıyla Ay’a, geceye ve gündüze yemin ediliyor. Sonra 35. ayette “ki, o gerçekten en büyüklerden biridir.” deniyor. Neyin en büyüğü? Hiç belli değil.
Devamında; insan için bir uyarıcı olduğu, sizden öne geçmek için, yahut geri kalmamak isteyen için. Anladıysanız uyun buna, iyi bir şey gibi duruyor. Dediğim gibi bu kısımdan ben hiçbir şey anlamadım.
38. ayette “her benlik kendi kazandığının karşılığıdır” deniyor.
Ancak uğur ve bereket yarını ayrı, deniyor bir sonraki ayette. Onlar bahçede birbirlerine soruyorlar, suçlular hakkında: sizi neden Sekar’a attılar? Cevap da: “namazı/duayı yerine getirmedik yoksulu yedirip doyurmadık”,oluyor. Boş lakırtılar yapıyorlarmış. Din gününü yalanlıyorlarmış. Nihayetinde tartışılmaz ve karşı çıkılmaz bilgi önlerine gelmiş. Şefaatçilerin şefaati artık onlara yarar sağlamazmış.
Kur’an sık sık ahirette olacak konuşmalar hakkında bilgi veriyor. O kadar uzak gelecek hakkında konuşmalar kelime kelime aktarılıyor ama şu ölçen ve yalanlayanın, bu şekilde davranacağının haberi, neden önceden verilmiyor?*
Ne oluyor onlara da öğüt verip düşündüren kitaptan yüz çeviriyorlar? (74/49)
Çok basit bir cevabı bu sorunun. Kitabın yukarıdan, Allah katından geldiğine inanmıyorlar.
İçlerinden her kişi de istiyor ki, kendisine açılıp saçılmış sayfalar verilsin.(74/52)
Estağfurullah. İlahi kattan kendime özel sayfalar istemiyor ve beklemiyorum. Ancak kendi anladığım dilde, kendi kullandığım kavramlar üzeriden gelecek bir açıklama hiç de kötü olmazdı. Bu kitabı ancak aracı vasıtasıyla okuyabiliyorum. Birilerinin çevirdiği cümle ve kelimeler üzerinden. Üstelik çevirenler de farklı farklı çeviriyorlar. Kime nasıl kesin olarak güvenebilirim ki? Hem de vaat bu kadar keskinken! Yanlış olana uyarsam, Sekar var işin sonunda.
Sorun sadece dilde de değil. Dönemsel de sorunlar var. Şefaat nedir mesela? Bundan hiç bahsetmeden, şefaatçilerden bahsediliyor. Belki bu kavram kitabın geldiği dönemde ve toplulukta oldukça bilinen bir anlam taşıyordu ama artık öyle değil.
Bu karmaşalardan kurtulmak uzun uğraşlar gerektiriyor. Bu çabaları harcamak, yaşadığım zamanda başka şeylerden geri kalmamıza neden olur. Arap Dili Filolojisi ve Etimolojisi ile mi uğraşalım, kirayı mı ödeyelim diye bir seçim yapmak zorunda kalıyoruz. Hadi çok çalıştık, her ikisini de yaptık, bu sefer hayatı yaşamaya zaman kalmıyor. Harcanan emeğin karşılığının verileceğinin garantisi de yok. Hatta, bu emek karşılığında satın alınan şey, başka bir dinin Sekar’ı da olabilir!
Neden ben bu kadar uğraşmak zorundayken, yanında her şeyi açıklayan peygamberler olan ve onlardan dinleyen adamlar bunlarla uğraşmıyor? Neden Firavun gibi, İbrahim Kavmi gibi insanlara ayetlerin hepsi mucizelerle gösteriliyor da, bana kendi dilimde, çağdaşım olan bir kitap bile verilmiyor?
Hadi diyelim, bizim emeğimiz daha fazla, o yüzden cennette çok daha ödüllendirileceğiz. Bu sefer de, bu emeği harcamak zorunda olmayanlara, cennetin o üst katlarına ulaşma imkanı tanınmamış oluyor. Nasıl bir ölçü kullanılacak da bu duruma bir çözüm bulunulacak?
Öğüt verip düşündüren kitap... Evet, içinde çok güzel, çok doğru öğütler barındırıyor ve evet, düşündürüyor. Ancak bu düşüncelerin vardığı yer inancın lehine değil, aleyhine oluyor.
Hayır, öyle şey olmaz! Doğrusu şu ki, ahiretten korkmuyorlar./74/53)
Hayır, korkuyorum. Sadece ahiretten değil, yanılıyor olmaktan bile korkuyorum. En çok da allahsızlıktan, başıboş olmaktan korkuyorum. Dualarımı duyan olmamasından korkuyorum. Geceleri yatarken oğlumu gözeten, onu koruyan, başına olmadık işler gelmesini engelleyen bir Allah olmamasından korkuyorum. Tüm bu evrenin, anlamsızlığın sonsuz okyanusu olmasından korkuyorum. Tabii ki, ölümden sonra sonsuz azapla cezalandırılmaktan da korkuyorum. Bu yüzden inanmak için uğraşıyorum ama olmuyor işte. Bu kitap beni imana götürmüyor, aksi yöne akıntıyı şiddetlendiriyor.
Allah’ın sakındırmaya ve affetmeye ehil olan olduğunun söylenmesiyle, sure sona eriyor.
*Bu sorunun cevabı, Zion’un Neo’ya gelene kadar bilmem kaç kere yok edilmiş olması olabilir. Belki de biz, ilk değilizdir. Büyük ihtimalle değilizdir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder