Elif,
Lam, Mim, Sad!
Bu bir
kitap, Muhammet’e indirildi. İnsanları bu kitap doğrultusunda
uyarsın ve düşündürücü olsun diye. Bu bir anayasa değil,
toplum için bir sözleşme değil, bu Allah ile kul arasında tek
köprü, uyulması gereken kuralların bütünü, tek kurtuluş
reçetesi değil. Bu bir tarikatın öğretisi değil. Bu bir
ideolojinin cennetine giden yol haritası değil. Bu bir kitap,
Muhammet’e indirildi. İnsanlara öğüt vermesi için, dosdoğrusu
hakkında düşündürmesi için.
Bu
kitap ve Allah’ın yaratımı size yetecektir. Ötesini aramayın.
Kendinize başka yol göstericiler aramayın. Yolunuzu bu kitap ve
yaratımın kendisi aydınlatır. Kendi yolunuzda, kendinize
güvenerek yürüyün.
Dosdoğru
yol üzerine kurulmuş pek çok saptırıcı var. Size yolunuzun
yanlış olduğunu, asıl dosdoğru yolun farklı olduğunu
söyleyecek. Ben öğüt verenlerdenim
diyecek. Dostunuzum diyecek. Eğer ona uyarsanız, kendinize
zulmedenlerden olursunuz. Kendi aklınızdır, size zulmetmeyecek
olan.
Araf
Suresinin ilk üç ayetinden anladıklarım bunlar. Ben öğüt
verici değilim. Ben sadece kendi düşündüğünü paylaşan
biriyim. Benim doğruyu bulmuş olma iddiam yok, sadece
düşünenlerdenim. Bana uymayın, ne Güneş’im ne de AY. Olsa
olsa fosforlu oyuncak.
Nice
yurtlar yere batırılmış. Kimisi gece, kimisi öğlen ama hepsi
uykudayken. Karanlıkta ya da gün
ışığı altında fark
etmeksizin, kendi gözleriyle görmeyen, başkalarının, yol
göstericilerin rüyalarıyla gören, aslında
de hiç görmeyen...
Azap
onlara geldiği vakit, çığlık çığlığa açılmış gözleri
ve demişler ki; bizler gerçekten zalimdik. Adaletten uzak,
arzularına çok yakın.
Peygamber
gönderilen tüm ümmetler, sorguya çekilecekmiş. Gönderilen
peygamber de, hesaba çekilecekmiş. Onlara bir ilmin tanıklığında,
ki bu ilmin ne olduğu açıklanmamış, tüm serüven baştan sona
anlattırılacakmış. Kara kafa ümmetin sorgusu hakkında kimsenin
farklı fikri yok. Sorgularının konusu malum. Onlar sanık! İş
peygamberlerin sorgusuna gelince, e onlar sanık olamaz, sadece
tanık. Çünkü onlar hata yapmazlar, onlar seçilmişler, onlar
günahtan azadeler.
Hayır,
iş öyle değil. Peygamberler
de sadece insan.
Sorumlulukları olan ve işlerini iyi yapıp yapmadıkları
konusunda, bir ilme göre yargılanacak
olan insanlar. Onlar da kara kafa!
Onları
yargılayacak olan haktır. Teraziyi kuracak olan. Yapılan iyiyi bir
kola, kötüyü diğer kola koyacak olan... Yapan her insan, tartan
tek Hak!
11.
ayete göre, insan önce yaratılmış, sonra ise biçimlendirilmiş.
Bu sıralamaya göre varlığımız, fiziki varlığımızdan önce
var olmuş. Biz anne karnında şekillenmeye başlıyoruz. Doğumdan
önce. Ondan da önce, ölümden sonraki hayatın doğal ortağı,
rahme düşmeden önce var olmak.
Ve
meleklere emir geldi, bize, bizi temsilen Adem’e secde!
Oradakiler
secde ettiler, İblis etmedi. Soruldu bu isyankar halinin sebebi,
dedi; ben daha hayırlıyım yarattığın bu Adem’den. O çamurdan
yaratıldı, ben ateşten! Kovuldu makamından, lanetlendi. Büyüklük
tasladı ama ona “alçaklardansın”
dendi. Süre istedi, bizim sonumuza kadar ve aldı. Kendisinin
azdırılmasına yemin ederek yaptı
işini.
“...onları
saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım.”
Arkadan,
önden, sağdan, soldan... her yönden saldıracağını söyledi ve
yenik düşmüş, kovulmuş olarak yüce makamından çıkarıldı.
Ona uyanların cehennemi dolduracağı söylendi.
Yaratılan
adem, karısıyla birlikte cennete salındı. Dendi ki dilediğiniz
gibi yiyin, için, takılın ama şu ağacın meyvesinden uzak durun.
Derken şeytan geldi, kendilerinden gizlenmiş, farkında olmadıkları
çirkin yerlerini açmaları için onlara vesvese verdi. O ağaçtan
uzak tutulma nedenlerinin, kendilerinden daha yüce sandıkları
makamlara ulaşmalarının istenmemesi olduğunu söyledi.
Ve
onlara
...
ben size öğüt verenlerdenim!...
diye
yemin etti.
Ağaçtan
yediler, cennetten kovuldular ve af dilediler. Dünya onların geçici
mekanı yapıldı, vakit gelinceye kadar. Nesiller boyu orada hayat
buldular, orada öldüler. Vakti geldiğinde, oradan çıkarılacaklar.
Düz
baktığımızda, Adem ve Şeytan hikayesi böyle.
Bir
Adem yok.
O
biziz. Hepimiz.
Ademe
secde eden melekler yok.
Onlar
kontrol altına aldığımız duygularımız, düşüncelerimiz,
yeteneklerimiz. Bize secde etmeleri ise aslında bize boyun
eğmelerinden. Bizim gibi, çamurdan, şekil verilebilen.
Bize
düşman, İblis yok.
O
bizi yoldan çıkaran duygu, düşünce ve yeteneklerimiz. Evladını
çok seven, onun için kainatı yakacak annenin sevgisi.
Kabilesindeki katili savunan adamın bağlılığı, rakibini
zehirleten boksörün kazanma hırsı, kötü not almaktan utandığı
için kopya çeken öğrencinin utancı, başına iş gelmesin diye
hak ile değil de istenilene göre hüküm veren hakimin korkusu...
Kontrol altına alınamayan bir ateş gibi bizi yakanlar... Çoğu
zaman bize kazandırdığını sandığımız, bizi büyüttüğünü
sandığımız en alçak davranışlarımızın kaynakları. Dost
gibi görünen, en büyük düşmanlarımız.
Adem
ve eşi bahsinde verilen örnek cinsellik? Bu örnek kimin için? Bu
konudan insanlarca eleştirilen kim var?
Diğer
dinlerin aksine çok az yasaklanan, çoğu zaman ödül olarak
sunulan cinselliğin, burada “çirkin” kılınması tezat mı
yoksa farklı bir mesaj mı?
26.
ayette hazır konu yakın diye mi geldiğini anlamadığım bir
kıyafet önerisi ayeti var. Bize kıyafet olarak edep yerlerimizi
örtecek kıyafet de indirilmiş, süs ve gösterişe yarayan giysi
de. Ancak en hayırlı giysi, korunup sakınmaya yarayan giysiymiş.
Şimdi
en hayırlısı denen giysi için takva giysisi diye bir kavram
uydurulmuş. Meallerin çoğunda böyle geçiyor. Günlük hayatta
pek kullanılmayan yabancı bir kelime ile mistik bir hava yaratıp
ucube gibi giyinmeyi Allah emri haline getirme yöntemi. Halbuki
mesele hiç de karmaşık değil.
Mesela
bir toplumun yaşadığı coğrafyada vahşi bir hayvan türü
yaşıyor. Bu hayvan türü kırmızı renge kör, göremiyor kırmızı
giyeniı.
O toplum için koruyucu kıyafet kırmızı renk olandır. Bu
toplumdan çıkıp, herkesin kahve rengi giydiği bir toplumda
kıpkırmızı kostümde ısrar etmek ucube gibi giyinmektir.
7.
yy’da çölde giyinen kıyafetle, 21.yy’da İstanbul’da giyilen
kıyafet aynı olmalı mı gerçekten? İklim farklı, zaman farklı,
toplum farklı, korunup sakınmaya yarayan kıyafet aynı!
Bir
de tabii bu takva kıyafeti meselesini sadece kadına ve örtünmeye
indirgemek var. E iyi de, edep yerlerini kapatan giysi farklı bir
tür olarak bu ayette var. Takva kıyafetini sadece şehvetli
gözlerden korunup sakınmaya yarayan kıyafete indirgemek ayet
içerisinde çelişki yaratmak olmuyor mu? Hem kitabın neredeyse
tamamı erkeklere hitap ederken, söz konusu kıyafet olunca mı
kadına hitap eder oldu?
Ayetten
çıkmayan bir konu da, takva kıyafeti olmayan kıyafetlerin
hayırsız olmaması. Sadece korunup sakınmaya yarayan kıyafetler
diğerlerinden daha hayırlı deniyor. Sen istediğini giy ama bak
işlevsel olan senin için daha iyi diye öğüt veriyor. Zaten
birazdan süslü güzel giysiler için de adres verecek.
Aslında
hiç uzamaması gereken bir mevzu ama dinin “ne giyiyor”
şekilciliğine indirgenmesi en uyuz olduğum konulardan biri. Tabii
milletimin de en favori davranışı. Kırgızların Manas
Destanı’nda böyle bir olay vardı. Almanbet müslüman olmak
ister ve Er Kökçö’ye ne yapması gerektiğini sorar. Cevap
olarak kıyafetlerini değiştirmesi (Budistlerin kıyafetlerinden
kurtul) ve sakal bırakması söyleniyor. Edebiyatçılar bunun
eskinin terki ve yeninin kabulü ile ilgili olduğunu söylüyor.
Sözde din alimleri suskun! Kimse de önce kitabı oku, üzerine
düşün, yolunu öyle çiz demiyor. Kıyafet değiştirir gibi din
değiştiriyor. Üstü başı
dini sembolle doluyor ama içi bomboş kalıyor.
Kıyafetlerle
ilgili araya giren bu ayetten sonra şeytana ve kandırmalarına
dönüyor. Bak burada edep yerlerini birbirlerine gösterme üzerinden
örneğini verdik, size de başka fitne musallat etmesin deniyor.
Şeytan bizi, bizden iyi tanırmış. Hangi duygunun bizi yıkıma
götüreceğini zaten en iyi bilen içimizdeki şeytandır.
Bir
iğrençlik yaptıklarında, bu iğrençliği yapanlar “biz
babamızdan dedemizden böyle gördük” derlermiş. Gelenek
göreneklerimize sahip çıkalım. Uçak görse secde edecek o çok
eski şeyhlere şıhlara uymaya devam edelim. Biz kimiz ki zaten,
atamızdan dedemizden iyi bilelim. Bu konuda en sevdiğim de büyük
zat olarak örnek verilen sahabeler.
Daha
önce de dile getirmiştim.
Allah:
biz azmamış topluluğa uyarıcı göndermeyiz.
Uyarıcıdan
sonra bir kısmı kalben bir kısmı şeklen iman etseler de tüm
sahabe kutsal! Hepsi efendimiz, İbranice söylersek Rabbimiz! Ha bu
kutsal takım kendi arasında siyasi güç için birbirini kesmiş,
yine de hepsi kutsal. Peygamberin torununun kafasını kesip top gibi
oynayanlar da kutsal! Bu iğrençliğe küfreden ben kafir, asılacak
adam!
Araf
28: “...Allah iğrençliği/edepsizliği emretmez...”
Tarikat
öğretisi: Şeyhini günah
işlerken görürsen, kendini sorgula, o yanlış yapmaz. O Allah
dostu, kötü, iğrenç görüneni yaparken gördüysen bile, Allah
öyle emrettiği için yapmıştır!
Peki
ne emredermiş Allah? Adaleti, mescitte yüzünü sadece ona dönmeyi,
sadece ondan istemeyi.
Allah
insanların bir kısmını iyiye, güzele kılavuzlamış. Diğer bir
kısmı ise sapkınlığa düşmüş. Onlar Allah’ın berisinden
şeytanları, arzularıyla kendisini şeytanlaştırmış olanları
evliya/dost edinmişler.
Müslüman
olsaydım, şu ayetlerden sonra birine hakaret etmek için “evliya
gibisin” derdim. Ne de olsa küfrettiğimi anlamazlar. ...bir
de kendilerinin hidayet üzerine olduklarını sanırlar.
31.
ayette ani bir girişle tekrar kıyafet konusunu açıyor. Ey
ademoğulları! Tüm
mescitlerde en süslü, güzel giysilerinizi kuşanın. Yiyin için
fakat israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez.
Geldik
yine giyinme konusuna. Bakın mescitlere giderken edep yerlerini
örten ya da koruyup sakınmaya yarayan kıyafetler(takva kıyafeti)
değil, güzel kıyafetler ve ziynetler önerilmiş. Demek ki yerine
göre giyinmek önemliymiş. Mescitte güzel kıyafetler ve
ziynetler... topluluk içindesin çünkü, kokan çirkin ayaklarını
çorapsız şeklide burnumuza sokmamalısın.
Ey
müslümanlar, inandığınızı söylediğiniz Allah adına yemin
edin de cevap verin, cuma namazlarında oluşturduğunuz cemaatin
şeklinden, şemalinden, kokusundan memnun musunuz? Hele yaz ayları,
ayak kokusuna karışmış ter kokusundan memnun musunuz? Çok mu zor
beyler cuma günleri temiz ve süslü kıyafetleri yanınızda
taşımak, çorap giymek, koku önleyici şeyleri kullanmak? Bakın
bu benim isteğim değil, Allah’ın emri. Oysa söz konusu kadının
giyimi olunca ne kadar da hassassıznız Allah emri dediğinizin
uygulanmasına? Sıra size gelince açık emir görmezden, duymazdan
gelinebiliyor galiba.
Bu ayetin tefsirine de baktım. Müşrikler mescitlere çıplak gidip
yeme konusunda da garip bir perhiz uygular ve bunu ibadet sayarmış.
Ayet bu durumu kaldırmak için inmiş diyorlar. Sonra bunu
genelleyip “Nitekim
bütün ilgili kaynaklarda âyetin, gerek ibadet sırasında gerekse
sair zamanlarda edep kurallarına uygun şekilde giyinmeyi farz
kıldığı belirtilir.”
diyorlar.
Hayır
bu ayet öyle bir şey demiyor. Daha üç beş ayet önce edep
yerlerini örten kıyafetle süslü kıyafeti ayrı ayrı andı. Yok
öyle kafanıza, yazmayan, söylenmeyen yerlere doğru genelleme
yapmak. O zaman ben de derim ki; bu ayet yerine uygun giyinmeyi
öğütlüyor. Toplum içinde süslü, evde rahat, plajda plaja
uygun!
Bikini
giymek Allah’ın emri!
Bir de
burada Türkçe mealde geçen ademoğulları ifadesi sadece erkekleri
kapsamıyor. Oğul kelimesi eski Türkçe’de cinsiyet belirtmez.
Arapça orjinalde geçen “ey beni ademe” ifadesi de cinsiyet
belirmezmiş. Yapay zekanın yalancısıyım.
Bir
sonraki ayette Allah’ın yarattığı süsün ve temiz rızıkların
haram kılınamayacağına vurgu yapıyor. Bunlar dünya hayatında
insanlar, kıyamet günü ise yalnızca inananlar içinmiş. Böyle
ayrıntılı anlatıyormuş ki, anlaşılsın. Vallahi insan anlamak
istemeyince nasıl anlatılırsa anlatılsın. Anlamıyorlar. Sorsan
ben aklıma yatmadığını samimiyetle söylediğim, yatmayan
kısımları defalarca okuyup anlamlandırmaya çalıştığım için
cehennemde yanacağım. Açık açık ayetlerde yazanları takmayan,
işine gelmeyeni geçmişten kendi gibi bir şeytanı ya da
yalanlarla peygamberi şahit gösterip de yasaklayan cennetlik. Ne
kadar da eminler kendilerinden. Şu kitabın dinini, yasaklar
toplamına çevirenler düşünsün, benlik bir ceza yok gibi.
Haram
kılınanlar hemen ardından sıralanmış zaten.
Görünen,
görünmeyen iğrençlikler demiş. Oldukça muallak bir tanımlama.
Haksız
yere saldırmak demiş, açık ve net aslında ama bu müslümanım
diyen topluluk her konuda kendisini haklı gördüğü için
gümbürtüye gidiyor.
Hakkında
hiçbir kanıt olmayan şeyleri Allah’a ortak koşmak. Evliyalar
falan yani. Vardı ya hani, sırat köprüsünün başında bekleyip
tüm müritleri girmeden cennete girmeyecek olan şeyh. Onun gibi.
Allah
hakkında bilmedikleri şeyleri söylemek. E buna uysalar bu adamlar
konuşamazlar.
Konu
yine değişiyor. Her ümmetin vakti olduğu ve içlerinden onlara
ayetleri açıklamak üzere gönderilen resullere uyup hallerini
düzeltenlere korku olmadığı söyleniyor. Surenin başında
“kendilerine elçi gönderilenler sorgulanacak” da demişti.
Acaba elçi gönderilmemiş toplumlar mı var? Onlar bu sorgulardan
muaflar mı? Öyleyse adil mi bu?
Kafalarına
göre Allah’ın ayetlerini eğip büken, işlerine gelen yalanları
din edinenlere ölürken “hani nerede o taptıklarınız, efendi
edindikleriniz” diye sorulunca “bizden uzaklaştılar”
diyeceklermiş. Ateşe buyur edildikleri zaman kendinden öncekilerin
ateşleri artsın diye istekte bulunacak ve sapmalarının nedeni
olarak onlara uymalarını göstereceklermiş. Konunun muhatabı
öncekiler ise hiç üzerlerine alınmayacakmış.
Sure
biraz daha cehennemliklerin ve cennetliklerin durumu ile devam
ediyor. 46. ayete geldiğinde Araf muhabbeti açılıyor. Cennetle
cehennem arasında bir yer gibi tanımlanıyor. Akıbeti belli
olmayanlar. Yahu bildiğin dünya hayatı işte bu ama konuşmalar
falan da geçebiliyor. Herhalde bir anlatım tarzından ötesi
değildir. Bilemiyorum.
Cennetlikler
ve cehennemlikler arasında atışmalarla sure devam ediyor. Ateş
halkı mutsuz ve pişman, cennet ahalisinin keyfi yerinde. Sure zaten
çok uzun olduğu için bu kısmı ayet ayet işlemeyeceğim. İlgimi
çeken bir iki şeyden bahsedip ilerleyeceğim.
51.
ayette kendi dinlerini oyun yapanlardan bahsediyor. Birbirlerine
tutunup çocuk treni gibi dönen o müritler geldi mi aklınıza?
Hatta saçma sapan kendi etrafında dönen semazenler?
53.
ayette cehennemlikler hala “bize bir şefaatçi yok mu?” diye
soruyorlar. Cehennem pek de ıslah edici bir yer değil anlaşılan.
Geri zekalı kardeşim benim, sen zaten şefaatçi sandıklarının
peşinden gittiğin için yanıyorsun, hala neyin peşindesin? Sonra
da “ya da geri gönderin bir daha aynısını yapmayalım” diyor.
Sever misin sabaha mı bırakırsın? Sen cehennemde bile günah
peşinde koşmaya çalışıyorsun, seni bin kere hayata gönderseler
ne değişecek, salak!
58.
ayete gelene kadar rüzgarla gelen bereketten bahsediyor. Düz
bakınca yağmur gibi. Ancak 58 de bu yağmur diye yorumladığımız
rahmet, güzel belde de temiz rızık verirken, çorak ve pis belde
de zararlı bitkilerden başkasını vermiyor. Sembolik bir anlatım
gibi. Din Allah’ın en büyük rahmeti, iyi kalpli insanların
elinde güzellikler verirken, çoğunluk olan pisliğin elinde en
büyük pisliğe dönüşüyor.
59.
ayetten itibaren sırasıyla Nuh Kavmi, Ad Kavmi, Semut Kavmi, Lut
Kavmi, Medyen Kavmi anılıyor. Bunlardan Nuh, Ad, Semut arasında
halef selef ilişkisi doğrudan vurgulanıyor. Diğerleri de
kronolojik olarak doğru sırayla verilmiş olsa gerek.
Bu
arkadaşlara uyarıcılar gelmiş, bunların toplumundaki kodamanlar
inkarçılığın başını çekmiş, uyarıcıları ve uyarıyı
kabul edenleri fena halde zorbalamışlar. Uyarıcıların özellikle
şahsından hiç memnun değiller. Kibirle “aramızdan seni mi
buldu yani gönderecek” tribindeler. İnançlarının tek kaynağı
ise kendi ataları. Bilmem ne hazretleri bilmiyordu da şimdi sen mi
biliyorsun, diye soruyorlar. Tanıdık geliyor. Gidin ben müslümanım
diyen bir tanıdığınıza “bak bu yanlış” diye bu kitaptan
kanıt gösterin. “sen kimsin mna koyim” çekecek. Orada öyle
demek istemiyor, anlamak için El Balgam – i çük-ü babam
hazretlerinin kitabını oku diyecek. O zat dini Allah’ın kitabı
saydığı kitaptan daha iyi açıklamış gibi.
Sıra Kur’an kıssalarının en önemli starlarından birine
sıra geldi.
Musa!
Firavun’a
ve kodamanlarına gidip “İsrailoğullarını benimle gönder, ben
bir resulüm” diyor. Firavun ondan mucize isteyince, asasını
atıyor ve asa bir ejderha(!) oluyor. Evet yanlış okumadınız,
ejderha. Yalnız bu arapların mitolojideki ejderha bizim alışkın
olduğumuz Ortaçağ Avrupasında hayal edilen şişko, kanatlı,
altın düşkünü, ağzından alevler saçan ejderha değil.
Bazıları bunun çok çok iri yılana verilen ad olduğunu söylüyor.
Sanki öyle dedikleri zaman asanın dönüşümü daha fazla
inanılası olacak gibi.
Bir de
elini göğsüne sokup bembeyaz olmuş şekilde çıkarıyor.
Firavunun çevresindekilerin önerisiyle Musa ve kardeşi
alıkonuluyor ve büyücü dedikleri Musa ile rekabet edecek
büyücüler toplanmak üzere ülkeye adam salınıyor.
Farkındaysanız
Musa Firavundan ve kodamanlardan iman etmesini istemedi. Bu surede
anlatılan önceki peygamberlerin hepsi, gönderildikleri toplumdan
şirkten dönmelerini, tevhide inanmalarını istiyordu ama Musa
farklı bir şey istiyor. Çünkü Mısırdan Çıkış isimli
kitapta böyle yazıyor. Oradaki tanrının firavunu ıslah etmek
gibi bir derdi yok. İbrahim ile yaptığı ahdi gerçekleştirmek ve
onun soyundan gelen İsrailoğullarını Mısırdan kurtarıp
vadettiği topraklara yerleştirme derdinde.
Musa
kıssasının devamında söz konusu büyücüler ile Musa kapışması
yaşanıyor. Musa bu mücadeleyi asası ile kazanıyor. Bunun üzerine
rakipleri olan büyücüler iman ediyorlar. Firavun da onları
işkenceli bir ölüme mahkum ediyor. Büyücüler buna aldırış
etmiyor, iman etmiş şekilde can veriyorlar.
Bu
kısımdan aldığım mesaj, işinin ehli olanlar, işin en
mükemmelini görünce kuşkusuz iman ediyorlar. Hikayedekiler büyücü
değil de, demirci olsun, sanatlarını sergilesinler, Musa’da
hepsinin toplamından daha iyisini yapsın. O zaman demirciler “bu
ancak ilahi bir güçle olabilir” noktasına gelip yine iman
ederler. De işte, bu benim anlayışım. Kur’an işin içine
büyüler, ejderhalar falan katmış.
Firavun
İsrailoğullarına işkenceye devam ediyor. Bu halk Musa’ya
mızmızlanıyor, Musa sadece sabır öğütlüyor. Rabbi ise Firavun
ve kodamanların başına tufan, çekirge, haşarat ve kan
gönderiyor.
Daha
önce de bahsetmiştim. Bu tip doğal felaket durumlarında kodamana
pek bir şey olmuyor. Olan gariban halka oluyor. Aç kalan, korkan,
barınağını kaybeden hep halkın o en yoksul, en zayıf kesimi
oluyor. Firavunun sarayı, kodamanın villası yıkılmıyor,
yanmıyor. Sadece ölüme çareleri yok. Bunun dışında her
felaketi halkı daha da ezerek bertaraf ediyorlar. Dün de, bugün
de, muhtemelen yarın da...
Kitapta
ise bu kodamanlar felaketlerden kötü etkileniyor ve Musa’dan
“rabbine” dua etmesini, bu felaketleri kaldırmasını
istiyorlar. Bunun karşılığında ona inanacaklar ve
İsrailoğullarını onunla birlikte yollayacaklar. İyi de, bu
kodamanlar iman ettikten sonra, İsrailoğllarının Mısır’dan
çıkmak için bir nedeni kalmıyor ki? Onları göndereceğiz
yerine, adil olacağız demesi gerekmiyor mu? İman etmiş halde tek
ümmet olarak gül gibi yaşasalar ya?
Her
neyse bu kodamanlar tabii ki sözlerini tutmuyorlar. Felaketler sona
erer ermez işkenceye ve katle geri dönüyorlar. Bunun karşılığında
İsrailoğulları suyu geçerken, onlar ceza olarak o suda boğuluyor.
Bu surede bir denizi yarma olayı falan anlatılmıyor. Çıkış
biraz hızlı geçilip çıkış sonrasına geçilmiş.
Firavunu
bu sure için tamamen geriden bırakmadan önce şunu söylemem
lazım. Ey müslüman kardeşim, Allah’ın firavun ve kodamanları
iman etsinler diye mucize üstüne mucize gönderirken, onlara bunu
gösterirken, sana bana ne gösterdi? Ben imanımın sarsılmaya
başladığı günlerde, imanımı tutacak bir ayet dilendim. Açtım
rastgele bir Kur’an sayfasını. