23 Ekim 2025 Perşembe

42 - Furkan Suresi

 

Şanı yücedir o kuvvetin ki, hakla batılı ayıran Furkan’ı bütün alemler için bir uyarıcı olsun diye kuluna indirdi!” İman konusunda batılın tespitini çok doğru yaptığını inkar edemem. Özellikle neyin kötü olduğuna dair yaptığı saptamalar hatırladığım kadarıyla hep katıldığım saptamalar. Ancak yirmi birinci yüzyılda iyi ve kötüyü sadece bu kitap ile ayırt etmeye çalışın bakalım. Mesela biz kuzen evliliğinin kötü sonuçlarını biliyoruz ama bu kitapta kuzen evliliği serbest. Süt kardeşle evlenmenin yasak olduğu kitapta, kuzenden SMAlı çocuk yapmak serbest.

Sorun şu ki, buradaki tek iddia ayırt edici olması değil Tüm alemler için bir uyarıcı olduğu da iddia ediliyor.

Şu durumda - hiç sanmıyorum ama – yarın öbür gün dünya dışı akıllı yaşam ile temas kursak, onların Kur’an’ı bir uyarıcı olarak en azından biliyor olduğunu varsaymamız gerekiyor.

Sonuçta bu kitap ulaştığı alemlere değil, tüm alemlere indirildiği iddiasında. Gerçi uzaylılara kadar gitmeye gerek yok. Dünya üzeriden bile hala Kur’an’ı ya da Allah’ı hiç duymamış, paleoletik dönem kalıntısı kabileler yaşıyor. Kendilerine hiç ulaşamamış bir uyarıcı örnekleri var.



Orada, bir kabile var uzakta

O kabile uyarıcı kitabın kapsamında

Okumasa da, haberi olmasa da

O kabile, uyarıldı aslındaaaa...



Göklerin ve yerin mülkü O’nun, çocuk falan evlat edinmedi, her şeyi bir ölçü ve oluş tarzı ile takdir etti. Saltanatına ortak yok. Hal böyleyken, onun berisinden rabler (efendiler) edinenler oldu. Halbuki bu rab edindiklerinin kendilerine bile faydası yok.

Bu kısım artık klasikleşti. Allah’tan beri efendi edinilmez! Şahlarınız, krallarınız, imparatorlarınız, şeyhleriniz, şıhlarınız, peygamberleriniz efendi değildir. Onlara kulları gibi yaklaşmayın. Hepsi etten kemikten insandır.

Ateist olmanız da bu günahtan azade olmanızı sağlamıyor. Adam ben Allah’a inanmıyorum, çok saçma diyor. Sonra tutuyor elf kılılı uzaylıların bizi maymundan türettiğine inanıyor. Maymun s.ken uzaylı elfler dini de şirktir.

Ayrıca burada her şeyi ölçü ve oluş tarzı takdir ettiği geçiyor. Bu tanrının varlığına inanan bazı dini görüşlerin temel argümanı olan “tanrı evrenin başında saati kurdu ve bir daha müdahale etmedi” inancına cuk oturan bir cümle. Bana mantıklı da geliyor. Ancak eğer baştan saat gibi kuruldu ise, bir daha peygamber göndermek gibi müdahalelere ne gerek vardı? Belki de peygamberler doğrudan yaratıcı ile teması olan kişiler değil de, bu iletişimde olduklarını sanan kişilerdi. İnsanlığa daha iyisini sunmaya çalıştılar. Suyu bulandırmaktan başka da işe yaramadılar.



4. ayetler birlikte Muhammet’e yöneltilen bazı iddialar ortaya konuluyor. “Bu onun uydurduğu düzmeceden başka şey değildir. Ve bu düzmecede ona başka topluluk yardım etmiştir.”(Furkan/4) “...Öncekilerin masallarıdır bu! Birine yazdırdı onu. O ona sabah akşam birileri tarafından yazdırılıyor.(F/5)



Şimdi ortaya dört iddia atılmış.

1) kendisi uydurdu.

2) başka bir topluluk yardım ediyor

3) başkalarına yazdırıyor.

4) eskinin masalları

Bu iddiaları şöyle temelsiz bırakacak, akıllardaki tüm soru işaretlerini silecek, mucizevi bir cevap verilse de bu iddialar bir daha dillendirilmese değil mi?

El cevab: “Onu göklerde ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Kuşkusuz o Gaffur’dur; Rahim’dir.”

Ya bu ne be! Oğlum adamlar net iddialar ortaya atmışlar. Hiçbirine cevap vermemiş. Sadece kendisini övmüş. Ya hiç olmadı “hani nerede o yazanlar/yazdıranlar falan diye sorsaydı. Yok, sıfır cevap.

Düşün bak, ben bir gün geliyorum. Eşin seni aldatıyor diyorum. İlk ne sorarsın? Kanıtın var mı? Ne bileyim görüntü, ses kaydı, mesaj, itiraf belki! Hiçbiri yok. Hiçbirine cevap bile vermiyorum ve diyorum ki, ben her şeyi bilenin elçisiyim, bana o dedi. İnanır mısın buna?

Gerçi millet şeyh sandıklarına her türlü inanıp kendisini badeletiyor. Bana da bir inanan çıkar herhalde.



Bu Mekkeli müşrik tayfa Muhammet’i de peygamber olarak beğenmiyorlar. “Bu ne biçim peygamber beh!” kafasındalar. Yemek yiyormuş, sokakta yürüyormuş. Üzerine böyle bir melek falan da inmezmiş. Hem öyle bitip tükenmez hazineleri falan olması gerekmiyor muymuş? İnananlara da siz büyülenmiş adamın ardından gidiyorsunuz, diyorlarmış.

Cevap olarak da kısaca “istese verirdi ama vermiyor” deniyor.

Zaten müşrikler burada biraz saçmalamış. Hani adam peygamberim dedi, insan üstüyüm demedi. Getirdiği ayetler de zaten aksini söylemedi. Biyolojik olarak sıradan bir insan bu. Sizin beklentiler biraz garip. Gerçi benzer beklentiler bugün müslümanlara miras kaldı. Sürekli olarak peygambere insan üstü yetenekler atfediyorlar. Yok parmaklarından su çıkarmış, yok ayı yarmış, yok kütük inlemiş vs... Ya bu kulaklar peygamberin cinsel anlamada on erkek gücünde olduğunu söyleyen mucizeler duydu.

Ne farkı var bunları sonradan iddia etmekle, önceden görmek istemek arasında?

Bu iddiaları ortaya atanlar tabii ki iflah olmazmış. Doğru cehenneme gideceklermiş. E hani düşünmek gerekiyordu. Adamlar bazı karşı tezler öne sürdüler, biraz da saçmaladılar diye neden yanıyorlar şimdi?

On altıncı ayete kadar bu cehennem işkenceleri, cennet ödülleri anlatılıyor.



On yedinci ayette bu insanların rab edindiklerine soruyorlar; siz mi saptırdınız bunları, diye.

Bir sonraki ayette onlar cevap veriyorlar; haşa bize yakışmazdı, bunlar kendi kendilerine bize tapındı, abarttıkça abarttı. Sen onların atalarını öyle rızıklandırdın ki, bunlar şımardı, zikri unuttu, helake giden bir topluluk oldular.

Sonra da “yaaa gördünüz mü o efendi hazretleriniz de sizi yalanlıyor, hadi tıpış tıpış cehenneme” deniyor.

Doğru, bazıları geçmişteki bir takım büyük insanları kendi kendilerine rab ediniyorlar ama bazı şeytan kılıklı pezevenkler de doğrudan “beni rab edinin” diyor. Bu rabıta olayından şeyhlerin hiç mi haberi yoktu? Bir diğeri açık açık Allah ile konuşuyorum diyor. Şerefsiz adeta haftalık değerlendirme toplantısı yapıyor, Allah buna “o iş bende” falan diyor. E bir öteki almış bir yerlerden bilgiyi, Sovyetler yıl bitmeden çökecek diyor. Bana Allah söyledi diyor. Cidden Sovyetler çökünce ağlak vaize tapınan dangalaklar oluyor.

On sekizinci ayet bu durumları ön görememiş gibi. Rab edinilenler de çoğu zaman işin bilincindeler bence.

Ha unutmadan, eğer burada bahsedilen Mekkeli müşrikler ise, ne ara rızıklandı bunların ataları? Kuş uçmaz, iki kervan geçen dandik bir yerde yaşıyor bunlar. Bunların en zengininin zenginliği bile yerel çapta bir zenginlik. İşe de yaramaz bir zenginlik. Çölde bunlar ya, öyle rızıkla şımaracak bir durumları yok gibi.



Yirminci ayettte Muhammet’e seslenip senden önceki peygamberler de öyle marvel süper kahramanı değildi, onlar da yiyip içip dolaşıyordu deniyor. Biz sizi birbirinizle sınarız deyip bu saçma isteklere kulak asılmaması gerektiği söyleniyor.



Yirmi birinci ayette mucize istenmesi olayı tekrar gündeme geliyor. “Üstümüze melekler inse ya da doğrudan Rabbimizi görsek olmaz mı?” diye soruyorlar.



Şöyle bir cevap veriliyor:

“Bakın evladım, benim Rab olarak sizden istediğim inancınız. Eğer sizin üzerinize melekler indirsem, süper insan formunda mucizeler yaratan peygamberler göndersem ya da bizzat kendim gelsem bu inanç olmaz, bilmek olur. Oldu olacak yıldızları Allah yazacak şekilde bir araya getireyim de haberiniz olsun. Bu durumda sizin bir özgür iradeniz falan kalmaz, devamlı gözünüzün önünde olan Rab’den korkar ve sapmamak için büyük destek bulursunuz. Halbuki benim istediğim kendi iradeniz ile iyilerden, doğru yola ermişlerden olabilmeniz. Eğer benim sultam altında buna ulaşırsanız, bu gerçek bir ulaşma değildir. Çocuğun ödevini ebeveynine yaptırması gibidir. Dışı parlayan, içi çürüyen bir meyve olur. Beni hissetmediğiniz anda gerçek yüzünüz ortaya çıkar. O yüzden size, sizden olan peygamberler gönderiyorum ve kendinizi doğru yolda tutacak gücü kendinizde bulmanız için size adımı tespih edip beni hatırlayacağınız namazı zorunlu tutuyorum.” deniyor.

Desem de inanmayın. Tabii ki “bunları söyleyenler cehennemlik. Onlar melekleri görecekler ama o gün iş işten geçmiş olacak.” deniyor. O gün peygamberle yol alamadığı, falancanın onu saptırmasına izin verdiği, zikri terk ettiği için çok pişman olacakmış.

Meşhur otuzuncu ayette de resul şöyle diyecekmiş: “Ey Rabbim, benim toplumum bu Kur’an’ı terk edilmiş/dışlanmış hade tuttular.”

Son dönemlerde “yalnız Kur’an yeter” tayfa tarafından sık sık ön plana çıkarılıp, “bakın böyle olacağını Allah önceden bildirmiş. Siz dinin temelinden Kur’an’ı çıkardınız, yerine hadis altında hurafeler koydunuz” gibi iddialara delil olarak kullanılıyor. Bunu mucize olarak öne süren bile var. Daha radikal olanlar İslam medeniyetinin batı karşısında kaybedişini de buradan okuyor. Onlara göre Kur’an’a dönerse, İslam alemi şahlanacak! Tabii onların Kur’an’a dönmekten anladıkları tekerleme ezberler gibi Kur’an’ı ezberlemek. Şahlanmaktan anladıları da füzelerle geçit töreni yapmak! Zaferden anladıkları da kendilerinden güçsüz olan her şey üzerinden tartışmasız otorite kurmak.

Halbuki burada spesifik bir resulden bahsedilmiyor. Genel olarak peygamberlerin mesajlarının ümmetleri tarafından terk edildiğinden bahsediyor. Öyle olur zaten. İlla peygamber olmaya da gerek yok. Toplumsal/siyasi/ekonomik tüm öğretiler zaman içerisinde “daha işe yarar, daha gerekli” kabul edilen özellikleri ön plana çıkarılarak, takipçileri tarafından erozyona uğratılır. İşler kötü gidene kadar bir iki ufak cılız ses dışında itiraz eden olmaz. Gelen felaketi öngörüp uyaran, Yunan Mitolojisindeki Kassandra lanetini yaşar. Kriz gelip vurduğunda bir anda herkes temellere dönüşün şart olduğunu söyler ama bunu da kendi yorumu ile yapar. Öğretinin saf hali çoktan kaybolmuştur ama o saf hali savunduğunu iddia edenler birbirleriyle çatışır. Öğreti çoktan ölmüştür ama kimsede cenazeyi kaldıracak cesaret olmaz. Belki gerçekten inanmış 15 – 17 kişi bulunur, cenazeyi kaldırmak için.

Konuyu bitirmeden milletim özelinde ekleme yapayım. Evladım, sen en parlak dönemlerinde de toplum olarak bu kitabın yolunda değildin. Çünkü kitabı okumuyordun. Birilerini evliya edinip, onların sana anlattığı kadar biliyordun. Çoğu zaman da şeytanları evliya, dost edinirdin. Bu kitabın yaygın kullanılacak çevirisi senin dedelerin bu dine girdikten bin yıl sonra yapıldı. Bugün hala çeviriyi yaptırana küfreden insanların odluğu bir toplumdasın. Allah varsa, az bile belanı veriyor.



Otuz ikinci ayette, bu sefer Kur’an’ın neden tek parça kitap halinde değil de, parça parça indiğini soruyorlar. Buna iki cevap veriliyor.

  1. ...Biz böyle yaptık ki, onunla senin kalbini dayanıklı kılalım. (F/32)

  2. Onlar sana bir mesel getirmeye görsünler, biz sana hakkı ve yorum olarak en güzeli getiririz. (F/33)

Bu eser benim elime bir kerede ulaştı. Çok şükür kalbimde bir zayıflık yaratmadı. Hiç bana “bak yaratmış işte kafir olmuşsun” demeyin. İlk okuduğumdan on beş yıl sonra çıktım ben dinden. Asıl kalsaydım “kafir” yani gerçeği örten olurdum.

Kalbi dayanıklı kılmak bana pek anlamlı gelmeyince tefsire danıştım. Danışmaz olaydım. Tefsire göre kalbi dayanıklı kılmak, Muhammet’in Kur’an’ı parça parça alıp daha iyi idrak etmesi ve ezbere bilmesi demekmiş. Yani kalp yine beyin yerine geçmiş.



İkinci açıklama ise acı bir itiraf gibi. Hani bu kitap eksiksiz ve üstün üstün bir şeydi! Yahu açık açık “biz bu kitabı, tahtadan put oyup, sonra ona tapacak kadar salak adamların mesellerine göre genişletiyoruz” denilmiş. Belli ki gelecek meseller de önceden bilinmiyor ki, hepsine birden önden cevap verilemiyor. Ya Allah geleceği bilmiyor, ya da bu kitap Allah’tan gelmiyor.

Ayrıca o mesellere bile cevap vermediğini az önce, bu surede gördük. Adamlar bunlar eskinin masalları diyor, cevap hayır bu Rahman’dan... Şimdi bu iddiaya en güzel cevap gerçekten bu mu? Bu getirilen mesele bir cevap bile değil! Elini vicdanına koy söyle, Muhammet’in süper kahraman özellikleri göstermemesi, zengin olmaması, meleklerin yer yüzüne inmemesi hakkında kitabın verdiği “istesek yapardık” cevabı mı daha tatmin edici? Yoksa benim yazdığım “bilmek ve inanmak arasındaki fark” metni mi?



Musa ve Harun, Nuh, Ad, Semud ve Ress halkları anılıyor. Pek çok kentin uyarıcılarını reddettiği ve yerin dibine geçirildikleri anlatılıyor. Evet Ress halkı yeni geldi, buyursunlar efendim.

Kırkıncı ayette “Yemin olsun, onlar o kötülük yağmuruna tutulan kente vardılar. Peki, onu görmüyorlar mıydı?..” diye soruluyor. Bu yağmura tutulmuş mekana varanlar kimlerdi bilmiyorum. Her kimlerdiyse, onlar dirilip hesap vermeyi umursamıyorlarmış. Vallahi ben öyle bir kent görmedim, benlik bir durum yok.





Allah resulü olarak şunu mu gönderdi?.. Bu bizi ilahlarımızdan saptıracaktı.(F/41-42) gibi ifadelerle saçma sapan inançlarında sapmamayı başarı olarak gören bu arkadaşlar, tevhit inancı içindeki Muhammet’i akıllarınca zorbalıyorlar. Kur’an’da Muhammet’e “iğreti arzusunu ilah edinen kişiyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?” diye retorik olduğunu düşündüğüm bir soru soruluyor.



Sonraki ayette de bunların işitip idrak edemekdikleri, bu bakımdan hayvana benzedikleri hatta hayvandan bile şaşkın oldukları söyleniyor. Hakaret üzerine hakaret! “İnanmıyorsan da saygı duymak zorundasın!” deyip linç etmeye çalışan olmamış. Dünün Mekke müşrikleri, kendilerine yapılan bu hakaretler karşısında günümüz müslümanlarından daha hoşgörülüymüş. Hoşgörü dini müşriklik!

Aslında Muhammet’i tabii ki bir kaşık suda boğarlardı ama kabilesi güçlü olduğu için bunu yapamadılar. İroniktir, Muhammet ve dini, Muhammet’in hayatta kalmasını sağlayan kabileciliğe karşıydılar. İslam’ın çoğu ilkesi gibi bu karşıtlık da hiçbir zaman inananlar arasında karşılık bulmadı. Muhammet varken de, sonrasında da bu savaşı kazanan kabilecilik oldu.



Kırk beşinci ayetle birlikte bir anda konsept değişiyor. “Görmedin mi Rabbini, nasıl uzatmıştır gölgeyi? Eğer dilerse onu elbette hareketsiz kılardı. Sonra, Güneşi ona nasıl delil yapmışız?(F/45) Sonra, onu nasıl tutup ağır ağır kendimize çekmişiz? (F/46)

Gidin bunların anlamını Ömer Çelakıla, Caner Taslaman’a falan sorun. Bu tip ayetlere baya yorum yapıyorlar. Ben bir şey anlamadım der, geçerim. Her haltı bilecek halim yok. Bilsem gelip youtuba’a kimsenin dinlemediği konuşmalar yapar mıyım? Atv’deki ağlağın koltuğa göz dikerdim.

Devamında; “O’dur size geceyi elbise, uykuyu dinlence yapan. Gündüzü dağılıp yayılma zamanı yapan da odur. (F/47) deniyor.

Heh ama bak bunu anlayabilir ve yorum yapabilirim. Kur’an indiğinde aydınlatma teknolojisi bugünkü gibi gelişkin değildi. Gece olunca haliyle insanlar uykuya, dinlenceye çekiliyorlardı. Kimse yirmi birinci yüzyılda insanların gündüz kadar gece de çalışabileceği gerçeğini tahmin edemeyeceği için, gece sadece uyku ve dinlence zamanı olarak değerlendirilmiş.

Hadi bakalım gece bekçisi kardeşim. İyiyi kötüyü ayırma özelliğinin adını taşıyan bu surede, gece dinlenmen, sabah çalışman gerektiği söyleniyor. Buyur tam rehber olarak bu kitabı al. Sevgili müslümanlar, geceleri sakın acillik sağlık sorunu yaşamayın, kitabımız geceyi dinlenme vakti yaptı. Doktorlarımız buna uymazlarsa, ahiretlerini yakarlar!



Sonraki iki ayettte rüzgarla gelen rahmet ve onunla diriltilen toprak örneği yineleniyor. Sonra da “...çeşitli biçimlerde ifade ettik ki öğüt alabilsinler.” diyor. E alın hadi bakalım, geceleri hayatın devam edebileceğini öngöremeyen kitaptan öğüt! Ben iki ihtimal bulabiliyorum. Ya bu kitap geleceği bildiğini iddia eden ancak göremeyen tarafından indirildi ya da geleceği görse bile bu kitabın muhatapları gelecektekiler olmadığı için onları görmezden gelerek belli bir zamandaki belli bir topluluğa gönderildi. Zira yedinci yüzyılda kuzey enlemlerde yaşayana da bu ayetler uymaz. Hele ramazan orucu, hiç uymaz!



Elli birinci ayette dileseydik her kente uyarıcı gönderirdik diyor. Uyarıcılar sadece torpilli kentlere mi? Takip eden ayette Muhammet’e seslenip “artık inkarcılara itaat etme, onlara karşı Kur’an ile zorlu bir cihat aç” deniyor.

Tefsirlere baktım, “artık itaat etme” ifadesine hiç atıf yok. Aman ne şaşırtıcı. Hangi konuda onlara itaat etmiş? Cümlenin devamında iman için savaştan bahsettiğine göre, bazı inançsal konularda mı itaat etmiş? Bilemem, bilemeyiz!



Tatlı tuzlu su karışmaması hakkında efsane ayet. Efsane çünkü şu surede bir alay gerçeğe uymayan mevzu varken bu tartışılır durur. Tam boş iş bunu tartışmak. Hele bir de mümlümanların Kaptan bilmem ne üzerinden aşırı yalanlar düzerek hikayeler anlatmaları yok mu? Off of, “he tamam karışmıyor, ok, kib, bye.”



Bir sonraki ayette sudan yaratıldığımız söyleniyor. Hemen bak işte mucize demeyin, bu kitapta daha önce alaktan yaratıldığımız söylendi. Bir sonraki surede toprak denecek. Çamur, balçık, nufte falan dendiği de olacak.

Ayet sudan yaratıldığımızı söyleyen cümlenin devamında kan bağı ve evlilik bağından doğan akrabalık ile oluşturulduğumuzu da söylüyor. Bireyselleşmeyi de öngöremediği gibi kendi karşı çıktığı kabilecilik anlayışının kökenini de yaratılış özelliğimiz olarak sunmuş. Ha ama sular karışmıyor, insanlar sudan yaratıldı... Ne büyük mucize bir kitap bu ya!



Muhammet müjdeci olarak gönderilmiş. Para falan da istemiyormuş. Sadece Rablerine varmak için bir yol tutmayı dileyenler istiyormuş. Sevgili Muhammet, ben de bir yol tutmayı diledim ama okuduklarımdan sonra bu yol senin yolun olamıyor. Kusura bakma.



Allah’ın Hayy yani hep diri olan, ölmeyen olduğu vurgulanıp, O’nu överek tespih etmemiz isteniyor. Kulların günahlarından O’nun haberdar olması yetermiş.



Ve geldik yine dinden çıkartan ayetlerden birine. “Gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri altı günde yaratıp sonra arş üzerine egemenlik kuran O’dur! Rahman’dır o. Haberdar olana sor O’nu.”(25/59)

Nereden başlasak, nereden başlasak?

Bu ifadeyi daha önce Araf Suresinde de kulanmıştı ama o sure zaten çok uzun olduğu için altı günde yaratma meselesini pas geçmiştim. Şimdi yine karşımıza geldi.

Öncelikle “gün” muhabbetine bakalım.

Deniyor ki, buradaki gün bizim bildiğimiz gün değil. O ilahi düzendeki gün bizim bin gün kadar. Bunların yanlarında bir kitap var, oradan ders görüyorlar, hoşlarını gideni söylüyorlar. O kitap, bu kitap değil! Geçelim.

Orada aslında öyle demek istemiyor tayfa da burada kastedilenin evre olduğunu söylüyor. Aslında altı evrede diyor. Peki Kur’an ne diyor.

Bir önceki sure Yasin Suresiydi. 82. ayetinde dedi ki: “O bir şeyi istediğinde, buyruğu sadece şunu söylemektir. “Ol!” Artık o, oluverir.

Her şeyi ol diyerek oldurabililecek yaratıcı neden altı evrede yaratsın? Hem benim bildiğim tüm evrenin oluşumu teorileri de her şeyin bir anda olduğunu söylüyor.

Altı gün olayının var olma nedenini bu ayetin devamındaki “haberdar olana sor O’nu” ifadesinde söyleniyor aslında. Tevrat! Burada yine Yahudilere müttefik olarak göz kırpılmış. Özellikle Mekke dönemi ayetlerinde ilişki hep ayı-dayı arasında gidip gelecek. Yesripte ise artık siyasi güç elde edilmiş, köprü geçilmiştir.





O kişiye Rahman’a secde et dendiğinde, etmezmiş. Hatta bunu işittiklerinde nefretleri artarmış. “Senin uydurman” derlermiş.

Bu müşriklerin de her boka nefreti artıyor. Bana bugün yaşayan bir grubu hatırlatıyor bu nefret seli ama kimleri?



Şanı yüce olan kudret gökte burçlar yaratmış, Ay’ı da bir ışık yansıtıcı olarak oluşturmuş. Gece gündüz ve birbirlerini takip etmelerine dair bir şeyler...

Burçlar meselesi falan, bunlar benlik değil, yorum yok. Bilmiyorum, anlamıyorum.

Rahman’ın kullarının bazı özellikleri maddelerniyor. Bakalım bizim müslüman tayfaya uyuyor mu?

  • Onlar yer yüzünden böbürlenmeden yürürlermiş.

Bu uymuyor. Neredeyse tamamında “doğruyu sadece biz biliyoruz” böbürlenmesi var. Özellikle inanç mevzularında herkese tepeden bakıyorlar. Kendi aralarındaki yorumlar bile bir diğerinin ya cahil ya sapkın olduğunu söylüyor.

  • Cahiller bile onlara hitap edince “selam” derlermiş. (Selam: barış, sağ sağlim olmak, güvende olmak demek)

Bu da pek uymuyor. Geneli kendisinden olmayan, ona göre yanlış ve cahilce konuşana saldırıyor. Ben hiç elinde güç olmasına rağmen “Allah’ından bul” diyen müslüman görmedim. Barış sadece güçsüz olduklarında istedikleri bir şey.

Ya geçen “kafir arkadaşları olan bir kişinin selamını almak bizi kafir yapar mı? Diye sorana denk geldim.

  • Geceleri rablerinin huzurunda secde ederek, ayakta durarak geçirirlermiş.

Tanıdıklarım arasında bile belki bunu yapan vardır ama ben şahit olmadım. Bilemem kim geceleri ne yapıyor. Yalnız şöyle bir durum var. Az önce, bu surede, gecelerin uyku ve dinlenme vakti olduğu söylendi. Allah geceyi yaratma nedenine uymamayı müminlik olarak görüyor.

  • Cehennem azabından uzak kalmak için yakarırlarmış.

Valla benim gördüğüm müslümanların çoğu cennete gideceğinden zaten emin. Bu şekilde dua eden de gerçekten samimiyetle değil, ağız alışkanlığı ile ediyor gibi. Kendi akıbetlerinin cehennem olmasından korkmaktan daha çok, sevmedikleri kişi ve gruparın cehennemlik olması ile ilgililer gibi... Kimsenin günahına girmeyeyim tabii, vardır elbet samimiyetle böyle dua eden de.

  • İnfakta bulunurken, kendi hakkı olmayandan savurganlık, kendi mallarından ise cimrilik yapmazlarmış.

Tam tersi olduğuna yemin etsem başım ağrımaz, günah yazılmaz. Pek azı müstesna... Hele hele iktidardakiler! Ayrıca Osman’nın akrabaya mal dağıtmasını savunanlar, gidin şimdi Kur’an’a ağlayın Şia kötülüyor Osman’ımızı diye!

  • Allah’tan başka ilaha yakarmazlar.

Yani öyle yatıra, katıra, şeyhe, şıha, gavsa, peygambere dua etmez. (yakarmaz) Siz söyleyin, sizce Allah ve ardından “efendiler”e secde etmek mi şirk, Allah’a bile secde etmemek mi?

  • Allah’ın saygıyla layık kıldığı canı haksız yere almazlar.

Öyle kafalarına göre katli vaciptir diyorlar ki! Neyse ki bizim buralar hala laik yasalarla yönetiliyor da, bu konuda çok beter değiliz. Allahtan kimse dinlemiyor da benim katlime vaciptir diyen olmadı. En azından internette.

  • Zina etmezler.

Herkes sınıfta kaldı, bir daha ki hayatta görüşürüz.

  • Yalana tanıklık etmezler.

Etmeyen bir imam vardı. Gezi Parkı Olayları sırasında Kabataş Camisi imamı olan. Ancak aynı olayda, hiç yaşanmamış bir deri kıyafetli, işemeli sıçmalı fetişe yalandan şahitlik edenler de vardı. Biri de bugün cumhurbaşkanı. Yine elendi reis gördün mü?

  • Boş lakırtılara kulak asmazlar, soylu şekilde yol alır giderler.

Boş lakırtıdan kastı “hocam denizde yüzüyordum, makattan bir miktar su girdi gibi hissettim, orucum bozuldu mu?” gibi lakırtılar herhalde.

  • Rablerinin ayetleri kendilerine hatırlatıldığında kör, sağır olmazlar.

Evet, bizdekiler daha çok “senden mi öğreneceğiz zındık” diyip saldırıyorlar. Kör sağır takılan pek az!

  • Şöyle yakarırlar: Eşlerimizden ve çocuklarımızdan bize göz aydınlığı bağışla! Bizi takvaya sarılanlara önder kıl!

İlk kısım tamam, ikinci kısım yine bize uymadı. Hiç de önder olmaya çalışmaz, bu konuda dua etmez. Hatta pek çoğu burada yazdığı gibi sahte evliyaları gönüllü olarak önder edinir. Bulamazsa da önder dilenir. Yeniden gelecek bir Cengiz Han dileyen Moğol gibidir.



Tövbe edip, barışa ve hayra yönelik işler yapanlar müstesna. Onların tövbesi kabul edilecek yaptıkları kötü şeyler güzelliğe dönüşecek. Bu kötülükten zarar görenlerinde fikrine danışılacak mı o şüpheli!

Bu işleri yapanlar, cennetlik olacaklar. Yüksek konaklarla ödüllendirilecek. O konaklarda sağlık dileği ve selamla karşılanacaklar. Bu güzel dinlenme yerinde sürekli kalacaklar.

Cennet konutları! Ön sipariş dua ile ödeme şerefli bir hayat yaşamak ile...

Son olarak duanız/davetiniz yoksa, Rabbiniz sizi ne yapsın diye soruluyor. Yalanladınız, bu yüzden azap kaçınılmaz olacaktır diye de sonlanıyor.



Yalanlamadık be Rabbim, sadece aklımıza yatmıyor.

2 Ekim 2025 Perşembe

41) Yasin Suresi

         

Yıldız sureleden bir tanesine daha geldik. Fatiha kadar olmasa da, Yasin suresi de oldukça fazla tekrar edilen metinlerden bir tanesi. Özellikle Türkiye’nin mezarlıklarında. Yasin Suresinin para karşılığında okuyucuları bile var. Öyle önemli görülen bir sure. Peki ölülere okunması için bazılarınca para dahi ödenen bu surede ne yazıyor?




Ya Sin! Diye başlıyor. Anlamı konusunda ittifak bulunmayan iki harf. Benim yorum yapabileceğim bir konu değil çünkü bana bir anlam ifade etmiyor.

2-5. ayetler arasında hikmetlerle dolu Kur’an’a yemine ederek Muhammmet’in hiç kuşkusuz gönderilen elçilerden, dosdoğru yol üzerine, Aziz ve Rahim’in indirdiği yol üzerine olduğu söyleniyor. Dikkatinizi çekerim, üzerine yemin edilen şey, Muhammet’in insanlara getirdiği kitap.

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin. Biri gelse, peygamberiliğini ilan etse, şimdiye kadar inandığınız her şeyin yanlış olduğunu söylese, yedi ceddinizin bu yanlış üzerinde yürüdüğünü ve cehennemlik olduğunu yer yer onlara hakaret ederek iddia etse ve bu söylediklerine dayanak olarak da hikmeti kendinden menkul sayfalarını gösterse, ona inanır mısınız?

İşte Muhammet’in yaptığı tam olarak bu oluyor. Kendi peygamberliğini kendi getiriği sayfalara dayandırıyor. Bunun garantisi bizzat benim abi diyen esnaf gibi!

Peki peygamber kime gönderilmiş?

Bendeki mealdeki ifadesiyle Babaları uyarılmamış, tam gaflet içerisindeki toplumu uyarman için gönderildin. (36/6)

Burada babaları diye çevrilen kelime, çoğu mealde “ataları” olarak çevrilmiş. Y. N. Öztürk çeviride akıllıca davranmış ve güncel Türkçeyi iyi kullanmış. İlk okuduğumda bir sorun görmemi engellemiş oldu. Ancak diğer meallerde atalar ifadesi görünce ayete bakışım değişti.

Bu çevirilerin bazılarında önlem almak için “yakın atalar” diye parantez açılmış. Uzak atalar uyarılmıştı ama yakın atalara uyarıcı gelmedi diye de tefsirlere eklenmiş.

Bazıları daha farklı bir yol bulup çevirinin tamamen yanlış olduğunu, Arapça orjinalindeki “ma” kelimesinin olumsuz edat alınmaması gerektiğini falan iddia etmişler. Aslında doğru çevirinin ilk kısmının “ataları uyarıldığı halde” olması gerektiğini söylemişler.

Hangi çevirinin doğru olduğunu bilecek halim yok. Zaten konu çeviri ile de alakalı değil, dünün Arap alimleri de kendi aralarında hangi anlamın doğru olduğu konusunda tartışmışlar.

Eminim çoğunuz sıkıntıyı anlamadınız. Söyleyeyim. Eğer Arapları “ataları hiç uyarılmamış” kavim diye tanımlarsanız, hadislerle, secelerle örülmüş bir masal çöküyor. Arapların inancına göre kendileri İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundan geliyorlar. E bu ikisi peygamber olduğuna göre, Araplar bu ayete göre onların soyundan gelemez. Bu nedenle yakın atalar / babalar diye düzeltme ekleniyor.

Bu sorunun bir kısmı. Zaten İbrahim, İsmail yaşamışsa bile öyle soyu takip edilebilecek devirlerde yaşamadılar.

Ayet ikinci bir soruna daha neden oluyor. Hanifler ne olacak? Namaz kılan, hac yapan, Kabe’nin kutsallığını bilen müşrikler ne olacak? Bu adamlar yozlaşmış da olsalar, Kur’an’ın doğrusunun bir kısmını yakalamış görünüyorlar. Hiç uyarıcı gelmediyse bu nasıl oldu?



Şimdi babalar kısmında da sorun var. Yakın zamanda uyarılmadılar diye çeviriyorlar da, o zaman Allah adını nereden biliyorlar? Peygamberin babasının adı Abdullah! Allah’ın kulu demek. Hem bu insanlar topluluk olarak uyarılmamış ve gaflet içindeyse, Fil Suresi etrafına örülen Abdülmuttalip masalını ne yapacağız?

Hanif olanların da yaşadığı bir toplumda siz daha önce uyarılmadınız dememiştir. Muhtemelen “uyarılmasına rağmen gaflet içerisinde olan toplum” anlamı daha doğru. Zaten bu tartışma da asıl önemli olandan bizi uzak tutar. Çünkü önceden uyarıldılar ya da uyarılmadılar fark etmez, Muhammet “bu topluluğa” elçi olarak gönderilmiş. Tüm insanlara değil!

E ama başka ayetlerde tüm insanlara gönderilen bir uyarıcı, elçi olduğunu söylemişti? Hatta iniş sırasına göre bir önceki sure kabul edilen Araf suresinde bile bu söylenmişti.

Kolaya kaçarsak, alın size çelişki der konuyu kapatırız. Biraz zorlarsak?

Tefsirler bu düğümü peygamber önce ailesine ve yakınlarına, sonra Kureyş Kabilesine, sonra Mekkelilere, sonra Araplara ve en son olarak tüm insanlara genişleyen çemberler halinde sorumluydu diye çözmüşler. Belki de bu genişleme sırasında karşılıklı sorumluluğun etkisi de azalıyordur?

A kişisi yerel bir kavmin kurtarıcısıdır. Onun yaptıkları önce kendi kavmi içindir. Ancak yaptıklarını nenden ve nasıl yaptığı, benzer durumda olan diğer kavimler için de önemli bir örnek olmuştur. Onun aydınlattığı yol, bu kavimlerin kendi yollarını bulmalarını sağlamıştır. A hem yereldir, hem de evrenseldir. Dikkat edilmesi gereken şey, A kişisinin içinde bulunduğu durum ve imkanlar asla tekrar oluşmayacaktır. Diğer toplumlar bunu taklit edemezler. Sadece kendi yollarını bulurken, pek çok örnekten biri olarak A’yı akıl süzgecinden geçirip örnek alırlar!

Yani Muhammet Arapların bin küsür yıl önceki peygamberidir. Bizim için elçiliği örnek oluşturur. Tam olarak onun yolu tatbik edilemez. Benzeri binlercesi gibi değerli bir örnektir, o kadar. Ötesine inanmak adamı da putlaştırmak olur.





Sureye dönelim.

Elçi olarak Muhammet gönderilmiş peki bu kavim inanacak mı? Hayır, pek çoğu inanmayacak. Niye? Çünkü Allah onların önüne arkasına set çekmiş, boğazlarından burkağı ile sarmış ve onların idrakını kapamış.

Sonra da elçi mi göndermiş? Evet, görmedikleri halde Rablerinden ürperenlere müjdeci olsun diye!

Sizce de burada mantık sınırlarını zorlayan bir şeyler yok mu? Hadi diyelim bunlara inanmayacakları bilindiği halde “bizi kimse uyarmadı” demesinler diye elçi gönderildi. Aralarında pek az olmakla birlikte Rahman’dan kalbi ürperenler için. Peki o dönemde yaşamayan ve yine de Rahman’dan korkup içi ürperen kimseler? Yoluna milyonlarca saptırıcı döşenmiş bizler? Elimizde sadece binlerce yıl önceden sayfalar. Güvenirlilikleri şüpheli, anlamı yer yer kaybolmuş, tartışmalı! Biz Tanrı’nın üvey kulları mıyız?

Kaldı ki bu inanmayacak denilenlerin tamamına yakını öyle ya da böyle inandık diyecekler ve peygamber tarafından da müslümanlığa kabul edilecekler. Demek ki inandık demekle inanmak da olmuyor. Demek ki peygamberin dine kabul ettiği herkesin imanını Allah kabul etmiyor.

Eğer peygamberin kabul ettiğini Allah da kabul ediyorsa, burada yazanlar yalan oluyor. Allah’ı yalancı çıkarmamanın tek yolu, inandık diyen, hatta peygamber tarafından dine kabul edilen herkesin imanının geçerli olmadığı varsaymak.

Ne oldu sahabe efendilerinizin kutsallığı şimdi? Allah çoğunun imansızlar olduğunu söylemiş. Peki sahabenin bile çoğunluğu aslında imansız ise, onları efendi kabul edenler ne oldu?

Hiç kıvırmayın burada vahye ilk muhatap olanlar değil, vahyi duymuşların tamamı kastediliyor diye. 6. ayetin doğrudan devamı bu itham. Birleştirirsek, “bunların babalarına da uyarıcı geldi, kabul etmediler. Bunlara seni yolladık yine kabul etmeyecekler” Ben de ekleyeyim, “bunların torunları da, imansız olacak ancak bunu asla anlayamayacaklar. Tıpkı bunlar gibi, kendi yollarının dosdoğru olduğundan emin olacaklar.”





12. ayette “biz, yalnız biz, ölüleri diriltiriz...” deniyor. Teknik olarak, bakın sadece teknik olarak, kalp masajı ve elektro şok cihazı ölüyü diriltiyor.





13. ayetle birlikte bir kıssa başlıyor. Bu sefer isim verilmemiş, sadece kent halkı deniyor. Peygamberlerden de elçi ve uyarıcı olarak bahsediliyor. Hani açık açık evvel zaman içinde çok uzakta bir kentte durumu var ama bunlara masal denilince kızılıyor. Sanki Allah örnekleme yapmak için masal formatını kullanmaktan aciz gibi...

