5 Haziran 2024 Çarşamba

27 - Büruc Suresi


Burçlarla dolu göğe ve vaat olunan güne ve tanıklık edenlere yemin edilerek başlıyor.



Yine bir olay olmuş. Bir topluluk gebertilmiş. Anladığım kadarıyla olay şöyle:

Aziz ve Hamid olan Allah’a iman eden bir topluluk var. Bir başka topluluk, bu imanlılardan, iman ettikleri için öç alıyorlar. Hem de kırbaçların hendek gibi izler açtığı bir işkenceyle! Bu zalimler tutuşturulan ateşin adamlarıymış. (Aralarında kadın yok mu?) Onlar onun başında oturmuşlardı.(85/6) Ve hepsi, müminlere yapılanları seyrediyorlardı(85/7) İşte hendekçi diye tanımlanan bu adamlar gebertilmiş!



Allah da tüm olup bitene, aslında her şeye tanıktır. Ancak olaya müdahale etmez. Bu zalimlere tövbe kapısını da kapatmaz. Tövbe edenler, yaptıkları yanına kar kalarak günahlarından arınırlar. Ancak tövbe etmezlerse, cehennem.

İman edip iyi işler yapanlarsa altlarından ırmaklar akan cennete alınırlar. En büyük başarı da buymuş.

Allah ilk ve tek yaratan, Gafur, Vedud ve Arşın Sahibidir. Ve 16. ayette dediğine göre İstediğini hemen yapandır.

Yani Allah, kendisine iman etmiş müminlere yapılan bu işkenceye tanık olmuş ve bunu olmasına izin vermiş. Hiçbir şey yapmamış. Yapmak da istememiş. Her şeye tanık olan, gücü her şeye yeten ve istediğini hemen yapan Allah, bu işkenceye bile isteye seyirci kalmış.



Davulun sesi uzaktan hoş gelir derler ama bu davulun sesi uzaktan bile hoş gelmiyor. Yine de biraz yakınlaştırayım ve size sorayım. Bir insanın size yapabileceği en büyük kötülüğü düşünün. Benim için çocuklarıma zarar gelmesi hayatta yaşayabileceğim en büyük acı. Biri bunu bana yaşatıyor. Çocuğuma aklıma hayalime gelmeyecek şekillerde acı çektiriyor. Kırbaçlıyor, hendek gibi izler açıyor. Hem de çocuğum doğru olduğuna inandığı şeyi yaptığı, barışa ve iyiliğe hizmet ettiği için. Sonra bu zalim pişman oluyor. Samimi şekilde tövbe ediyor. Cehennem cezasından kutuluyor. Herhangi bir başka ceza ataması da yapılmıyor.

Şimdi ben bunu çocuğuma, bana yaşatan ve sorumluyu cezalandırmadığı gibi benden de bu cezalandırmamaya ses çıkarmamamı isteyen tanrıya tapmaya devam ediyorum. Ben bunu yapamam, o tanrıya ibadet etmem, edemem. İçim almaz. Bu yüzden de o gün geldiğinde ben cezalandırılıyorum.

Ahlakın kaynağı olan Allahtır, Allahsız ahlaktan bahsedemeyiz diyen var. Allahınız adaleti ve Ahlakı bu mu?

Eğer anlatılanın anlamı çeviride kaybolduysa, zaman içinde bozulduysa falan da, ben olayı tamamen yanlış anlıyorsam, bunun sorumlusu yine de ben miyim? Yoksa beni davet ettiği imanın kitabını bin dört yüz yıl önce, benim anlamadığım bir dilde gönderen mi?

Sahi, bu davet gerçekten bana yapılmış olabilir mi?



17. ayette orduların haberi geldi mi diye soruyor? Ne ordusu? Firavun ve Semud’un ordusu. Semud hakkında bir bilgi bana gelmedi, sadece Kur’an’da karşılaştığım kadarı var. Deve kesmişler.

Firavun hakkında bilgi geldi ama hangi firavun? Ramses mi? Akeneton mu? Tutankamon mu? Bildiğim kadarıyla otuz bir farklı hanedan tarafından yönetilmiş bir devletten bahsediyoruz. Firavun dediğinde Aşağı ve Yukarı Mısır’ın birleşmesinden sonra ülkeyi yöneten yöneticilerden herhangi biri olabilir. Bunların bir kısmından biraz haberdarız, bir kısmından çok az haberdarız, bir kısmının adını dahi bilmiyoruz. Biz 21. yüzyılda bu kadar haberdarken, 7. yüzyılda çölde yaşayan Araplar firavunu falan ne kadar biliyor olabilir? Nereden gelecek onlara haberi? Tevrattan mı? Ya bu ayet ilk geldiğinde herkes tabii tabii deyip çevreye mi bakındı? Kral çıplak hikayesi mi var ortamda nedir?



Araya giren tarihi atıftan sonra esas olaya geri dönüyor. Allah bu inankarcı nankörleri kuşatmış bulunuyormuş. Zamanı gelince şiddetli vuruşuyla hesabı kesecekmiş.

O zaman, hangi zaman? Dünya’ya bakıyorum ve kazanan tarafta hiç Allah diyenleri görmüyorum. Ne yerelde, ne küreselde yok. Hepsini kuşattıysa, e vakit tamam değil mi? Ne zaman tamam olur? Belirsiz.

Bu soruyu sormak da müşriklik belirtisi ha! Onlar sorarlar vaadedilen gün ne zaman diye gibi sözlerle bu düşünce işleniyor. Cevabı olmayan sorular karşısında sinirlenmek gibi bir durum.



İş onların iddiaları gibi değil. Yani bir şey bildiğimi de iddia etsen gam yemeyeceğim. İş burada yazan gibi de değil, Allahsızlar, Allah adını kullananlar, bu dünyayı hep kazanmışlar, onu ne yapacağız.



O çok yüce bir Kur’an’mış, korunmuş bir levhadaymış. Korunmaktan kasıt bu yazılı levhanın kırılmaması mı?

He bir de, korunmuş Kur’an’nın en ilkel yazı araçlarından birinde olmasından bahsedelim mi? Kur’an indiğinde levhalara yazılmadı ki? Yazı işinin levhalara, tabletlere yazıldığı dönem Kur’an’a göre çok daha eski.

Bir de, O, yüce bir Kur’an’dır deniyor. Başka Kur’anlar da var mı? Bu kadar yüce olmayanlar? Bahsedilen yüce Kur’an, benim şu anda okuduğum, yorumladığım mı? Evet bazı sureleri çok yüce geliyor ama bazı kısımlar da anlaşılmaz, bazı kısımlar basbayağı çelişkili.


Ekleme: Tövbe edip temizlenme kısmında yazıyı yazdıktan sonra aklıma gelen bir şey var.

 Gerçek bir tövbeye ulaşmak için ne gerekir? 

Öncelikle işlediğin suçun ve verdiğin zararın farkına varmalısın. Bu fiilden, pişmanlık duymalısın. Ancak vicdanının sana yapmakta olduğu işkenceyi sona erdirmek için değil. Suçu işlediğin kişiye karşı duyacağın sorumluluk hissinden bunu yapmalısın. Bağışlanma ve bağışlanmadan gelecek ödülü beklemeden, istemeden. verdiğin zararı telafi edemeyecek olsan da, izini daha az görünür, hissedilir yapmak için elinden geleni yapmalısın. Tövbe ancak böyle olursa, bir anlamı vardır. Yoksa bana karşı işlenmiş bir suçun, bana verilmiş bir zararın bağışı affedilmesi alemleri yaratmış dahi olsa bir yaratıcının yapabileceği bir şey değildir. o hak sadece bende, yani zarara uğrayandadır. 

Kuralları tam olarak aynı olmasa da bir nevi onarıcı adaletten bahsediyorum. Tövbe bu olmalı. Eğer haklıysam, Alllah onarıcı adaleti önceliyor ve bunu başaramayanlara cezalandırıcı adaleti uyguluyor. Böyle bakınca değil yazıldığı günden, zamanımızdan bile ötede bir anlayışa sahip oluyor. 

İsa demişse güzel demiş; Sezar'ın hakkı Sezar'a. Gerçi Sezar var mı yoksa ben mi bir Sezar uydurdum hiç emin değilim. 

3 Haziran 2024 Pazartesi

26 - Şems Suresi

Güneşe, ışığının parladığı kuşluk vaktine, onu izlediğinde Ay’a, onu iyice açtığı vakit gündüze, sarıp sarmaladığında geceye, göğe ve onu kurana, yere ve onu döşeyene, nefse ve onu düzgün biçimde şekillendirene, ardından da ona bozukluğunu ve takvasını ilham edene yemin ediliyor.

En uzun yemin girişlerinden biri ve konu güneşten, insana kadar geldi. Şimdi biraz derinlemesine bakalım. Öncelikle Ay, Güneş’i takip etmiyor. Burada “onu izlediğinde Ay’a” denilerek sanki Ay ve Güneş

Dünya’nın etrafında birbiri ardınca dönen cisimler gibi yansıtılmış. Halbuki bunun böyle olmadığını bilmek için her şeyi bilen bir tanrı olmanıza bile gerek yoktu. Biraz gözlem ve matematik size bu bilginin yanlış olduğunu kolayca gösterirdi. İslam orta çıkmadan çok daha önce insanlığın bir kısmı bunu çözmüştü. Demek bu bilgi henüz arş katına ulaşmamıştı.

Gecenin gündüzü sarmalaması ifadesini edebi bir zevk olarak görmek itiyorum. Yoksa gece karanlık, ışık geçirmeyen bir madde ve güneş gittiğinde, ondan kalan ışığı örtüyor gibi anlamlar çıkabilir. O kadar da fantastik düşüncelere iman edilmemiştir, değil mi?

Göğe ve onu kurana, yere ve onu döşeyene” burada da hem yaratılana, hem de onun yaratıcısına yemin edilmiş oluyor. Galiba amaç yine edebiyat yapmak. Yoksa en büyüğünün yanında, yaratılmışa da yemin etmenin pek faydası yok gibi.

Sonra insana geçilmiş. Hangi insan? Nefsini terbiye etmiş, günahlardan kaçınmış, benliğini temizlemiş ve sonunda kurtuluşa ermiş olan insan.

Benliğini kirletip kayba uğrayanlara örnek olarak Semud Kavmi’nin suçu ve cezasına kısaca değinilmiş. Bu kavme de bir peygamber gönderilmiş. “Allah’ın devesini ve onun su içme hakkını koruyun” demiş. Fakat tabii ki inanmamışlar ve deveyi gırtlaklamışlar. Allah da onların günahlarını başlarına geçirmiş. Yurtlarını da dümdüz etmiş.

Şimdi biri bana gelse, “ben elçiyim, bu da Allah’ın devesi” dese, kahkahalar ile gülerim. Deve benimse vakti geldiğinde keser yerim. Devenin su içme hakkı ne ayrıca?

Ya Allah’ın neden devesi var? Hadi var, korumak için neden peygamber görevlendiriyor? Böyle bir şey olabilir mi?

Anlatım sembolik olmalı. Gerçek anlamı ile aldığımız da saçma sapan bir durum çünkü.

Anlatılmaya çalışanı anlamak da çok güç değil. Hayvanların temel haklarının korunması isteniyor. Sadece yaşama hakkı değil, dikkat edin, su içme hakkı denilerek ihtiyaçlarına kolayca ulaşabilmesi denilmek isteniyor.

Semud kavmi çıkarları için hayvanlara eziyet ediyordu, peygamber bu konuda uyardı, dinlemediler, yaptıkları bu eziyetlerin sebep olduğu salgın hastalık gibi bir felaket yaşadılar ve çoğu öldü, kalanlar da göç etti. Bakımsız kalan ve lanetli görülen kent de zamanla yok oldu.

Muhtemelen buradaki mesaj bu değil ama böyle alırsanız bir anlamı olur.

İkinci defa güncele denk geliyorum. Bu yazının yazıldığı günlerde gündemin en önemli konusu sokak köpeklerinin uyutulması. Kur’an’ın konuya bakışı da “Allah’ın Devesi” ve Semud kavmi kıssası ile gayet açık ve net. O hayvanları bırakın uyutmayı, temel haklarından mahrum bırakmayı bile düşünemezsiniz. Eğer ki Kur’an’ın öğüdünün sizin için bir anlamı varsa. Ancak bir şeye özellikle dikkat çekmek istiyorum, Semud Kavminin bir kısmı değil tamamı suçlanıyor. Yani “bunu yapamazsınız diyerek, yapılmasın diye eylem falan yaparak işin içinden apak çıkamazsınız. Elinizi taşın altına koyup, sokaklarda sefil yaşamlar süren bu köpeklerin sefaletine son vermeli, evinizde beslemeli ya da uygun yaşam ortamlarının kurulması için çalışmalısınız. Bu Allah’ın Devesinin su içme hakkını korumaktır.


Tabii bu vaadin, yani doğal yaşamın ırzına geçenlerin yurtlarının yıkılmasının kayıtlı tarihte hiç gerçekleşemediğini de eklemek gerek. Aksine son yüzyıllarda bu ırza geçenlerin, ırza geçmeleri sayesinde güçlerine güç kattığı, geçmeyenleri ya yuttuğu ya da onlara örnek olduğu da bir gerçek. Keşke vaat gerçek olsaydı ama işte, gerçekler acı.


Bonus - Tekvin (1-25)

  Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...