18 Eylül 2025 Perşembe

40) Cin Suresi


Bilinen tüm kültürlerde olan bir hikayeden bahsedeceğim. Cinler... En eski yazılı belgelerden günümüze kadar yeni yeni hikayeleri üretilen, aslında bizden gizlenmiş olduğu söylenen ama her nasılsa sürekli “o birilerinin” gördüğü ve birlikte macera yaşadığı meşhur diğerleri! Aslına bakarsanız ben bunları biraz uzaylılara benzetiyorum. Uçan porselen tabakları ile galaksinin bir köşesinde buraya gelebilen ama köyde koyun otlatırken çüküyle oynayan çobanın bile gözlerinden kaçamayan uzaylılar hani!

Benim bildiğim en eski cin hikayesi, Sümer tanrıçası İnanna’nın başından geçiyor. Zatı şahaneleri kız kardeşi olan yeraltı tanrıçası Ereşkigal’ı görmek için yeraltına gitmeye çalışıyor. Cehennemin yedi kapısı var, İnanna abla her kapıda kıyafet ve güç kaybediyor. Sonunda Ereştigal bunu öldürüp duvara asıyor. Çok hayırlı kardeş! Neyse işte baba Enki olmaz öyle deyip İnanna’yı diriltiyor ama onun yerine yeraltına birinin inmesi gerekli. Kural böyleymiş! İnanna da yerine birini bulmak içim yukarı gönderiliyor, yanına da iki cin veriliyor. Bu cinler ki, tanrı yanlış yaparsa onu saçından tutup cehenneme geri sürükleyecek kadar güçlüler! Bizim İnanna yasını tutan tanrılar arasında gezip, kocasının yas falan tutmadığını, zevk-i sefa alemlerinde takıldığını görünce yerine göndereceği isim netleşiyor. Cinler bunu tutup yeraltına götürüyor. Kocasının adı da Temmuz. Bizim dile gelen adlarından birisi bu sadece, Sümercesi Dumuzi... bilin bakalım kutsal hayvanı ne? O da başka surenin konusu olacak.



Bu içinde cin geçen en eski hikayelerden birisi. Bugün de yeni hikayeler üretiliyor. Üretilen her hikaye gibi, bir amaca hizmet ediyor. Söz konusu olan bu kadar büyük bir motif olunca, kullanım alanları da büyüklüğüne oranla geniş oluyor.

DNA testi ortaya çıkmadan önce, cinler kadınlara tecavüz ediyorlardı.

Bebek ölümlerinin sebebi Lilith, Alkarısı gibi varlıklardı.

Sara nöbeti aslında cin çarpmasıydı.

Messi’ye uzaylı denmesi gibi, işinde çok iyi şairler cin dostuydu!

Bilin bakalım o defineyi neden bulamadınız? Evet, cinler taşıdı!



Cin, Arapça bir kelime, gizlenen örtünen anlamında... Bilmediklerimizi, anlayamadıklarımızı, gizlememiz gerekenleri sorumluluğuna verdiğimiz varlıksız varlıklar.

Bazen de gizleyecek bir şey olmasın diye öne sürülen sessiz gardiyan. Görünmez gözlemci.

İnsanın kafasındaki tanrı henüz her şeyi görüp bilemezken, onun yerine her yerde olabilecek ve görebilecek olanlar. Görünmez gözlemci, görünmez cezalandırıcı, görünmez sopa yani.



Belli ki birileri Muhammet’i peki ya cinler? diye sora sora darlamış ve hem bu toplumdaki “cin” inancının zararlı etkilerini ortadan kaldırmak, hem de Muhammet’e ekstra karizma kazandırmak için bu sure ortaya çıkmış.

Cinler topluluğu diyor ki; biz

1) Kur’an’ı dinledik ve hayranlık duyduk.

2) Bu kitap, doğruya, hayra yöneltiyor.

3) Biz de inandık ona.

4) Artık rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.

5) Rabbimiz yücedir. O, ne bir dişi dost edinmiştir, ne de bir çocuk.

6) Doğrusu bizim beyinsiz, Allah hakkında lakırdı ediyormuş. Biz sanmıştık ki ne cinler ne insanlar Allah hakkında asla yalan söylemezler.

Burada durup cinlerin dediklerini biriktirmeden inceleyelim.

1) Evet kitap fena değil, ancak öyle hayranlık uyandıracak bir kitap da değil.

2) Hep dediğim gibi, kötüyü tespiti çok iyi yapıyor ama iyiye yönlendirme konusunda aynı başarıyı sergileyemiyor. Hatta hiç adil bulmadığım ve bunu dile getirdiğim ayetler de oldu. İlgilisi daha önceki sure yorumlarıma bakabilir.

3) Surenin belki de en can alıcı kısmı bu. Cinler Kur’an’da yazanların doğru olduğunu söylemiyor. Bu konuda onlar da insanlar kadar bilgisiz. Belli ki onlar arasından da Allah’ı gören ve bilen yok. Sadece inanıyorlar. Tıpkı insanlar gibi.

4) Bu arkadaşlar arasından da Allah’a ortak koşan çıkıyor. Demek ki onlar arasında da sakallı sukallı evliyalar var da, bir şekilde Allah’ın altında bir yerlerde panteon oluşturuyorlar.

5) Allah dişi dost ya da evlat edinmemiş. Belli ki Allah erkek! Karısı olması ve çocuk edinmesine itiraz var ama erkek olmasına cinlerden bir itiraz gelmiyor.

6) Görüldüğü üzere bu cin arkadaşlar baya baya salak. Türkiye’de on yaşında bir çocuk bile birilerinin Allah hakkında yalan söyleyeceğini bilir. Bu doğa üstü arkadaşlar ise buna hiç ihtimal vermemişler. Bu kitaba hayaranlık duymalarını şimdi şimdi biraz anlıyor gibiyim.



Buraya kadar ki kısımda cinler üzerinden Kur’an kendi kendisini övdü. Bundan sonraki kısımda insan – cin ilişkilerine bir düzen verilecek.

Deniyor ki; insanlardan bazı erkekler, bazı cin erkeklere sığınırmış, o cin erkekler de, insan erkeklerin şımarıklık ve azgınlığını arttırırmış. (tivitır feministleri haklı galiba, erkekler kapatılsın, ortada sorun kalmıyor gibi) Bu kötü cin erkekler, tıpkı sizin sandığınız gibi, Allah’ın kimseyi diriltmeyeceğini ve peygamber göndermeyeceğini sanırlarmış.

O dönem de her dönem olduğu gibi cinci hocalar var belli ki. Bu dolandırıcı arkadaşlar bir yandan lanetlenirken, bir yandan da cinlerle iletişimleri olduğu doğrulanıyor. “Yok oğlum böyle şeyler saçmalamayın” dese, büyük ihtimalle inananlardan bir kısmı dinden çıkar. Seviyoruz çünkü masalları. Biz düşünen değil, hayal kuran, hikaye üreten ve inanan türüz. Bu nedenle cinler ve cinci hocalar var ama iyi bir şey değil bu iletişim, bulaşmayın deniyor.



Hayal gücü biraz daha zorlanıyor ve tek başına dinden çıkaracak o kısma geliyoruz.

Şimdi bu kimsenin Allah hakkında yalan söylemeyeceğini sanan saftoroz cinler, göğe dokunmuşlar!!! Onu titiz ve güçlü bekçiler ve kayıp giden ışıklarla/ateşlerle korunur bulmuşlar. Eskiden göğün dinlemek için oturulan yerlerine oturur dinlerlermiş ama artık bunu yapan karşısında ışıklı/ateşli bir gardiyan buluyormuş. Bu yüzden onlar da artık bilmiyormuş yer yüzündeki şuurlular için hayır mı olacak, şer mi!



Sauron’un her şeyi gören gözü, ejderha alevi püskürterek, ölüm yıldızının inşaatını koruyormuş. Yani şu yukarıda yazana koşulsuz inanacak biri doğru koşullarda benim yazdığım açıklamaya inanır gibi.

Gerçekten bir yaratıcı varsa ve o gerçekten aklımızı kullanmamızı istiyorsa, sanki bu ayetleri ciddiye alamayan beni değil de, hiç sorgulamadan kabul eden müslümanı cezalandırır gibi geliyor. Bu ne oğlum, Yüzüklerin Efendi ve Yıldız Savaşları karışımı hayran kurgusu mu?

Klasik tefsirlere göre cinler Kur’an inemeye başlamadan önce çıkıp göklerde melekleri dinler ve bir şeyler öğrenirlermiş ancak Kur’an inmeye başladıktan sonra bunu yapamamışlar. Bu mantığa göre cinler Allah’ı doğrudan biliyor, melekleri ile konuşmaları ya da meleklerin Allah hakkındaki, gelecekte olacaklarla ilgili konuşmalarını dinliyor, ancak yine de iman etmiyor. Hatta bunları yapabiliyorlar ama aralarından çıkan şeytan evliyalarına kanıyorlar. Cübbeli Pazuzu, bu gökleri yoklayan cinleri Allah hakkında yalan dolanla kandırıyor. Biz de buna inanalım isteniyor. Ne diyeyim ki?

Durun ama daha bitmedi. Daha da fantastik bir hal alıyor. Bu arkadaşlar gökleri yoklayıp, kulaklarına bir şeyler çalınmasına rağmen iman etmediler ya. Hah işte Muhammet’i ve Kur’an’ı dinleyince, iman etmişler. Allah’a karşı gelemeyeceklerini, ondan kaçacak yer de olmadığını anlamışlar. Duyduğuma değil, gördüğüme inanırım denir ya, bunların ki tam tersi olmuş.

Ha bu arada aralarında hala da doğru yoldan sapmış olanlar var. Onlara dinlemek de yetmemiş, cehenneme yakıt olmuşlar! (Daha önceki surelerden öğrendiğimize göre cehennem yakıtı odundu. Odun olmuşlar yani)

Böylece cinlerin anlatımı sona eriyor ve klasik Kur’an konuşmasına geri dönülüyor.

Kullar dosdoğru yürürlerse, nimete boğulacaklarmış, sınanmak için. Kim bundan sonra yüz çevirirse, azabı büyük olacakmış.

18. ayette Mescitler yalnız Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte başkasına tapmayın. Deniyor. Bu ayet de maalesef son zamanlarda meşhur oldu. Maalesef diyorum ama sorun ayette değil tabii ki. Mesajı hem Kur’an’a hem de bana uygun. Sorun son zamanlardaki kullanımında.



Biliyorsunuz bugünlerde rabbi! tarafından kulağından tutulup makam dışına atılan bir cemaat artığının Dİ Başkanı olduğu dönemde, ülkemizin kurucusu yüce önder Mustafa Kemal Atatürk hiçbir hutbede anılmadı. Sadece bir kere, Ayasofya Müzesi’nin kapısının açık büfeye sunulmaya başlandığı törende, yine adı anılmadan lanet okundu. Heh işte Atamızın anılmamasını bu ayetle savunan, vicdan ve ahlak yoksunları türedi. Aklı başında hiç kimse zaten Atatürk’e tapmaz. Ancak Türkiye’de cemaatler açık açık Allah ile birlikte şeylerine tapıyorlar. Çoğu cami, mescit bunların şirk yuvası olmuş. Menzile, Süleymancıya, düne kadar Sümüklü Vaiz Fetoş’un piçlerine, irili ufaklı bir ton şeyhe ağzını açamayanlar, şirke şirk diyemeyenler, bir milletin Atasını anmasına tapınma diyor. Düştüğünüz, sustuğunuz şirkler sizinle Allah’ınız arasında. Ben inanmadığı Allah’ın koruyucusu değilim. Varsa belanızı versin, yoksa yok zaten.

Hemen ardından şöyle ayetler gelmiş. “Allah’ın kulu O’na ibadet etmek üzere kalktığında üstüne çıkarcasına etrafına üşüşüyorlar.”

İbadet etmek dediği, sadece namazla olmaz. Onu kastetse salat derdi, çeviri de ona göre olurdu. Doğru bildiğini söylemek de ibadettir. Tıpkı benim şimdi yaptığım gibi.

Sonrasında Muhammet’e bu saldırılara karşı ne demesi gerektiği söyleniyor.

Ben kendisine hiç kimseyi ortak koşmaksızın yalnız rabbime yakarıp kulluk ederim.

Doğrusu ben size ne zarar verme ne de istikametinizi düzeltme gücüne sahibim.

Şüphe yok ki, Allah’ın dinini tebliğ edip gönderdiklerini yerine ulaştırmadıkça beni de Allah’a karşı kimse koruyamaz; O’ndan başka sığınılacak kimse de bulamam.

Doğrusu ben de, ibadet ettiğimde yalnız Tek Tanrı’ya ibadet ederim.

Doğrusu ben de, bir başkasına ne zarar verecek ne de onları düzeltecek güce sahibim.

Doğrusu ben, şüphelerim olsa da, ömrümün sonuna kadar, kimse dinlemeyecek olsa da, saldıranlar olacak olsa da, tehdit de etseler, doğru bildiğimi söylemeye devam edeceğim. Çünkü aksini yaparsam, başta kendi vicdanıma, sonra da varsa bir sorgu, orada sorgulayana cevap veremem. O saatten sonra, cennet bile içinde sonsuza kadar kalacağım cehennem olur.

Kendimi Muhammet ile bir tutmuyorum, ortak düşmanlarımız var sadece.

Bu ayetlerin devamında Allah’a ve resulüne karşı gelenlerin sonsuz cehennemle cezalandırılacakları, azabı gördüklerinde kimin yardımcılarının daha güçsüz ve sayıca az olduğunu anlayacakları söyleniyor. Bana karşı gelmek bedava, hatta beni ileri bile taşır.

Bu tehdit olarak kullanılan azabın ne zaman geleceğini Muhammet bilmezmiş. Gaybı yalnız Allah bilirmiş.

Ancak;

Allah seçtiği elçilerle bu gaybı paylaşabilirmiş. Onların önüne arkasına gözcüler koyarak.

Tefsirlere göre bu gözcüler vahye şeytan sözü karışmaması için koruyucuymuş. Bence peygamberlerin işlerini doğru yapıp yapmadığını gözlüyorlar. Görünmeyen gözcüler, sessiz gardiyanlar! Sonuçta elçiler de insan ve çiğ süt emmişler.


3 Ağustos 2025 Pazar

39 - Araf Suresi


Elif, Lam, Mim, Sad!

Bu bir kitap, Muhammet’e indirildi. İnsanları bu kitap doğrultusunda uyarsın ve düşündürücü olsun diye. Bu bir anayasa değil, toplum için bir sözleşme değil, bu Allah ile kul arasında tek köprü, uyulması gereken kuralların bütünü, tek kurtuluş reçetesi değil. Bu bir tarikatın öğretisi değil. Bu bir ideolojinin cennetine giden yol haritası değil. Bu bir kitap, Muhammet’e indirildi. İnsanlara öğüt vermesi için, dosdoğrusu hakkında düşündürmesi için.

Bu kitap ve Allah’ın yaratımı size yetecektir. Ötesini aramayın. Kendinize başka yol göstericiler aramayın. Yolunuzu bu kitap ve yaratımın kendisi aydınlatır. Kendi yolunuzda, kendinize güvenerek yürüyün.

Dosdoğru yol üzerine kurulmuş pek çok saptırıcı var. Size yolunuzun yanlış olduğunu, asıl dosdoğru yolun farklı olduğunu söyleyecek. Ben öğüt verenlerdenim diyecek. Dostunuzum diyecek. Eğer ona uyarsanız, kendinize zulmedenlerden olursunuz. Kendi aklınızdır, size zulmetmeyecek olan.




Araf Suresinin ilk üç ayetinden anladıklarım bunlar. Ben öğüt verici değilim. Ben sadece kendi düşündüğünü paylaşan biriyim. Benim doğruyu bulmuş olma iddiam yok, sadece düşünenlerdenim. Bana uymayın, ne Güneş’im ne de AY. Olsa olsa fosforlu oyuncak.



Nice yurtlar yere batırılmış. Kimisi gece, kimisi öğlen ama hepsi uykudayken. Karanlıkta ya da gün ışığı altında fark etmeksizin, kendi gözleriyle görmeyen, başkalarının, yol göstericilerin rüyalarıyla gören, aslında de hiç görmeyen...

Azap onlara geldiği vakit, çığlık çığlığa açılmış gözleri ve demişler ki; bizler gerçekten zalimdik. Adaletten uzak, arzularına çok yakın.



Peygamber gönderilen tüm ümmetler, sorguya çekilecekmiş. Gönderilen peygamber de, hesaba çekilecekmiş. Onlara bir ilmin tanıklığında, ki bu ilmin ne olduğu açıklanmamış, tüm serüven baştan sona anlattırılacakmış. Kara kafa ümmetin sorgusu hakkında kimsenin farklı fikri yok. Sorgularının konusu malum. Onlar sanık! İş peygamberlerin sorgusuna gelince, e onlar sanık olamaz, sadece tanık. Çünkü onlar hata yapmazlar, onlar seçilmişler, onlar günahtan azadeler.

Hayır, iş öyle değil. Peygamberler de sadece insan. Sorumlulukları olan ve işlerini iyi yapıp yapmadıkları konusunda, bir ilme göre yargılanacak olan insanlar. Onlar da kara kafa!

Onları yargılayacak olan haktır. Teraziyi kuracak olan. Yapılan iyiyi bir kola, kötüyü diğer kola koyacak olan... Yapan her insan, tartan tek Hak!



11. ayete göre, insan önce yaratılmış, sonra ise biçimlendirilmiş. Bu sıralamaya göre varlığımız, fiziki varlığımızdan önce var olmuş. Biz anne karnında şekillenmeye başlıyoruz. Doğumdan önce. Ondan da önce, ölümden sonraki hayatın doğal ortağı, rahme düşmeden önce var olmak.



Ve meleklere emir geldi, bize, bizi temsilen Adem’e secde!

Oradakiler secde ettiler, İblis etmedi. Soruldu bu isyankar halinin sebebi, dedi; ben daha hayırlıyım yarattığın bu Adem’den. O çamurdan yaratıldı, ben ateşten! Kovuldu makamından, lanetlendi. Büyüklük tasladı ama ona “alçaklardansın” dendi. Süre istedi, bizim sonumuza kadar ve aldı. Kendisinin azdırılmasına yemin ederek yaptı işini.

“...onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım.”

Arkadan, önden, sağdan, soldan... her yönden saldıracağını söyledi ve yenik düşmüş, kovulmuş olarak yüce makamından çıkarıldı. Ona uyanların cehennemi dolduracağı söylendi.





Yaratılan adem, karısıyla birlikte cennete salındı. Dendi ki dilediğiniz gibi yiyin, için, takılın ama şu ağacın meyvesinden uzak durun. Derken şeytan geldi, kendilerinden gizlenmiş, farkında olmadıkları çirkin yerlerini açmaları için onlara vesvese verdi. O ağaçtan uzak tutulma nedenlerinin, kendilerinden daha yüce sandıkları makamlara ulaşmalarının istenmemesi olduğunu söyledi.

Ve onlara

... ben size öğüt verenlerdenim!...

diye yemin etti.

Ağaçtan yediler, cennetten kovuldular ve af dilediler. Dünya onların geçici mekanı yapıldı, vakit gelinceye kadar. Nesiller boyu orada hayat buldular, orada öldüler. Vakti geldiğinde, oradan çıkarılacaklar.



Düz baktığımızda, Adem ve Şeytan hikayesi böyle.



Bir Adem yok.

O biziz. Hepimiz.

Ademe secde eden melekler yok.

Onlar kontrol altına aldığımız duygularımız, düşüncelerimiz, yeteneklerimiz. Bize secde etmeleri ise aslında bize boyun eğmelerinden. Bizim gibi, çamurdan, şekil verilebilen.

Bize düşman, İblis yok.

O bizi yoldan çıkaran duygu, düşünce ve yeteneklerimiz. Evladını çok seven, onun için kainatı yakacak annenin sevgisi. Kabilesindeki katili savunan adamın bağlılığı, rakibini zehirleten boksörün kazanma hırsı, kötü not almaktan utandığı için kopya çeken öğrencinin utancı, başına iş gelmesin diye hak ile değil de istenilene göre hüküm veren hakimin korkusu... Kontrol altına alınamayan bir ateş gibi bizi yakanlar... Çoğu zaman bize kazandırdığını sandığımız, bizi büyüttüğünü sandığımız en alçak davranışlarımızın kaynakları. Dost gibi görünen, en büyük düşmanlarımız.

Adem ve eşi bahsinde verilen örnek cinsellik? Bu örnek kimin için? Bu konudan insanlarca eleştirilen kim var?

Diğer dinlerin aksine çok az yasaklanan, çoğu zaman ödül olarak sunulan cinselliğin, burada “çirkin” kılınması tezat mı yoksa farklı bir mesaj mı?



26. ayette hazır konu yakın diye mi geldiğini anlamadığım bir kıyafet önerisi ayeti var. Bize kıyafet olarak edep yerlerimizi örtecek kıyafet de indirilmiş, süs ve gösterişe yarayan giysi de. Ancak en hayırlı giysi, korunup sakınmaya yarayan giysiymiş.

Şimdi en hayırlısı denen giysi için takva giysisi diye bir kavram uydurulmuş. Meallerin çoğunda böyle geçiyor. Günlük hayatta pek kullanılmayan yabancı bir kelime ile mistik bir hava yaratıp ucube gibi giyinmeyi Allah emri haline getirme yöntemi. Halbuki mesele hiç de karmaşık değil.

Mesela bir toplumun yaşadığı coğrafyada vahşi bir hayvan türü yaşıyor. Bu hayvan türü kırmızı renge kör, göremiyor kırmızı giyeniı. O toplum için koruyucu kıyafet kırmızı renk olandır. Bu toplumdan çıkıp, herkesin kahve rengi giydiği bir toplumda kıpkırmızı kostümde ısrar etmek ucube gibi giyinmektir.

7. yy’da çölde giyinen kıyafetle, 21.yy’da İstanbul’da giyilen kıyafet aynı olmalı mı gerçekten? İklim farklı, zaman farklı, toplum farklı, korunup sakınmaya yarayan kıyafet aynı!

Bir de tabii bu takva kıyafeti meselesini sadece kadına ve örtünmeye indirgemek var. E iyi de, edep yerlerini kapatan giysi farklı bir tür olarak bu ayette var. Takva kıyafetini sadece şehvetli gözlerden korunup sakınmaya yarayan kıyafete indirgemek ayet içerisinde çelişki yaratmak olmuyor mu? Hem kitabın neredeyse tamamı erkeklere hitap ederken, söz konusu kıyafet olunca mı kadına hitap eder oldu?



Ayetten çıkmayan bir konu da, takva kıyafeti olmayan kıyafetlerin hayırsız olmaması. Sadece korunup sakınmaya yarayan kıyafetler diğerlerinden daha hayırlı deniyor. Sen istediğini giy ama bak işlevsel olan senin için daha iyi diye öğüt veriyor. Zaten birazdan süslü güzel giysiler için de adres verecek.

Aslında hiç uzamaması gereken bir mevzu ama dinin “ne giyiyor” şekilciliğine indirgenmesi en uyuz olduğum konulardan biri. Tabii milletimin de en favori davranışı. Kırgızların Manas Destanı’nda böyle bir olay vardı. Almanbet müslüman olmak ister ve Er Kökçö’ye ne yapması gerektiğini sorar. Cevap olarak kıyafetlerini değiştirmesi (Budistlerin kıyafetlerinden kurtul) ve sakal bırakması söyleniyor. Edebiyatçılar bunun eskinin terki ve yeninin kabulü ile ilgili olduğunu söylüyor. Sözde din alimleri suskun! Kimse de önce kitabı oku, üzerine düşün, yolunu öyle çiz demiyor. Kıyafet değiştirir gibi din değiştiriyor. Üstü başı dini sembolle doluyor ama içi bomboş kalıyor.



Kıyafetlerle ilgili araya giren bu ayetten sonra şeytana ve kandırmalarına dönüyor. Bak burada edep yerlerini birbirlerine gösterme üzerinden örneğini verdik, size de başka fitne musallat etmesin deniyor. Şeytan bizi, bizden iyi tanırmış. Hangi duygunun bizi yıkıma götüreceğini zaten en iyi bilen içimizdeki şeytandır.



Bir iğrençlik yaptıklarında, bu iğrençliği yapanlar “biz babamızdan dedemizden böyle gördük” derlermiş. Gelenek göreneklerimize sahip çıkalım. Uçak görse secde edecek o çok eski şeyhlere şıhlara uymaya devam edelim. Biz kimiz ki zaten, atamızdan dedemizden iyi bilelim. Bu konuda en sevdiğim de büyük zat olarak örnek verilen sahabeler.



Daha önce de dile getirmiştim.



Allah: biz azmamış topluluğa uyarıcı göndermeyiz.

Uyarıcıdan sonra bir kısmı kalben bir kısmı şeklen iman etseler de tüm sahabe kutsal! Hepsi efendimiz, İbranice söylersek Rabbimiz! Ha bu kutsal takım kendi arasında siyasi güç için birbirini kesmiş, yine de hepsi kutsal. Peygamberin torununun kafasını kesip top gibi oynayanlar da kutsal! Bu iğrençliğe küfreden ben kafir, asılacak adam!



Araf 28: “...Allah iğrençliği/edepsizliği emretmez...”

Tarikat öğretisi: Şeyhini günah işlerken görürsen, kendini sorgula, o yanlış yapmaz. O Allah dostu, kötü, iğrenç görüneni yaparken gördüysen bile, Allah öyle emrettiği için yapmıştır!



Peki ne emredermiş Allah? Adaleti, mescitte yüzünü sadece ona dönmeyi, sadece ondan istemeyi.



Allah insanların bir kısmını iyiye, güzele kılavuzlamış. Diğer bir kısmı ise sapkınlığa düşmüş. Onlar Allah’ın berisinden şeytanları, arzularıyla kendisini şeytanlaştırmış olanları evliya/dost edinmişler.

Müslüman olsaydım, şu ayetlerden sonra birine hakaret etmek için “evliya gibisin” derdim. Ne de olsa küfrettiğimi anlamazlar. ...bir de kendilerinin hidayet üzerine olduklarını sanırlar.

31. ayette ani bir girişle tekrar kıyafet konusunu açıyor. Ey ademoğulları! Tüm mescitlerde en süslü, güzel giysilerinizi kuşanın. Yiyin için fakat israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez.

Geldik yine giyinme konusuna. Bakın mescitlere giderken edep yerlerini örten ya da koruyup sakınmaya yarayan kıyafetler(takva kıyafeti) değil, güzel kıyafetler ve ziynetler önerilmiş. Demek ki yerine göre giyinmek önemliymiş. Mescitte güzel kıyafetler ve ziynetler... topluluk içindesin çünkü, kokan çirkin ayaklarını çorapsız şeklide burnumuza sokmamalısın.

Ey müslümanlar, inandığınızı söylediğiniz Allah adına yemin edin de cevap verin, cuma namazlarında oluşturduğunuz cemaatin şeklinden, şemalinden, kokusundan memnun musunuz? Hele yaz ayları, ayak kokusuna karışmış ter kokusundan memnun musunuz? Çok mu zor beyler cuma günleri temiz ve süslü kıyafetleri yanınızda taşımak, çorap giymek, koku önleyici şeyleri kullanmak? Bakın bu benim isteğim değil, Allah’ın emri. Oysa söz konusu kadının giyimi olunca ne kadar da hassassıznız Allah emri dediğinizin uygulanmasına? Sıra size gelince açık emir görmezden, duymazdan gelinebiliyor galiba.

Bu ayetin tefsirine de baktım. Müşrikler mescitlere çıplak gidip yeme konusunda da garip bir perhiz uygular ve bunu ibadet sayarmış. Ayet bu durumu kaldırmak için inmiş diyorlar. Sonra bunu genelleyip “Nitekim bütün ilgili kaynaklarda âyetin, gerek ibadet sırasında gerekse sair zamanlarda edep kurallarına uygun şekilde giyinmeyi farz kıldığı belirtilir.” diyorlar.

Hayır bu ayet öyle bir şey demiyor. Daha üç beş ayet önce edep yerlerini örten kıyafetle süslü kıyafeti ayrı ayrı andı. Yok öyle kafanıza, yazmayan, söylenmeyen yerlere doğru genelleme yapmak. O zaman ben de derim ki; bu ayet yerine uygun giyinmeyi öğütlüyor. Toplum içinde süslü, evde rahat, plajda plaja uygun!

Bikini giymek Allah’ın emri!

Bir de burada Türkçe mealde geçen ademoğulları ifadesi sadece erkekleri kapsamıyor. Oğul kelimesi eski Türkçe’de cinsiyet belirtmez. Arapça orjinalde geçen “ey beni ademe” ifadesi de cinsiyet belirmezmiş. Yapay zekanın yalancısıyım.



Bir sonraki ayette Allah’ın yarattığı süsün ve temiz rızıkların haram kılınamayacağına vurgu yapıyor. Bunlar dünya hayatında insanlar, kıyamet günü ise yalnızca inananlar içinmiş. Böyle ayrıntılı anlatıyormuş ki, anlaşılsın. Vallahi insan anlamak istemeyince nasıl anlatılırsa anlatılsın. Anlamıyorlar. Sorsan ben aklıma yatmadığını samimiyetle söylediğim, yatmayan kısımları defalarca okuyup anlamlandırmaya çalıştığım için cehennemde yanacağım. Açık açık ayetlerde yazanları takmayan, işine gelmeyeni geçmişten kendi gibi bir şeytanı ya da yalanlarla peygamberi şahit gösterip de yasaklayan cennetlik. Ne kadar da eminler kendilerinden. Şu kitabın dinini, yasaklar toplamına çevirenler düşünsün, benlik bir ceza yok gibi.

Haram kılınanlar hemen ardından sıralanmış zaten.

Görünen, görünmeyen iğrençlikler demiş. Oldukça muallak bir tanımlama.

Haksız yere saldırmak demiş, açık ve net aslında ama bu müslümanım diyen topluluk her konuda kendisini haklı gördüğü için gümbürtüye gidiyor.

Hakkında hiçbir kanıt olmayan şeyleri Allah’a ortak koşmak. Evliyalar falan yani. Vardı ya hani, sırat köprüsünün başında bekleyip tüm müritleri girmeden cennete girmeyecek olan şeyh. Onun gibi.

Allah hakkında bilmedikleri şeyleri söylemek. E buna uysalar bu adamlar konuşamazlar.



Konu yine değişiyor. Her ümmetin vakti olduğu ve içlerinden onlara ayetleri açıklamak üzere gönderilen resullere uyup hallerini düzeltenlere korku olmadığı söyleniyor. Surenin başında “kendilerine elçi gönderilenler sorgulanacak” da demişti. Acaba elçi gönderilmemiş toplumlar mı var? Onlar bu sorgulardan muaflar mı? Öyleyse adil mi bu?

Kafalarına göre Allah’ın ayetlerini eğip büken, işlerine gelen yalanları din edinenlere ölürken “hani nerede o taptıklarınız, efendi edindikleriniz” diye sorulunca “bizden uzaklaştılar” diyeceklermiş. Ateşe buyur edildikleri zaman kendinden öncekilerin ateşleri artsın diye istekte bulunacak ve sapmalarının nedeni olarak onlara uymalarını göstereceklermiş. Konunun muhatabı öncekiler ise hiç üzerlerine alınmayacakmış.

Sure biraz daha cehennemliklerin ve cennetliklerin durumu ile devam ediyor. 46. ayete geldiğinde Araf muhabbeti açılıyor. Cennetle cehennem arasında bir yer gibi tanımlanıyor. Akıbeti belli olmayanlar. Yahu bildiğin dünya hayatı işte bu ama konuşmalar falan da geçebiliyor. Herhalde bir anlatım tarzından ötesi değildir. Bilemiyorum.

Cennetlikler ve cehennemlikler arasında atışmalarla sure devam ediyor. Ateş halkı mutsuz ve pişman, cennet ahalisinin keyfi yerinde. Sure zaten çok uzun olduğu için bu kısmı ayet ayet işlemeyeceğim. İlgimi çeken bir iki şeyden bahsedip ilerleyeceğim.



51. ayette kendi dinlerini oyun yapanlardan bahsediyor. Birbirlerine tutunup çocuk treni gibi dönen o müritler geldi mi aklınıza? Hatta saçma sapan kendi etrafında dönen semazenler?






53. ayette cehennemlikler hala “bize bir şefaatçi yok mu?” diye soruyorlar. Cehennem pek de ıslah edici bir yer değil anlaşılan. Geri zekalı kardeşim benim, sen zaten şefaatçi sandıklarının peşinden gittiğin için yanıyorsun, hala neyin peşindesin? Sonra da “ya da geri gönderin bir daha aynısını yapmayalım” diyor. Sever misin sabaha mı bırakırsın? Sen cehennemde bile günah peşinde koşmaya çalışıyorsun, seni bin kere hayata gönderseler ne değişecek, salak!



58. ayete gelene kadar rüzgarla gelen bereketten bahsediyor. Düz bakınca yağmur gibi. Ancak 58 de bu yağmur diye yorumladığımız rahmet, güzel belde de temiz rızık verirken, çorak ve pis belde de zararlı bitkilerden başkasını vermiyor. Sembolik bir anlatım gibi. Din Allah’ın en büyük rahmeti, iyi kalpli insanların elinde güzellikler verirken, çoğunluk olan pisliğin elinde en büyük pisliğe dönüşüyor.



59. ayetten itibaren sırasıyla Nuh Kavmi, Ad Kavmi, Semut Kavmi, Lut Kavmi, Medyen Kavmi anılıyor. Bunlardan Nuh, Ad, Semut arasında halef selef ilişkisi doğrudan vurgulanıyor. Diğerleri de kronolojik olarak doğru sırayla verilmiş olsa gerek.

Bu arkadaşlara uyarıcılar gelmiş, bunların toplumundaki kodamanlar inkarçılığın başını çekmiş, uyarıcıları ve uyarıyı kabul edenleri fena halde zorbalamışlar. Uyarıcıların özellikle şahsından hiç memnun değiller. Kibirle “aramızdan seni mi buldu yani gönderecek” tribindeler. İnançlarının tek kaynağı ise kendi ataları. Bilmem ne hazretleri bilmiyordu da şimdi sen mi biliyorsun, diye soruyorlar. Tanıdık geliyor. Gidin ben müslümanım diyen bir tanıdığınıza “bak bu yanlış” diye bu kitaptan kanıt gösterin. “sen kimsin mna koyim” çekecek. Orada öyle demek istemiyor, anlamak için El Balgam – i çük-ü babam hazretlerinin kitabını oku diyecek. O zat dini Allah’ın kitabı saydığı kitaptan daha iyi açıklamış gibi.



Sıra Kur’an kıssalarının en önemli starlarından birine sıra geldi. 

Musa!



Firavun’a ve kodamanlarına gidip “İsrailoğullarını benimle gönder, ben bir resulüm” diyor. Firavun ondan mucize isteyince, asasını atıyor ve asa bir ejderha(!) oluyor. Evet yanlış okumadınız, ejderha. Yalnız bu arapların mitolojideki ejderha bizim alışkın olduğumuz Ortaçağ Avrupasında hayal edilen şişko, kanatlı, altın düşkünü, ağzından alevler saçan ejderha değil. Bazıları bunun çok çok iri yılana verilen ad olduğunu söylüyor. Sanki öyle dedikleri zaman asanın dönüşümü daha fazla inanılası olacak gibi.


Bir de elini göğsüne sokup bembeyaz olmuş şekilde çıkarıyor. Firavunun çevresindekilerin önerisiyle Musa ve kardeşi alıkonuluyor ve büyücü dedikleri Musa ile rekabet edecek büyücüler toplanmak üzere ülkeye adam salınıyor.

Farkındaysanız Musa Firavundan ve kodamanlardan iman etmesini istemedi. Bu surede anlatılan önceki peygamberlerin hepsi, gönderildikleri toplumdan şirkten dönmelerini, tevhide inanmalarını istiyordu ama Musa farklı bir şey istiyor. Çünkü Mısırdan Çıkış isimli kitapta böyle yazıyor. Oradaki tanrının firavunu ıslah etmek gibi bir derdi yok. İbrahim ile yaptığı ahdi gerçekleştirmek ve onun soyundan gelen İsrailoğullarını Mısırdan kurtarıp vadettiği topraklara yerleştirme derdinde.



Musa kıssasının devamında söz konusu büyücüler ile Musa kapışması yaşanıyor. Musa bu mücadeleyi asası ile kazanıyor. Bunun üzerine rakipleri olan büyücüler iman ediyorlar. Firavun da onları işkenceli bir ölüme mahkum ediyor. Büyücüler buna aldırış etmiyor, iman etmiş şekilde can veriyorlar.

Bu kısımdan aldığım mesaj, işinin ehli olanlar, işin en mükemmelini görünce kuşkusuz iman ediyorlar. Hikayedekiler büyücü değil de, demirci olsun, sanatlarını sergilesinler, Musa’da hepsinin toplamından daha iyisini yapsın. O zaman demirciler “bu ancak ilahi bir güçle olabilir” noktasına gelip yine iman ederler. De işte, bu benim anlayışım. Kur’an işin içine büyüler, ejderhalar falan katmış.



Firavun İsrailoğullarına işkenceye devam ediyor. Bu halk Musa’ya mızmızlanıyor, Musa sadece sabır öğütlüyor. Rabbi ise Firavun ve kodamanların başına tufan, çekirge, haşarat ve kan gönderiyor.

Daha önce de bahsetmiştim. Bu tip doğal felaket durumlarında kodamana pek bir şey olmuyor. Olan gariban halka oluyor. Aç kalan, korkan, barınağını kaybeden hep halkın o en yoksul, en zayıf kesimi oluyor. Firavunun sarayı, kodamanın villası yıkılmıyor, yanmıyor. Sadece ölüme çareleri yok. Bunun dışında her felaketi halkı daha da ezerek bertaraf ediyorlar. Dün de, bugün de, muhtemelen yarın da...





Kitapta ise bu kodamanlar felaketlerden kötü etkileniyor ve Musa’dan “rabbine” dua etmesini, bu felaketleri kaldırmasını istiyorlar. Bunun karşılığında ona inanacaklar ve İsrailoğullarını onunla birlikte yollayacaklar. İyi de, bu kodamanlar iman ettikten sonra, İsrailoğllarının Mısır’dan çıkmak için bir nedeni kalmıyor ki? Onları göndereceğiz yerine, adil olacağız demesi gerekmiyor mu? İman etmiş halde tek ümmet olarak gül gibi yaşasalar ya?

Her neyse bu kodamanlar tabii ki sözlerini tutmuyorlar. Felaketler sona erer ermez işkenceye ve katle geri dönüyorlar. Bunun karşılığında İsrailoğulları suyu geçerken, onlar ceza olarak o suda boğuluyor. Bu surede bir denizi yarma olayı falan anlatılmıyor. Çıkış biraz hızlı geçilip çıkış sonrasına geçilmiş.

Firavunu bu sure için tamamen geriden bırakmadan önce şunu söylemem lazım. Ey müslüman kardeşim, Allah’ın firavun ve kodamanları iman etsinler diye mucize üstüne mucize gönderirken, onlara bunu gösterirken, sana bana ne gösterdi? Ben imanımın sarsılmaya başladığı günlerde, imanımı tutacak bir ayet dilendim. Açtım rastgele bir Kur’an sayfasını. Karşıma süt kardeşimle evlenmemin yasak olması çıktı. Benim imanım, firavundan daha mı az değerli? Ya senin? Bu soruya bir cevap bulmak için sen de aç rastgele bir sayfa, bakalım ne çıkacak karşına.

Yanlış da anlama, ben bunların hepsinin yalan olduğundan falan emin değilim. Belki de bu kitap gerçekten haktır. Belki de tüm sorularımın bir cevabı vardır. Daha önce de söyledim, her ne kadar imansızlığa daha yakın olsam da ben hala dua ederim. Hala hayatımda sahip olduklarım için şükrederim. Zararını da görmedim. Hatta duanın çok faydasını gördüm. Ancak bu soruları sormamak, samimiyetsizlik, bir nevi yalanlamak olurdu.





Sabırlarının karşılığı olarak İsrailoğulları bereketli topraklara mirasçı kılınıyorlar. Oraya vardıklarında kendi putlarına tapan toplulukları görüyor ve Musa’dan kendileri için benzer putlar istiyorlar. Musa da onlara cahil bir topluluk olduklarını, özenmekte oldukları toplulukların dinlerinin çökmekte olduğunu söylüyor. Allah’tan başka tanrı mı arayayım sizin için diye soruyor.

“...O sizi alemlere üstün kılmıştır.”

Müslüman kardeşim, Gazze’de yaşananlara haklı olarak kızıyorsun ya, aslında senin buna o kadar da hakkın yok. Çünkü yaşananların temelinde tam olarak yukarıda yazan cümle var. Bu fanatik yahudiler, tanrının seçilmiş kulları olduklarına, o toprakların onlara tanrı tarafından verilmiş olduğuna iman ediyorlar. Senin kitabın da tarihin en azından bir döneminde bunun böyle olduğunu onaylıyor. Ben bu vaadin kaldırıldığına dair bir ayet hatırlamıyorum. Üstünlüklerinin kaldırıldığına dair de bir ayet hatırlamıyorum. Sen biliyorsan söyle öğreneyim.



Musa otuz günlüğüne vaatleşiyor, buna bir de on ekleniyor ve kırka tamamalanıyor. Kırk günlük yokluğunda toplumu kardeşi Harun’a emanet edip buluşma yerine geçiyor. Burada Allah’ı görmek istiyor, Allah’ın ışığı bir dağa iniyor ve dağ paramparça oluyor. Tabii hiçbir tarihi kayıt mucizevi şekilde ortadan kalkan bu dağı kaydetmiyor.

Musa’ya levhalar veriliyor. Bunlara göre yaşaması toplumunu yaşatması söyleniyor. Haksız yere büyüklük taslayanların ayetlerden uzak olacağı, onların sapma yollarına hemen düşeceği, yaptıklarının ahiret gününde boşa çıkacağı mesajları veriliyor.



Toplumu ise Musa gittikten sonra kırk gün onun yolunda kalamıyor. Gerçekten “alemlere üstün” bir topluluk bunlar. Süs eşyalarından bir dana yapıp ona tapmışlar. Harun’u da ölümle falan tehdit etmişler. Musa öfkeden köpürüp bir yandan toplumuna saldırırken, bir yandan da Allah’a cezalandırmaması için dua etmeye başlıyor. O sırada yer sarsılıyor, ceza gelmek üzere... Neyse Musa’nın dualarıyla bu ceza işi gerçekleşmiyor. Allah azabın ve rahmetin gerçek sahibi olduğunu vurguluyor ve Musa kıssası bitiyor.



Zaten anlatı sırasında fikirlerimi araya girip söyledim, bitirmeden hep söylediğim şeyi bir daha ekleyeyim. İş ne zaman bu Yahudilere gelse, Kur’an o iman edilecek kitap olmaktan çıkıp, kendisiyle çelişen bir hale geliyor.



157. ve 158. ayetler benim bu problemime bir cevap gibi. Musevi ve İsevilere Muhammet’in tüm insanlara gönderilmiş ve uyulması gereken bir resul olduğu, Tevratta ve İncilde yazılmış bulacakları o ümmi peygamber olduğu söyleniyor.

Benim çelişkili bulduğum bu ayetler aslında Museviler ile girilen bir teolojik tartışmanın sonucu olabilir. Onları imana çekmek için, kendi dinleri ile yeni din arasındaki bağlantıyı güçlü tutmak, onların sırtını sıvazlayarak yeni dine davet etmek. 172. ayete kadar ödül, sopa ve hatırlatma ile Musevilere sesleniliyor. Onların bazılarının iyi ancak bazılarının fena halde sapmış olduğu vurgulanıyor.



172. ayetten anladığımıza göre Allah bir noktada bizi alıp “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş, biz de bunu onaylamışız. Sonradan biz bundan habersizdik demiyeymişiz. Hani o olay ne zaman oldu bilmiyorum ama varsa benim Rabbim zaten O. Ardından edindiğim putlar, şıhlar, efendi hazretleri yok.



175. ayette kendisine ayetler açıklanan ancak sonradan şeytanın/dünya hayatına onu fazla bağlayan duygularının yoldan çıkardığı birinden bahsediliyor. Galiba bu düşük bir peygamber. Peygamberler bile düşebilirken bunlar sahabeleri günahsızlar olarak görebiliyor. Şıhları şeyhleri zaten Allah’tan yüce, oraya hiç girmiyorum.

Bu kendini dünyada sonsuza kadar kalacakmış sanan, ona ve iğreti zevklerine köle olanlara ne anlatsak, ne yapsak boş diyor. Bunu dilini sarkıtarak soluyan bir köpek örneği ile açıklıyor. Haklı.



“... gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler...”

Kendini haklı, karşısındakini ahraz olarak gören her müslüman topluluğun kullandığı bu motto, 179. ayette geçiyor. Ancak adamlar kendi kitaplarında cümle cımbızlıyorlar. Bu cümlenin başında “Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar;” ifadesi geçiyor. Galiba daha önce de söylemiştim, o dönemde kalp anlama, kavrama işlevi gördüğü düşünülen bir organ. Tüm antik dünya da paylaşılan bir yanılgı.

Bilgisinde noksan bulunmayan Allah, orta okul fen bilgisi dersinden sınıfta mı kalıyor? Yoksa bu kitap iddia ettiği gibi bilgisi noksan bir kaynaktan değil de, insan elinden mi çıktı? Yoksa bu kitap, bilgisinde noksan olmayan Allah tarafından, o dönemin insanına, o dönemin koşullarına mı gönderildi? Kendi cevabınızı kendiniz verin.



Devamında klasikleşmiş, inkarcıları şöyle yapacağız, böyle yerin dibine sokacağız var. 185. ayette “peki, bu Kur’an’dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar” diye soruyor. Kur’an yeter diyen tayfanın en sevdiği sorulardan biri. Hadisler ile yaratılan yan dine karşı hep bu ayeti öne sürüyorlar. Kendilerince haklılar da. Eğer dini inanç söz konusu ise, ben de Kur’an dışında bir kitaba iman etmem. Ancak konu biyoloji olunca orta okul fen bilgisi kitabını bu kitabın önüne koyarım.



Kıyamet ne zaman diye Muhammet peygamberi darlıyorlarmış. O bilemezmiş, vakti bilen yalnız Allah’mış. Anladığım kadarıyla Allah peygamberi ile paylaşmadığı bu bilgiyi bilimum hoca efendi ile paylaşmış. Her birinde bilgi derya deniz, sorun anlatsınlar size kıyamet ne zaman. Peygamber ise bu konuda sessizmiş.




Sona doğru yaklaşırken Allah insan tarafından üretilmiş putlara meydan okuyor. Ondan başkasını dost ve veli edinenlerin vay haline! Ancak onlara her çağrı nafile!



Affetmeyi esas al, güzelliği ve iyiliği emret, cahillerden yüz çevir. (ne yöne dönsek oradalar), Şeytan dürttüğünde Kur’an’a başvur. O anda görmesi gerekeni görürmüşsün. (söylemiştim ben de işe yaramadı)



Biterken Muhammet’e “oradan buradan derleseydin ya!” diyenler varmış. Onara cevap olarak yalnız Allah’tan geleni konuştuğunu söylemesi isteniyor.



Sure böylelikle bitiyor. Vallahi ben de bittim.

29 Mayıs 2025 Perşembe

38 - Sad Suresi


Sure birbiriyle bağlantısını çözemediğim üç temel kısımdan oluşuyor. 2 - 16. ayetler arasında “inanmayan” o kötü adamların tarifi yapılıyor, ki bu kısmı gerçekten çok beğenim ve aydınlatıcı buldum. 17 – 48. ayetler arasında İbrani ve Yahudi peygamberler anılıyor. Özellikle Davut ve Süleyman hakkında detaylı ve bir o kadar garip bulduğum kıssalar anlatılıyor. Sonra hemen hemen tüm ayetlerde nakarat gibi bahsedilen ödül- ceza kısmı var. Üçüncü kısım olarak da insanın yaratımı ve İblis’in buna isyanı kısmı var.



2-16. ayetler arasında bir topluluğumuz var. Bunlar aralarında kodamanların da olduğu bir topluluk. İlahları hakkında gerçekleri bildiklerini düşünüyorlar. Birisi gelip onlara bildiklerinin yanlış olduğunu söylediğinde ise başta kodamanlar olmak üzere çileden çıkıyorlar. Hemen savunmaya geçip ilahlarını saldırılardan koruyorlar. Kimse de demiyor ki, korunmaya muhtaç ilah ne dangalakça bir düşüncedir. Aptallığa doymuyor ve elçiye “bir sen mi biliyon la değişik” diyorlar. Aslında beğenmedikleri elçinin konumu ya da kişiliği değil. Söylediklerini beğenmedikleri için elçiyi beğenmiyor ayağına yatıyorlar. Karşı çıkmak için de “biz bunları atalarımızdan ya da diğer toplumlardan duymadık” diyorlar.

Kendilerinden öncekiler gibi, gururlu, gerçeği bildiğini sanan ancak aslında onu nankörce örten ve bütünden kopmuş içinde olan topluluk da yok edilecektir. Bir türlü geldiğini göremediğimiz vakit geldiğinde, zalimler için kurtuluş yok.

Bu topluluk tarihin çıkarılamayan bir dersi değil. Günümüzün yaşayan canavarı. Kur’an’ın en güncel kısmı, zalimleri tanımladığı kısımlar. Gidin bir tarikatın merkezine, efendilerinin sahtekar olduğunu söyleyin. Bu surede anlatılan topluluklar gibi saldıracaklar size, onu korumak için. Gidin bir cuma çıkışına, açın Allah yok, din yalan pankartını, saldıracaklar size, tıpkı bu topluluk gibi. Allah’ı “yok” denmesinden koruyacak, bu kitaba iman ettiğini iddia eden topluluk!

Bunun ne fena dagalaklık olduğunun farkında mısın? Allah’ın koruyuculuğunu yapmanın Allah’a en büyük hakaret olduğunun farkında mısın?

Ve endüşük gördüğünün ağzından en doğru sözün çıktığını duyacak, “tü kaka” diyecek. En yüksek bulduğunun ağından yanlışın zirvesini duyacak, vardır bir bildiği diyecek.

Söyleyin bana, bu kitap hak ise, yaşadığımız toplum bu kitabın verdiği hangi örneğe daha çok uyuyor? İdeal topluma mı? Yoksa 12-13. ayetlerde andığı Nuh, Ad, kazıklar sahibi Firavun, Semut, Lut ve Eykeliler toplumlarına mı?

-

17. ayetle birlikte Davut anılmaya başlanıyor. Garip ifadeler var.

Dağları onunla birlikte buyruk altına almıştık: Akşam sabah, birlikte tespih ederlerdi. (38/18) Kuşlar da toplu hadle onunla beraberdi. Hepsi, onun tespih nağmelerine katılırdı.(38/19)

Dağların buyruk altına alınmasını nedir ama! Geçtim tektonik levhayı, onu bunu, dağ yahu bu! Nasıl tespih etsin! Hem kuşların emrine verildiği peygamber Süleyman değil miydi? Ufak bir karışıklık olmuş sanki!

Bu iki ayette Davut bir övgü ile tanıtılmış, biraz da anlaşılmaz şekilde övülmüş diyelim geçelim. Sonraki ayetlerde kıssası anlatılıyor.



Çekişen iki kardeş var. Duvarı aşmışlar, mihraba girmişler ve Davut’un huzuruna aniden çıkmışlar. Dağlar ile birlikte tespih eden Davut, iki basit faniden korkmuş. Bunlar da korkma deyip meramlarını anlatıp adaletli hüküm istemişler.

Olay şu, iki kardeşten birinin doksan dokuz, diğerinin bir koyunu var. Zengin olan fakire gel sen o koyunu bana ver demiş, güzelce de konuşup tartışmayı kazanmış. Davut’tan da hüküm istiyorlar.

E zor kullanılmamış. Rıza dahilinde ikna edilerek bir koyun alınmış. Buradaki çekişme nerede? Yani durum bence de adil değil ama bunlar arasında çekişme yok. Ücretini de ödediyse, biz buna ticaret diyoruz.

Davut’un hükmü farklı, o daha insani bir yerden bakıyor. Liberaller seri üzgün emojileri hazırlasınlar.

“Kardeşin sana zulmetmiş” diyor. “Bu tek koyunu senden almak istememesi lazımdı. Ancak azı hariç insanlar bu zulmü işler zaten. İman edip hayra/barışa yönelik işler yapanlar bunu yapmaz” diyor.

Fena karar değil. Kıssa olarak da güzel bir yere temas ediyor. Zengin fakiri ezmemeli! Sadece daha fazla malı var diye, az malı olanı malsız bırakmamalı. Bakmayın kıssanın başında benim olaya ticaret bu dememe, öyle bir kısmın malsız mülksüz bırakıldığı ticaret olmaz.



Davut bu noktada bir aydınlanma yaşayıp imtihan edildiğini anlıyor. Tövbe etmesinden anlıyorum ki, ya daha önce haksız hükümler vermiş ya da biriyle ticaretine ortağına haksızlık etmiş. Tövbesi kabul oluyor, bu işten beraat alıyor.

Sonraki ayetlerde yer yüzüne halife yapıldığı söyleniyor ve geçici heveslerden uzak durarak hakla hükmetmesi isteniyor. Aksi halde Allah yolundan sapmış olurmuş. Sapanla takva sahibi bir olmayacakmış.

Dağlarla, kuşlarla tespih eden bir peygamber için dahi sapma riski son nefese kadar mevcut.





Sonra Davut’a Süleyman armağan edilmiş.

30. ayetle birlikte Süleyman kıssası anlatılmaya başlanıyor.

Ne güzel kulmuş! Hep Allah’a sığınır, yakarırmış. Ona çok iyi safkan koşu atları verilmiş. (ha?ne?)

32. ayet : Dedi, “Servet sevgisini, Rabbimi anmak için benimsedim. Nihayet Güneş perde ardına çekildi. Sonrada atları getirtip bacaklarını boyunlarını sıvazlamaya başlamış.

Yahu şimdiye kadar hep servet sevgisi dinden çıkaran, saptıran, azdıran bir şeydi. Konu Süleyman olunca bu nasıl Rabbi anma vesilesi oldu? Ki babası hakkında zimmet şüphesi bizzat Kur’an tarafından birkaç ayet önce oluşturuldu!

Süleyman da sınanmış. Hem de ne sınama.

Yemin olsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik, tahtının üzerine bir ceset bıraktık da o, tövbe ile Allah’a yöneldi.(38/34)

Bu, sınama bu! Ne oldu şimdi, ne sınandı? Adam bir çıkmaza falan düşmedi ki! Tahtın üzerinde ceset varmış. E kimin cesedi bu! Neden orada? Tahtının üzerinde olması dışında konunun Süleyman ile alakası ne? Neye tövbe etti bu adam? Bunlara hiç cevap yok! Devamında:

Şöyle yakardı: “Rabbim, affet beni! Benden sonra kimseye yaraşmayacak bir mülk/saltanat ver bana! Kuşkusuz, sensin, evet sensin Vahhab!(38/35)

Gerçekten Allahtan istemenin sınırı yok. Adam hem ne odluğunu anlamadığımız suçundan dolayı affedilmeyi istiyor hem de hemen ardından büyük servet, kudret! Araya biraz zaman alsaydı. Ne bileyim önce af gelsin, sonra ufak ufak mal, kudret ister falan. Ben olsam öyle yapardım. Yanlış yapıyormuşum. Allah’ım tam şu anda günaha giriyor gibiyim, beni affet ve 100 milyon dolar kadar bir mebla...

Yakarışı karşılık bulmuş, rüzgar ve şeytanlar emrine verilmiş. E yok artık daha neler! Geçtim böyle bir şey olamayacağını, adeta bir tanrıcık yaratılmış olmasını. Hikaye kendi içinde bile anlamsız zaten. Ne oldu da bu kadar büyük ödülleri hak etti ya! (Benim de bir 100 milyon olayı vardı)

Bakın ben duaya inanırım. Nankörlük etmeyeyim, ne zaman içten gelen bir dua etsem kabul oldu. Tabii ben böyle mülk, kudret istemedim, daha basit şeylerdi ama o durumda olmaz gibi gelen şeylerdi. Karşı çıktığım dua değil. buradaki garip hikaye. Tek olumlu özellik olarak Allah’a yakarması ve sığınması verilen bir adamın, durduk yere elde ettiği kudret. Adeta tanrıcık olması! Bu şimdiye kadar bu kitapta okuduğum her şeye ama her şeye ters! Ve terslik daha bitmedi...

“Bu bizim lutfumuzdur; ister ver, ister elinde tut. Hesap yok!”(38/39)

Bu kitapta yeri geldi Muhammet’ten hesap sorulduğunu gördük. Tamamında servet sahiplerinin servetlerinde yoksulun payı olduğunu gördük. Bir de bu ayeti gördük! Hesap yokmuş. Olur mu öyle şey!

Benim anlayış sınırlarımın dışında bir kıssa olabilir. Benim açımdan bakınca, bu ayetler bu kitaba ait olamaz gibi duruyor. Hesapsızca kullanılabilecek servet verilen, şeytanların hizmetine sunulduğu bir kişi olamaz. Bu yarı Tanrı demektir, bu kitabın bütün iddiası bu surede de geçtiği üzere tanrının tek olmasıdır. Bu ayetler, kitaplaşma sırasında, sonradan eklenmiş olabilir mi?

Şöyle de bir şey var ki, iniş sırasına göre surelerin dizilişi doğru ise, bu sure Yahudiler ile ilgili ilk ayetleri barındırıyor. Davut ve Süleyman Yahuda krallarıdır. Dağlar tespih ediyor, kuşlar hatta şeytanlar hizmete veriliyor. Hesap sorulmayacak zenginlik de cabası. Benzemiyor, bu sözler Kur’an ayetlerine benzemiyor. Süleymanla ilgili daha da garip ayetleri ilerleyen surelerde göreceğiz.

Bu bir anlatım tekniği mi? Davut ve özellikle Süleyman üzerinden farklı bir soyutlama mı yapılıyor?

Düz bakınca Davut’un kıssasındaki vahşi kapitalistin kınanması ile Süleyman’ın hesapsızca kullanabileceği servet birbirine uymuyor!

Acaba bu ayetler sonradan mı eklendi bu kitaba? Şimdi ben böyle deyince birilerinin tüyleri diken diken oluyor ama aynı kişiler aslında Yahudi şeriatının bir parçası olan “recm” uygulamasının bu kitabın şeriatına sokulmasına ses etmiyor. Kur’an’ı ve Allah’ı, müşriklerin kendi yalan rablerini savundukları güdülenme ile savunan bu topluluk, keçinin recm ayetlerini yediği ile ilgili masalı kabullenmeye hazır oluyor.

Bir başka ihtimal de bu ayetlerin kronolojik sırası doğru ise beliriyor. Sani Muhammet Yahudiler ile karşılaşmış ve müşriklerle girdiği teolojik tartışmalarda onları yanına almak istiyor. Bu nedenle onların krallarından övgü ile bahsediyor. Çağrı filmini izleyenler Habeşiştan’a göçen ilk müslüman göçmenler ile Habeş kralı arasındaki konuşmayı hatırlasınlar. O müslümanlar orada İhlas Suresi’ni okumadılar.





Anlatı bir başka kul, Eyüp ile devam ediyor.

Onla ilgili de bazı mucize olduğu belli olaylar anlatılıyor. Ayağını yere vurup su falan çıkarıyor ama burada sembolik bir anlatım da olabilir. Yani öyle geri kalana ters düşen de bir durum yok. Eyüp’ün sabrı vurgulanıyor ve sabır övülüyor.

Önce İbrahim, İshal, Yakub anılıyor, sonra İsmail, Elyese, Zülkif anılıyor. Onlar da temizlenmiş, kıymetli kullarmış. Allah katında yerleri yüceymiş. Adn cennetlerinin kapıları kendilerine açıkmış. Bu cennette yanlarında yaşıt, gözlerini eşlerinden ayırmayan dilberler varmış.



Şimdi bu isimlerin sıralanışındaki soy hikayelerine girmeyeceğim. Allah açık açık aralarındaki akrabalık bağına burada değinmemiş, ben de değinmeyeceğim. Ancak dilber konusunda bir sıkıntım var. Kur’an’da defalarca peygamberliğin ne kadar zor bir iş olduğunu, sıkıntı çekmenin bu işin doğası olduğu vurgulanıyor. Bu peygamberlerin hiçbiri sıkıntıyı tek başına çekmiyor. Yanlarında eşleri de var. İleride göreceğiz ki, İbrahim’in Yakup’un baya baya hane halkları var. Bir nevi kabile reisi bunlar. Bu demek ki onların sıkıntısını başta eşleri olmak üzere herkes çekiyor. Sonra bu adamlar dilberler ile ödüllendiriliyor. O sıkıntıyı çeken eşlere ne oldu?

Daha garibi bunun açıkça anlatılması. E peygamber bunları anlatırken, Kur’an’ı inananlara bildirirken, bunu dinleyen kadınlar ne düşünüyor? Hiçbiri demiyor mu “ne oluyor” diye? Aynı sıkıntıları hatta daha fazlasını kadınlar çekiyor sonuçta. Dilberlerin erkeklere müjdelenmesi gibi kadınlara müjdelenen yiğitler görmüyoruz.

Buradan başka bir çıkarım yapmak da mümkün; bazı İslam karşıtlarının anlattığını aksine, İslam öncesi Arap toplumunda kadınların yeri yokmuş. Bazıları bir iki güçlü kadın figürü ve şair gibi kadınları gösterip İslam’dan önce kadınlar toplumda saygındı diyorlar ama söyledikleri gerçek olsa bu “dilber” ayetlerine rağmen İslam’ın başarıya ulaşması pek mümkün olmazdı gibi. Sadece dilber olayı da değil, kitap zaten kadınları neredeyse yok sayıyor ve sonunda başarıya ulaşıp egemen oluyor.

Ben eşimle o dönemde yaşasam, böyle böyle diyor peygamber desem, bu dini başımıza yıkardı. Normal de zaten, sıkıntıyı birlikte çekeceğiz, sonunda ben yanıma dilberleri koyacağım. Bu çağda yaşayan, toplumdaki eşit yerini bilen bir kadın bunu kabul etmez.

Kadın ve erkek arasında Kur’an’da bulunan bu farklı yaklaşımı bugün bu haliyle kabul eden kadına da zerre saygı duymuyorum.



Bakın burada benim temel tezime dönüyoruz. Eğer bu kitap hak ise, bazı kısımları sadece dün yaşamış bir topluma hitap etmek için gelmişti. Bugün birebir takip edilemez, her söylediği en doğdu kabul edilemez. Aklın ve vicdanın süzgecinden geçirilmeli!



Cennetliklere başta dilberler olmak üzere ödüleri müjdelendikten sonra, cehennemliklere cezaları açıklanıyor. Ateşler, yanmalar falan işte... Bu surede farklı olarak cehennemden yayınlanan Biri Bizi Gözetliyor programından bir bölüm verilmiş. Cehennemlik olmuş olanların bir kısmı, kendilerini buraya sürüklediklerini söyledikleri birilerinin cezasını arttırılması istiyorlar. Yani ateşi görünce “uçuyor” dedikleri şeyhlerinin şimdi daha çok yanmasını istiyorlar. Ay hadi inşallah!





65-70. ayetler arasında Muhammet’e hitap edilerek bazı şeyleri belirtmesi isteniyor. Bu “de ki”lerden biri ilginç;

Onlar tartışırlarken, o yüce meclis hakkında benim bilgim yoktu.(38/69)

Ah işte burada yine zamanın dil üzerindeki değişiminin azizliği var. Bizim için meclis, işlerin görüşüldüğü, karara bağlandığı demokratik bir ortam. Meleklerin böyle yüce bir meclisinin olması, işlerin Allah ile birlikte görüşülüp karara bağlandığı bir yer izlenimini veriyor. Muhtemelen bu yanlış. Buradaki meclis, Allah’ın melekleri ve diğerlerini toplayıp, yarattığı insanı gösterdiği bir toplanmadan ibaret olmalı.





71. ayetle birlikte kovulan meleğimiz İblis’in hikayesi ilk defa anlatılmaya başlıyor.

Allah iki eliyle çamurdan bir insan yaratıyor. Sonra ona ruhundan üflüyor. Melekler de secde ediyorlar. Ancak İblis etmiyor.

Allah diyor ki:

-Sen hayırdır ya? Burnu büyüklük mü ediyorsun, yoksa yücelerden mi oldun?

-Ben ondan hayırlıyım, o çamurdan yaratılmış ben ateşten.

-Hadi çık oradan! Sen kovulmuş birisin.



Araya girip şimdiye kadar olanlara bakalım.

Öncelikle Allah’ın eli mi var? Benim bildiğim yoktu ama burada var. Yine dönem Arapların anlaması için hikayeleştirilmiş bir anlatım diyelim.



Sonra bu ruh Kadir Suresinde bize ayrı bir varlık olarak tanıtılmıştı. Melekler ve Ruh ifadesi geçiyordu. Şimdi Allah’ın kendisinden bir parça oldu, üflüyor içimize. Bize meleklerin secde etmesine neden olan şey içimizdeki bu üfürülmüş ruh mu? Onu demiyor.



İblis kendisinin bizden daha hayırlı olduğunu söylüyor ve insana secde etmiyor. E Kur’an’ın insan hakkında söylediklerine bakarsak çok da haksız değil. Bu kitap, dolayısıyla Allah değil mi, çok azımız müstesna berbat şeyler olduğumuzu sürekli söyleyen.

Bir de bu İblis normalde nerede duruyor da, “çık oradan” deniyor. Nereden kovuldu?



Devamında İblis süre istiyor, insanı çok azı hariç saptıracağını söylüyor, Allah da bunun doğru olduğunu, cehennemi İblis ve yandaşları ile tamamen dolduracağını söylüyor.

Tamamen nasıl dolacak? Sınırları mı var diye sormayın ben artık sormuyorum.



Sona doğru yaklaşırken 86. ayettte peygamberin yaptığı karşılığında ücret istemediği tekrar vurgulanıyor. Ayrıca insanların üzerine zorlamayla yükümlülük getiren de değilmiş! Bu iki durum da Yesrip’te devlet kurulunca değişecek. Zekatı devlet adına, devlet başkanı olarak toplayacak, Allah uğruna savaşmayı şart koşacak.



Son iki ayette bu Kur’an’ın alemler için zikirden başka bir şey olmadığı, haberinin de bir süre sonra bilineceği söyleniyor ve şimdiye kadar gördüğümüz en aykırı sure sona eriyor. İlk ayetinde de, son ayetinde de Kur’an’ın bir zikir, yani üzerine düşünülecek olan olduğu vurgulandı. Ben de öyle yapıyorum

ve

Daha önceki 37 sureyle bu surenin aynı kaynaktan geldiğine inanmak çok zor.

diyorum.


24 Şubat 2025 Pazartesi

37 - Kamer Suresi

Saat yaklaştı, Ay yarıldı.

İki ihtimalden bahsediliyor.




1- Peygamber bir mucize olarak ayı ortadan ikiye yardı, müşrikler buna tanık oldular ama yine de inanmadılar.

Böyle olmadığını biliyoruz.

Öncelikle ayda atmosfer yok. Herhangi bir dönemde ortadan ikiye karpuz gibi yarılsa, bu yarığın izini kapatacak dış kuvvetlerden mahrum durumda. Sağlam bir teleskopla aya baktığımızda bu izi görmüyorsak, ay ortadan ikiye falan yarılmadı.

Hadi diyelim izi atmosferden, akarsulardan kaynaklı dış kuvvetler değil, bizzat Allah kapattı. Bu sefer de Dünya’nın hiçbir yerinde, gök gözlemcilerinin böyle bir yarılmanın kaydını düşmemesi gibi bir sorun var. Gözlemci olmaya da gerek yok, birileri bunu görmüş ve bir şekilde kaydetmiş olmalıydı. Böyle bir kayıt yok. Yani bu muhteşem mucize sadece Mekke’deki seçkin bir kötü adam azınlığı için sergilenmiş olmalı. Tıpkı Firavun’un iman etmesi için sergilenen, bize ise zerresi gösterilmeyen mucizeler gibi.

Böyle olduğuna kendinizi ikna edebilir, inancınızı sürdürebilirsiniz. Ancak bunun adil olduğundan bahsedemezsiniz.



2 – Böyle bir olay hiç yaşanmadı, ancak yaşanacak. “Saat yaklaştı” derken kastettiği kıyamet vakti olabilir ve kıyamet sırasında yaşanacak olaylardan biri de bu ay yarılması olayı olabilir.

Bu ihtimal biraz daha olası gibi. Tabii sorunsuz değil. Öncelikle ifade geçmiş zaman kullanıyor. Ay yarılacak değil, yarıldı diyor. Kıyametten bahsederken genellikle gelecek zaman kipi kullanılmış. Gerçi Kur’an zaman kiplerini değişik değişik kullanabiliyor. Bu surenin yirmi altıncı ayetinde de geçmişte olduğuna inanılan Semut Kavmi’nin yok edilişinde de “yarın bilecekler, kimmiş küstah” ve yirmi yedinci ayetinde “...dişi deveyi göndereceğiz” diyerek gelecek zaman kipleri kullanıyor. Var mıdır bir hikmeti? Yoksa sadece edebi kaygı mı?

Bence iki ihtimalde yeterince tatmin edici değil. Olay daha çok mitolojik gibi. İnsanlığın bir döneminde, gök yüzünde, o dönem insanlarının anlayamadığı bir şeyler oldu ve onlarda bunun üzerine hikayeler ördüler. Meteorun atmosferde yanmasına çeşitli anlamlar yükleyen insan, Ay’da olağan dışı bir şeyler gördüğüne de neler demez? Zaten “Ay’ın yarılması” veya benzeri pek çok olay, farklı farklı kültürlerin inançlarında benzer örgülerle anlatılıyor. Bir sonraki ayette geçen “öteden beri süre gelen bir büyüdür bu” ifadesi de benim yorumumu destekler nitelikte. Mekkelilerin bilmediği ya da yeni gördükleri bir şey değil, bilip de farklı yorumladığı bir şey anlatılıyor burada. “Nuh Tufanı” mitinin çok daha az popüler olan bir kardeşi gibi.



Bu ayet sembolik bir anlatım da olabilir. Bir yerlerden bunun önceden yazılmış bir şiirin dizesi olduğunu da duymuştum ama bilemiyorum. Belki o günün Arap toplumu için anlamı olan bir metafordur.



Benim aklıma bile gelmeyen bir açıklaması da olabilir. Hiçbir açıklaması da olmayabilir. Belki sadece Serdar Ortaç şarkısı gibi anlamsız bir söz yazımıdır. Bu ay yarılması olayında en saçma şey, ayet dışında gelişenler. Ramazan kuşu sahte bir haberi ulusal televizyonda ekrana getiriyor, bakın ay yarılmış diyor. Sonra haberin yalan olduğu ortaya çıkınca, hiçbir açıklama yapmadan programa devam ediyor. En az bu kadar saçma bir başka olay, sırf bu ayetten yola çıkıp koca bir dini yalanlamak! Ay yarılmamış, o zaman din yalan! Bu saçmalık ölçüsünde basitleştirmek olmuyor mu?



İkinci ve üçüncü ayetler bir arada verip spekülatif bir değerlendirme yapacağım.



“Bir ayet-alamet görseler yüz çeviriyorlar ve şöyle diyorlar ‘Sürüp giden bir büyüdür bu!’ Yalanladırlar; kendi heves ve kuruntularına uydurlar. Oysaki her iş ve oluş karara, ölçüye ve düzene bağlanmıştır.”



Her iş ve oluşun bir karara, ölçüye, düzene bağlanmış olması, evrenin kanunlarına bir atıf olmalı. Evrende hiçbir varlık fiziksel kuralların bağlayıcılığından muaf değildir. Hiçbir canlı, biyolojik kuralların bağlayıcılığından muaf değildir. Aynı durum sosyal kurallar içinde geçerli. Allah emri diye Kur’an’da yazanı dahi uygulasan, ekonuminin kurallarını göz ardı ediyorsan, ekonomin çöker. Bu evrende madde, canlı, sosyal yapı... her şey, her iş ve oluş belli kurallara bağlanmıştır.

Kendi heves ve kuruntularına uyanlar ise bu kanunları reddedip, burunlarının dikine gidiyorlar. Eğer gerçekten bir yaratıcı varsa, onun mesajı tek bir kitapta değil, evrende yazar ve onu okumanın yolu da bilimdir. Evren en geçerli ayetlerin yazıldığı kitaptır. Bir başkası, bir döneme, bir kavme gönderilmiş olanlar evrenin kanunları ile çelişiyorsa, geçerli olan evrenin kanunlarıdır. Bunu reddeden, kendi heves ve kuruntularına uyduğu için reddediyor. Hangi gerçeği önüne koysanız, hemen ondan yüz çevirir ve kitapta bu yok der. “Bak işte ay yarılmadı, yarılsa şöyle böyle olması, bunu görmemiz lazımdı” dersin, yüz çevirir. Kitapta yazıyor der. Ay yarıldı ayetini bilir de, ardından gelen bu iki ayeti bilmez, bilse de üzerine düşünmez. Belki de sırf bu yüzden “ay yarıldı” diyor. Allah’ın gerçek kanunlarının evrenin kanunları olduğunu bilmen ve onu reddeden kendi dini kitabın olsa bile, Allah’ın gerçek kitabına bağlı kalman için.



Dört ve sekizinci ayetler arasında diyor ki; haberlerden, içinde sakındırma, tehdit ve ihtar bulunanı gelmiş. Doruk noktaya çıkmış, isabeti tartışmasız bir hikmetmiş o. Gel gör ki uyarılar yarar sağlamıyormuş. Büyük ihtimalle Muhammet’e seslenip “o halde yüz çevir sen de; o çağırıcının alışılmadık/ürpertici şeye cağırdığı günde” diyor.

Sonrasında o gün inkarcıların durumu biraz tarif ediliyor. Kabirlerden gözleri kaymış olarak çıkacaklarmış. Sanki çekirgedirler, cıngın mı cıngın! Bükük boyunlu bu yığın, o günün çok zor bir gün olduğunu söyleyecekmiş.

Sadece doruk noktaya çıkmış, isabeti tartışmasız hikmet olarak tanımlanın, bu okuduğum kitap olup olmadığına dair şüphelerim var. Şüphe derken, tanımlananın bu kitap olup olmadığından şüphem var. Yoksa bu kitabın öyle isabeti tartışmasız bir hikmet olmadığına şüphem yok.



Dokuzuncu ayetten itibaren azabı tatmış kavimler tanıtılmaya başlanıyor.

Nuh kavmi ile başlıyoruz. Ne gibi bir yanlışları olduğuna değinmemiş. Nuh’un “ben yenilgiye uğradım işte, yardım et” diye haykırışına yer vermiş. Bir de nasıl yok edildiklerine. Biz de açtık gök kapaklarını seller gibi akan bir su ile. (54/11) Ve yardık/fışkırttık yeryüzünü pınar pınar. Sonunda kesin ölçülere bağlanmış bir oluş üzerine birleşti sular.(54/12)

Bir sel olduğu ortada ama bunun dünya çapında olduğuna dair bir vurgu en azından bu surenin ayetlerinde yapılmamış.

On üçüncü ayet “Ve taşıdık onu levhalar ve çivilerden oluşturulan şey üzerinde.” diyor. Burada bahsettiği şey meşhur gemi olsa gerek. Ancak doğrudan gemi demek yerine onun yapımında kullanılan malzemeyi vermiş. İhsan Aktaş mealinde verdiği açıklamada bunu “geminin ilahi bir yardım olmadığının, insan inşası olduğunun kanıtı” olarak değerlendirmiş. Benim herhangi bir fikrim oladığı için bu açıklamayı dillendirip geçiyorum.

Bu gemi yada her ne ise, akıp gidiyormuş, nankörlüğe uğramış olana ödül/uğratmış kişi için ise ceza olarak.

Ve on beşinci ayette denilene göre yemin olsun ki biz onu bir ibret ve işaret olarak arkaya bıraktık. Yok mu hatırlatıp öğüt alacak / yok mu hatırlatıp öğüt verecek?

Arkaya bırakılanın ne olduğu muamma. Olayın anlatısı diyen de var, geminin kendisi diyen de. Geminin kalması zor. Hikaye ise kesinlikle geri kaldı, ancak sözlü kültürde kaldı. Çin’den Amerikan yerlilerine kadar her medeniyetin bir tufan anlatısı var. Ay’ın yarılmasında “böyle olabilir” dediğim “gök yüzünde meydana gelmiş ve tüm dünyada görünmüş bir olayın sözlü kültürde yansıması” iddiam burada daha da geçerli. Hatta dünyada su baskınına neden olmuş muhtemel olay da belli. Kanada civarındaki buzul duvarının yıkılması ve tüm dünyada su baskını yaşanması. Kesin öyle olmuştur demiyorum, zaten bilimde öyle isabeti tartışılmaz bir hikmet olduğu iddiasında değil. Yine de buzul duvarlarının yıkılması teorisi, yağmur ve yer altı sularının tufana neden olması ihtimalinden daha yüksek geliyor.



On altıncı ayette nasılmış benim azabım diye soruyor.

On yedinci ayette ise Kur’an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdıklarını söylüyor. Fakat düşünen mi var/düşündürüp hatırlatan mı var? diye soruyor. E var işte, en azından yapmaya çalıştığım şey bu. Üzerine düşündükçe, inanmak istediğim halde daha da inanılmaz bulmam benim suçum mu? Ben dediğini yaptım, üzerine düşündüm, çıkar tartısında tartmadan, ön yargılarla yaklaşmadan, başkalarının yönlendirmelerinden etkilenmemeye çalışarak... Yağmur ve pınar taşkını ile dünya çapında ani bir sel oluşması bana inanılası gelmiyor! Sana geliyor mu? İnandığın din değil de, bir başka kitap, bu böyle oldu dese, inanır mıydın? İçine doğduğun din değil de, bir başkası bunu söylese, inanır mıydın? Ben inancımda da, inanmayışımda da samimiyim? Sen inandığın Allah’a karşı ne kadar dürüstsün?





Sırasıyla diğer kavimlerin yok edilişlerinden bahsediyor. Ad kavmi yalanlamış, fırtına ile yok edilmiş. Öyle bir fırtına ki, insanları köklerinden ayrılmış hurma kütüğü gibi savurmuş.



Semut uyarıları yalanlamış. “İçimizden bir tek insana mı uyacağız, bu sapkınlıktır demiş. Aramızda öğüt ona mı verildi? Hayır o yalancı, küstah biridir” demişler. Deve olayı vuku buluyor, su paylaşımı ile ilgili bir mesele anlatılıyor ama bunları şimdilik geçiyorum. Semut ve Allah’ın devesi konusunu daha sonra özel bir bölüm yaparak konuşmak gibi bir planım var. Sonuç olarak Semut kavmi bir ses ile imha ediliyor. Ağılcının serptiği kuru ot gibi kırılıp ufalanmışlar.



Lut kavmi de uyarıları yalanlamış. Üzerlerine çakıl taşlarını fırlatan bir rüzgar gönderilmiş. Sadece Lut ailesi kurtarılmış, seher vakti. Şükredenlerden oldukları için ödüllendirilmişler. Bu Lut Kavmi, Lut’a misafir olarak gelenlerin nefislerinden faydalanmak istemiş. Irza geçmeye yeltenme var. Ceza olarak kör de edilmişler ama bu mecazi mi yoksa gerçek mi anlamadım. Seher vakti kararlı ve oturaklı bir azabın kendilerini yakalayacağı adamlar neden önceden kör edildiler ki?



Firavun hanedanına da uyarılar gelmiş. Ayetleri tamamen yok saymışlar. Siz kendinizi yenilmez mi sanıyorsunuz denmiş bozguna uğratılmışlar. Başka surelerde anlatılacak olan Musa ve Firavun olayından mı bahsediyor, yoksa geniş Mısır tarihinin bir başka kısmından mı belli değil.



Nihayet kırk altıncı ayete geldiğimizde bu mitolojik tarih dersi sona eriyor. Geç Bronz Çağı sonunda Akdeniz Havzasındaki medeniyetin çöküşü, şehirlerin yok oluşu süreci anlatılıyor gibi. Deniz Kavimlerinin istilası, küresel ticaretin çöküşü, iç isyanların ve kıtlığın baskısının yanında, doğal afetler de bu sürecin önemli bir parçasıydı. Akdeniz’de medeniyetler çöküp, şehirler yok olurken, Mısır ülkesi bu süreci atlatmış ancak büyük ihtimalle bu süreçle bağlantılı olarak 20. Hanedanlık sona ermişti. Surede Ad, Semut, Lut şehirleri ortadan kalkerken, Mısırda Firavun ve hanedanınından bahsediyor. Ayrıca kendilerini yenilmez sanmalarından da dem vuruluyor. Kısacası burada anlatılan şehirlerin yok oluşu ve Geç Bronz Çağı yok oluşu arasında bir bağ söz konusu. Bu tip çöküşlerde Truva Savaşı benzeri mitolojik anlatıların ortaya çıkması da sık rastlanan bir durum. Tüm bu anlatılanlar, çöküşü anlatan mitolojik açıklamaların Allah’ın başrolde olduğu bir derlemesi olabilir.

Bu suredeki anlatıda doğal afet olarak fırtına ve ses gibi, izinin takip edilmesi çok çok zor, hatta imkansız olan iki afet durumu seçilmiş. Geç Bronz Çağı çöküşünün nedenini tam olarak bilmememiz, fırtına, ses iddiasını reddetmemizi engelliyor gibi.



Peki bu ayetlere, uyarılara uymayan arkadaşların aniden yok edilmesi, günümüzde neden uygulanmıyor? Evet, günümüzde de toplumlar çürüyor, medeniyetler yavaş yavaş ortadan kalkıyor ama burada anlatıldığı gibi ani ve kuvvetli bir ceza ile yok edilen kavimler görmüyoruz. Kıyameti mi beklemeliyiz?

Ya da belki de...

Bu anlatılanlar henüz yaşanmadı. Ya bu anlatılanlar, aslında olacak olanlarsa? Özellikle şu Allah’ın Devesi ve Semut muhabbeti kehanet gibi bir durum. Dediğim gibi ileride özel bir bölüm yapıp değinmek istiyorum.

Benim bana bile uçuk gelen düşüncelerimi bir kenara bırakalım.

Dediğim gibi zalimlerin hep beraber komple cezalandırıldığı bir olaya ben hiç tanık olmadım. Daha çok mazlumların, mazlum görünen çaresiz insanların başına gelen şeyler bunlar. Herhangi bir felaket toplumun sosyo-ekonomik olarak en alt tabakasında yer alanları vuruyor. Zalim zengin de olsa, fakir de, felaket sonrası ortamda bir yolunu bulup mazlumu daha da eziyor. Şunu diyorum; bir bölgede korkunç bir deprem oldu. Zalim hayatta kaldıysa yağmaya çıkıyor, gelen yardımlara el koyuyor, hayatta kalan felaketzedenin en büyük kabusu oluyor. Deprem, sel, kasırga zalimi cezalandırmak için oluyorsa, sizce başarılı oluyor mu?

İsrail dünyanın gözü önünde çoluk çocuk, karşısına kim çıkarsa vahşice katlediyor. Pek ahlaklı, değerleri olan batı bırak engellemeyi, destek oluyor. Zalimlerin en büyük düşmanı Allah’dan ses seda yok. İsrail ya da destekçisi ülkelerde en ufak bir doğa olayı meydana gelse Allah’ın kırbacı olarak görmeye meyilli bir inançlı grubu var. İsrail’in öldürdüğü on binlere karşılık, destek veren bir ülkede aşırı bir doğa olayı oluyor ve bununla kendilerini avutuyorlar. İsraillier çocuk öldürmek yerine, birbirleriyle nefislerini tatmin etseler bir ceza bulurlar mıydı?

Bu surede anlatılanların, zalimleri cezalandıran Allah’ın örnekleri olduğuna iman eden, bundan ibret alan arkadaşım? Sen bu konuda ne düşünüyorsun?



Kırk altıncı ayetten itibaren, surenin finaline yaklaşılıyor, kıyamet ve ahiret anlatımı başlıyor. Ne korkunç, ne acı saat o diyor. Böylece sure ilk ayetine, yaklaşan saate atıf yapıp açıklama getiriyor. Kıyamet ne kadar korkunç ve acıdır bilmiyorum ama enkaz altında sıkışmış bebeğine ulaşamayan, o enkazdan bebeğinin naaşını alan ebeveynin acısından daha büyük bir acı, çaresizlik saati olduğunu sanmıyorum. Parasızlığı yüzünden tedavi edilebilir bir hastalıktan sevdiğini kaybeden birinin acısından daha büyük, çaresizliğinden daha korkunç olmadığına eminim.

O gün, yüzleri üstünde ateşe sürükleneceklermiş. Bundan daha beterleri insan tarafından insana zaten her gün yapılıyor, ben çok korkmadım.

Kırık dokuzuncu ayette bir ara veriyor ve yeniden her şeyin ölçüye göre yaratılmış olduğunu söylüyor.

Ellinci ayette emrimiz bir tektir, bir göz kırpma gibidir diyor.

Elli birinci ayette galiba Mekkelilere ya da komple insanlara seslenip biz sizin gibileri hep yok ettik, düşünmez misiniz diyor.

Eğer mekkelilere sesleniyorsa, onları rezil etmediği gibi vezir de etmiş oldu. Muhammet’ten sonra İslam Devleti’ni hep o Mekkeliler ve torunları yönetti.

Eğer bu sözü insanlara söylüyorsa, burada bahsedilen benzerlerimiz, insandan, en azından bizim bildiğimiz insanlıktan farklı bir şey miydi? Böyle olduğuna iman edenler var, başta çok uçuk gelen bu teoriler, aslında bu kitaptan destek de buluyor.



Elli ikiden, elli dörde kadar yapılan her şeyin kaydedildiğini söylüyor, takva sahiplerine bahçeleri müjdeliyor.



İlk ayeti çok meşhur olan bu sure, aslında meşhur olması gereken ayeti ile sona eriyor.

Onlar güçlü bir melikin karşısında doğruyu hiç çekinmeden söyleyenler konumundadırlar.

Cennet ehlinin özelliği, en güçlü olanların en güçlüsü, Allah karşısında bile doğru olduğuna emin olduğunu çekinmeden söyleyebilmek midir?

Bonus - Tekvin (1-25)

  Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...