Bu kentlilere bir uyarıcı gelmiş, sonra iki, sonra da üçüncü... Uyarıcı yetişmiyor adamlara. Bize gelen giden yok. Son gelen bin küsür sene önce!

Uyarıcıların gelip ne dedikleri, ne konuda uyardıkları meçhul. En azından burada yazmıyor. Yazana göre bu elçilere inanan olmamış ve onlara “siz de sıradan insanlarsınız, rahman hiçbir şey indirmemiştir” deniyor.

Anlaşılan kent halkı deist! Destekliyorum.

Buna karşılık elçiler sadece “Rab biliyor, biz elçileriz” demekten öteye geçmiyorlar. Ne konuda uyarıda bulundukları da hala söylenmiyor. Zaten ne önemi var, vurgu orada değil. Benim için vurgu 18. ayette:

Dediler: sizi uğursuzluk sebebi saymaktayız. Eğer bu işe son vermezseniz, sizi mutlaka taşlayacağız! Bizden size acıklı bir azap mutlaka dokunacaktır!

Gidin bir tarikatı “bu yaptığınız yanlıştır, Tanrıya ortak koşmaktır” diyin. Aynen burada bahsedilen uyarıcıların yaşadıklarını yaşayacaksınız. Taşlanmanız bile olası!

Elçiler taşlanmamış. Kentin öbür ucundan biri koşa koşa gelmiş, elcilere uyulmasını söylemiş.

Sizden herhangi bir ücret istemeyenlere uyun. Onlardır doğruyu güzeli bulanlar.” demiş. İmanını haykırmış. Sonra galiba ölmüş/öldürülmüş çünkü ona “gir cennete” denmiş. Bizden herhangi bir ücret istemeyen ancak Allah adına zekat toplayana da uyalım mı?

Sonra da kavmi titreşimli bir sesle helak edilmiş.

Yazık şu kullara!..(36/30) deniliyor çünkü onlar elçiler ile alay etmişler. Gördüğünüz resulllerle alay edenlerin cezasını Allah verebiliyor. Müslümanların bu konuya dahil olmak gibi bir hakları yok.





Görmemişler mi kendilerinden önce helak edilen kavimleri? Açıkçası ben öyle ilahi olduğu açıkça ortada olan helaklar görmedim. Bildiğim bütün yok oluşlar doğal veya beşeri nedenler ile açıklanabiliyor.

Yok edilen nesiller geri gelmeyeceklermiş ancak herkesin bir araya toplandığı zamanda onlar da orada olacaklarmış.





Ölü topraktan canlılar çıkarılması bizim için bir ibretmiş. Oradan çıkanlar ile nimetleniyormuş insanlar. İnsanlığın binlerce yıllık birikimle başlattığı tarım devriminin üstüne çöktü. Daha önce de yazının icadına çökmüş. Ancak yazı da yaptığı gibi, burada da hata yaptı. Çünkü insanlık, Kur’an ortaya çıktıktan sonra da biriktirmeye, ilerlemeye devam etti. Artık topraksız tarım yapabiliyoruz! Burada üzüm bahçelerinden bahsediyor. Artık onu kurmak için toprağa ihtiyacımız yok!

Topraktan üretim tanrının varlığına ibret ise topraksız tarım da yokluğunun ibreti olmuyor mu?

Şanı yüce olan Allah toprağın biriktirdiklerinden, onların öz benliğinden ve nice bilmediklerinden bütün çiftleri yaratmış. Çiftten kasıt cinsiyet olmalı, bu durumda şunu soralım, cinsiyetsiz canlıları kim yarattı? Eşeyli üreme yapmayan, çift olarak yaratılmamış olanları? Dediğim gibi, Allah o dönemde bilinmeyen teknikleri, bilgileri yok sayıyor. Bunu iki şekilde yorumlamak mümkün.

Ya bu kitap tamamen safsata, her şeyi bildiği ilan edilen Allah çok az biliyor.

Ya bu kitap sadece o dönemde yaşayan insanları ikna etmek için yollanan, biraz da evrensel mesaj barındıran bir kitap.

İkincisi geçerliyse, dinin tek kaynağı bu kitap olamaz. Hadisler, sünnet de olamaz. Gelişen insan aklı ve vicdanı dinin temel kaynağı olmalı.

Gecenin varlığı da bir mucizeymiş. Günümüzde, ilk okulu düzgün okumuş bir insan gecenin varlığında bir mucize göremez!

Güneş ve ay hakkında bazı ayetler var. Onlar da kendilerine belirlenen yörüngelerde akıyorlar anlamına geliyorlar. Onların da bir zamanı var. Yine o dönemin insanı için ilginç şeyler olabilir bu ayetler ama günümüz de pek de anlamlı kalmıyor. Hatta anlamsızlaşan ayetler var. Mesela:

Güneş’in Ay’a ulaşıp çatması gerekmiyor. Gecenin de gündüzü geçmesi gerekmez. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.

Burada reddedilen iki iddia da günümüzde oldukça komik kaçıyor. Kimse Güneş’in Ay’a yetişip çatacağına inanmıyor. Kimse sonsuz bir gecenin geleceğine inanmıyor. Bu iddialar muhtemelen daha da öncekilerden kalan masallar ve oldukça kullanışsız durumdalar. Doğrudan reddediliyorlar.

Ayrıca Güneşin gelip aya çatması, sanki ikisinin farklı ama benzer yörüngelerde, dünyanın etrafında döndüğünü söylüyor. Tabii büyüklükleri de yakın olarak görülmüş gibi.



45. ayetle birlikte onlara geri dönüyoruz. Onlar “önünüzdekilerden ve arkanızdakilerden sakının” denildiğinde oralı olmazlarmış. Ayetlerden yüz çevirirlermiş. “Rızıklarınızı dağıtın” dendiği zaman “Allah’ın istese doyuracağı kişileri biz neden doyuralım” derlermiş. Kısaca Rahman versin diyorlarmış. Kendilerine paylaşımı öğütleyenlere de “siz sapkınsınız” diyorlarmış.

E bunlar Rahman’ı biliyor, inanıyor. Ateist değiller.

Ve bir de “hani nerede o vaat edilen tehdit” diyorlarmış.

Yakınmış tehdit! Ses gelecekmiş.

Hani bu kelimelerin Muhammet tarafından söylendiğinden bu güne bin yıldan falan geçti ama... yakın işte, zamanın başından bu yana düşününce bin sene falan nedir?

Sura üflenecekmiş.

O gün kabirlerinden kalkanlar Rablerine yürüyecekler ve “peygamberler haklıymış” diyeceklermiş.

Cennet ehli eğlenmekteymiş. Onlar eşleriyle birlikte gölgelik... Eşleri? Hayırdır Cennete çift çift mi giriliyor? Yoksa orada verilen yeni eşler mi bunlar?

İstedikleri her şey varmış.

İstedikleri her şey biraz iddialı olmuş. İstekler birbirleri ile çelişirler. İstedikleri her şeyin yanında bir de Rabbin sözlü selamı varmış.

Suçlular, şeytanın saptırdıkları... Alın size cehennem! İnkar ettiğiniz cehenneme girin bakalım.

O gün ağızlarını mühürleyeceğiz. Bize elleri konuşacak, ayakları da kazanmış olduklarına şahitlik edecek.(36/65)

Dilese kör edermiş, yollarını bulamazlarmış. Dilese oracıkta hayvana çevirirmiş. Ne ileri gidebilirlermiş ne geri. Kimi uzun ömürlü kılsa, yaratılışta gerisin geri çevirirmiş.

Hala aklınızı işletmiyor musunuz?

Bu söylenenler ile aklın alakasını bulmaya benim aklım yetmedi, demek ki yeterince işletmiyorum.





Biz peygamberlere şiir öğretmedik. Ona şiir yaraşmaz/layık olamaz da. Ona vahyedilen bir öğütten, apaçık bir Kur’an’dan başka şey değildir.

E bize yıllarca bu kitabın şiir formunda mucizevi görüldüğü, inanamayanların bile edebi değerini takdir ettiği, bu nedenle Kabe’nin duvarına asıldığı öğretildi. Ne yani şimdi bunlar ayıp mıymış? Şiir değil ve zaten şiir olması ona yaraşmazmış.





Geldik 70. ve en üzücü ayete.

Diri olanları uyarsın ve gerçeği örten nankörler/inkarcılar aleyhine söz hak olsun diye indirilmiştir.

Diri olanlara uyarı olarak gönderildiği söylenen kitabın, bu özelliğini vurgulayan suresi, mezarlardaki ölülere para verilerek okutuluyor. Ben dinin, Allah’ın düşmanı olsam, Allah’ı ve dini bu kadar kötü duruma düşüremezdim. Bunun ne kadar acıklı olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Dine inandığını söyleyenler, onun için can almaktan, can vermekten geri durmayacak olanlar, dinin söylediğinin tam tersini yapmaktalar. Dini yıkmış olanlar bu insanlar. Ben neden dine, Allah’a düşmanlık edeyim ki? Zaten hükmü kalmamış, batıl onu tamamen ele geçirmiş. Karşı olduğu ne varsa, onun adına yapılıyor. Üzerine daha ne diyeyim?



Görmemiş miyiz elleriyle yaptıkları hayvanların bir kısma boyun eğdirip emrimize vermişler. Onların bir kısmını binek yapıp bir kısmını da yiyormuşuz. Bu hayvanlarda bizim için bir çok yarar ve içecek varmış. Hala şükretmiyor muymuşuz?

Aynı sure içerisinde önce tarım devrimini çaldı, şimdi de ondan bile önce başardığımız hayvan evcilleştirme başarımızı çalıyor. Ki zaten tarım devri mi de, bitkileri evcilleştirme başarımız sayesinde olmuştu. Onları size boyun eğecek şekilde yarattık dese, amenna. Hayır bize boyun eğdirmiş.

Bakın insanın en büyük başarısı, hayvanlardan farkı bu bahsettiğimiz şey. Diğer canlılara boyun eğdirmemiz. Onların evrim sürecine müdahale edebilme kudretimiz bize bugün sahip olduğumuz hakimiyeti sağladı.

Hangi hayvan kendiliğinden gelip bize boyun eğmiş de evcilleşmiş? Belki köpekler ki onda da karşılılı çıkar söz konusuydu. Kedi? Ah ona hiç girmeyin, biz onları değil onlar bizi evcilleştirmiş gibi.

Bu örneğin verilme sebebini sonraki ayetlerde anlıyoruz. Allah’ın ardından Rab edindikleriniz size böyle yardımlar yapamaz deniliyor. Evet, putlar insana yardım edemez. Evet, onlar kitapta da yazılı olduğu gibi kendileri yardıma muhtaçlar. Hem tahtadan olanlar, hem de kemikleri bile kalmamış olanlar, hem de kanlı canlı halde müritlerinin başında olanlar... Ancak bu ne kadar doğruysa, doğanın bir kısmını bize Allah’ın boyun eğdirdiği de o kadar yanlış. Başka bir kitap da derki, bunu yapan Zeus’tu, Horos’tu, Ra’dı. Kanıtı da kitap olarak benim!





77. ayette “görmedi mi insan, kendisini bir spermden yarattığımızı” diyor. Bunu da görmedim. Yani sonu peçetede biten spermlerin kendi kendisine insana dönüştüğünü görmedim. Bunun için sanki bir kadına, yumurtasına, rahmine falan ihtiyaç var. Başka surelerde bu süreç daha detaylıca anlatıldığı için burada pas geçilmiş galiba.

İşte insan bu yaratılışını unutmuş da, örnek veriyormuş. “...Şu çürümüş kemiklere kim hayat verecek” diye. Üzerinde DNA kalıntısı kaşmışsa neden olamasın yani. İnsan bir gün onu da yapar gibi duruyor. Kuran ise hayat verecek olanın ilk defa hayat veren olduğunu söylüyor. Tabii bizim bir canlıya tam olarak olmasa da ikinci defa hayat verebileceğimizi de düşünmemiş. Şu anda durmuş kalbi çalıştırabiliyoruz. Klonlama yapabiliyoruz. Yarın ölüye hayat verirsek? Hala bu kitaba iman edecek misiniz? Yoksa o zaman bu ayetler “orada aslında öyle demiyor” mucizesine mi kavuşacak?



80. ayette yanan yeşil ağaçtan bahsediyor. Bu yöre insanının bildiği yeşil ve ıslak iki ağaç türünün birbirine sürtünüp ateş çıkarması ile ilgili deniyor. Tamam deyip geçiyorum.



Gökleri ve yeri yaratanın onların benzerlerini yaratabileceği söyleniyor. Her şeyi sürekli yaratan oymuş. Hallaak adı burada veriliyor. Bu da her şeyi yaratan demekmiş.

Yaratım süreci de öyle çok zor değil. Bir şeye ol dediğinde artık o oluverirmiş.



Allah övüldükten sonra, ona döneceğimiz söyleniyor ve sure sona eriyor.



Çıkmadan son kez bu surenin mezarlıklarda para karşılığı ölülere okunduğunu hatırlatayım. Dininize düşman arıyorsanız, ona inanmayanlarda değil, inandığını söyleyenlerde arayın. İlla histeri krizi geçirip bir yerlere saldırmak istiyorsanız, mizah dergisine değil, kendini Allahla konuşur, kararları ortak alır ilan eden şeyhlere saldırın. Peygamberiniz konusunda çok hasssassanız, sözü üzerinden şaka yapana değil, adama pedo iftirası atıp kendi pedoluklarını aklamaya çalışanlara tepki gösterin.

Bonus - Tekvin (1-25)

  Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...