9 Kasım 2023 Perşembe

05 - Fatiha Suresi


İnsanlık tarihinin en fazla tekrar edilen metnine geldik. Nasıl ki, Dünyanın bir yerlerinden ezan her daim okunuyorsa, Fatiha Suresi de inanan birileri tarafından sürekli olarak tekrarlanıyor. Bu sure, İslam’ın temel ibadeti olarak görülen namaz ritüelinin merkezinde bulunuyor. Her dini toplantının sonunda, toplu halde okunuyor. Mezarlıklar da, hatta mezarlıkların önlerinden geçerken okunuyor.

Peki bu sureyi bu kadar özel kılan ne?

Sure İslam’ın tanrı inancının temel özelliklerini belirliyor. Allah’ın ne olduğunu ve insanın ondan ne istemesi gerektiğini kısa yoldan ortaya koyuyor. Eğer Kur’an tek bir sure olsaydı, o sure muhtemelen Fatiha olurdu.



İçeriği oldukça basit olan bu sure, besmele ile başlıyor. Besmelede Allah’ın en sık kullanılan iki adı geçmekte. Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla...

Ardı ardına gelen üç ayette Allah’ın temel niteliklerinden bazıları sıralanıyor. Şükrün, sadece ona olduğu, onun bağışlayan ve esirgeyen olduğu, din gününün sahibi olduğu sıralanıyor.



Burada şükrün sadece Allah’a olması, tevhit inancına bir vurgu. Onun peşi sıra, alt kadro tanrılar yoktur ve başınıza gelen iyi / kötü her şey Allah olmasına izin verdiği içindir. Bir şeylerin olması sadece onun iradesine bağlıdır ve bu irade alt kadro tanrısal varlıklardan etkilenmez.

Örnekle açıklamak daha kolay olacak. Bir arkadaşım çocuk sahibi olmak istiyordu ancak olamıyordu. Bir vesileyle bizim köye yolu düştü. Burada, çocuk işlerine bakan bir yatırımız varmış. Ben de bu olay sayesinden öğrenmiş oldum. Her neyse, bizim köydeki yatırı ziyaret etmesinden sonra, yıllardır beklediği çocuğa gebe kaldığını öğrendi. Sonrasında çocuğuyla birlikle birkaç kere bizim köye gelip, yatıra saygılarını sundu.

İşte bu surenin yasakladığı şey bu. Hamt, yani şükür sadece Allah’adır. O çocuğu veren yatır değil, Allah’tır.

Bana sorarsanız ben konuyu yatıra, Allah’a bağlamadan önce, arkadaşımın çocuk beklediği sırada vermeyi başardığı otuz kilonun hamile kalmasında daha etkili olduğunu düşünüyorum.



Allah bağışlayan ve esirgeyendir.

İnsanın bu iki isme sahip bir ilaha ihtiyacı var. Kabul edelim, doğa karşısında çok çaresiz yaratıklarız. Bildiğimiz ve bilemediğimiz o kadar çok tehlike var ki? Depremler, seller, yangınlar, vahşi hayvanlar, üzerimizde serseri mermiler gibi dolanan meteorlar... tüm bunlardan bizi esirgeyen bir ilah olmadığını düşünmek hayatı yaşanmaz hale getirir. İşte bu tehditlere karşı bizi koruyan bir ilahın varlığı yaşamayı çok daha kolay hale getiriyor.

Bağışlanmak da bir o kadar önemli. En küçük toplumsal yapımız ailede bile kurallarla karşılaşıyoruz. Bu kurallara uymanın önemini bazen zorlu sonuçları yaşayarak öğreniyoruz. Nasıl ki ailenin, toplumun kuralları varsa, daha yüksek güç olan ilahın da kuralları olmalı. Nasıl ki, ailenin, toplumun kurallarını ihlal ettiğimizde cezalar ile karşılaşıyorsak, ilahın kurallarını ihlal ettiğimizde de karşılaşmamız gerekiyor. İşte bu yolla doğal felaketler, ilahi cezalara dönüşüyor. İnsan için kurallara harfiyen uymak söz konusu değil. Bir nedenden kural ihlali yapıyoruz ve sonrasında yapabileceğimiz tek şey bağışlanmayı dilemek. Eğer ilah, sonsuz bir bağışlamaya sahip değilse, o korktuğumuz ceza, herhangi bir şekilde bizi bulacaktır. Bu nedenle onun bağışlayıcı olduğuna inanmak zorundayız.

Elinde sonunda o felaket bizi buluyor. Bu durumda felaketi ilahi bir ceza olarak görüyoruz ve yinelenmemesi için dualarla af diliyoruz. Çok azımız dışında kimsenin aklına isyan etmek gelmiyor. Biliyorum, bu süreçler modern zamanla birlikte büyük ölçüde ortadan kalktı ama hala atalarımızdan kalma esirgenme ve bağışlanma duygusunu içimizde taşıyoruz. En azından ben hala taşıyorum. Bu iki isme olan ihtiyacım hiç sona ermeyecek. Çoğu gece Allah’a çocuğumu koruması için dua etmeden uyuyamıyorum. Ne kadar inançsız olursam olayım, engelleyemediğim bir dürtü gibi, ürpererek dua ediyorum. Kendi irademle engelleyemeyeceğim bir felaket hep bir nefes ötede bekliyor. Bu yüzden o korumayana inanma ihtiyacı duyuyorum. Ah bir de aklıma yatsa...


Sure Din Günü’nün Sahibi ifadesiyle devam ediyor.

Bunun ne demek olduğu tam belli değil. Kıyamet günü olduğuna dair bir çıkarım yapmak mümkün olduğu gibi, bu ifadenin tüm yaratımı karşılaması da mümkün. Tanrısal düzlemde ki “gün” ifadesiyle, bizim anladığımız Dünya’nın kendi etrafında bir tam gününden doğan gün aynı olamaz. Her ne anlama geliyor olursa olsun, burada Allah’ın malik olmasına bir vurgu var.


Sonraki ayetlerde kul ile Allah arasındaki ilişkiyi tarif ederek devam ediyor. Tıpkı şükrün sadece Allah’a edilmesi gibi tevhit ilkesine vurgu var. Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dilerim.

Kulluk etmek, kendi iradeni tamamen bir başkasına bağlamaktır. Onun her dediğini sorgulamadan doğru kabul etmektir. Peki bir insan bunu bile isteye kendisini başkasının kulu haline getirir mi?

Kul olmak, genellikle kötü bir duruma düşmek gibi görünüyor ama öyle değil. Bu pekala bir seçim de olabilir. Kendinizi birine bağlar ve onun artıklarından çıkar elde edebilirsiniz. Bu efendi bellediğiniz kişi, köyün ağası olabilir. Tarikatın şeyhi olabilir, ki şeyhler müritlerinden genellikle kulluk ister ve bekler. Doğruyu yanlışı kendi aklınızla değil, bir başkasının iradesine bağladığınız da, aslında kulluk ediyor olursunuz. Şu iğreti dünya hayatında kolaylıkla çıkar elde etmenin en kolay yolu, güçlü birilerinin eteğine yapışıp ondan kemik bekleyen bir köpek haline gelmek. İnsanın kedisine ve Allah’a karşı işleyebileceği en aşağılık suç da bu olsa gerek.

Yardım istemekten kasıt da basit bir “şu işe bir el atsana” türünden yardım olmasa gerek. Şükür örneğinde verdiğim gibi, avuç açmak gibisinden bir yardım istemek olması daha olası. Ne zaman bu ayeti düşünsem, aklıma hep “yardım edin Meğhhmet Ali Bey” diyen Çarkıfelek yarışmacıları geliyor. Bir insanın kendini bu kadar acındırıp da el açması herhalde düşebileceği en aşağılık hallerden bir tanesi. Bunu gizli gizli de yapmıyor, tüm ülkenin izleyebileceği bir ekranda yapıyor. Elde edeceği şey de bir televizyon ya da buzdolabı! Şimdi bu insanın daha büyük çıkarlar için neleri başkasının iradesine bağlayacağını düşünün. Kulluğa giden merdivenin ilk basamağında işte bu yardım dilenmek var. bu yardımın ardından gelen şükran duygusu da cabası. O da kulluğun ikinci basamağı.


Bir sonraki ayette Allah’tan istenenlere baktığımızda buradaki yarım istemenin sadece maddi çıkar ile alakalı olmadığını da görüyoruz. Yine kulluk etmek de sadece maddi çıkarla ilgili değil. Bunlar sadece işin bir boyutu.


Allahtan istenen şey “doğru yola erişmek” olarak tanımlanıyor. İşte buna erişmek için sadece Allahtan yardım dilenecek ve irade yalnızca ona bağlanacak. Yani doğruya götürdüğü düşünülen manevi rehberlere de bu dinde yer yok. Şeyhler, şıhlar, hocalar her söylediği doğru kabul edilen kanaat önderlerinin bu dinde yeri yok. Böyle bir beklentiyle yaklaşılan tek irade Allah’ın kendisi olabilir. Zaten herhangi bir insana böyle bir bağlanma yapıldığında, o kişi başta çok iyi niyetlerle yola çıkmış olsa da, yozlaşacaktır. Her dediğimi Allah sözü gibi kabul eden on kişi olsa, herhalde onları maddi manevi, suları çıkana kadar sömürürdüm. Zaten bu bağlanılan her kim olursa olsun bunu yapıyor gibi. Peygamberler bile bu konuda Allah tarafından uyarılıyor, sınava tabii tutuluyor.


Doğru yolun hedefi basitçe “nimete erenlerin, gazaba uğramayanların” yolu olarak tanımlanıyor. Sure burada bitiyor.


Bu sureyi gerçekten seviyorum ancak bir yönden de çok üzülüyorum. Dünya hayatında Allahtan başka hiçbir efendi tanımadan yaşamak gerektiğini söyleyen bu sure, onu hayatı boyunca tekrar tekrar okuyanlar için aslında hiçbir anlam taşımıyor. İnananlar bunu bir tekerleme haline getirmiş, namaz ritüellerinde tekrar edip duruyorlar. Tanıdığım hemen hemen hiçbir inanan bu surenin anlamını dahi bilmiyor. Kaldı ki üzerine düşünsün, ders çıkarmaya çalışsın. Sadece bu surenin mesajını bile anlamış olsalar, öcü gibi korkmaları gereken şeyin domuz eti ya da rakı olmadığını anlarlardı. Bu insanlar doğru yolda olduklarını, ahirette nimete erenlerden olacaklarına inanıyorlar. Eğer bu kitap hak ise, ne büyük yanılgıda olduklarını acı bir azapla öğrenecekler.

Kitap hak ise, galiba ben de onlarla birlikte gazaba uğrayanlardan olacağım. Ancak cehennemin ateşiyle kavrulurken, “Gavs’ın evlatlarına, onların evlatlarına kulluk etmek bize farzdır” diye böğüren şeyhin benden daha fena yandığını görmek bir nebze ferahlık verebilir.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bonus - Tekvin (1-25)

  Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...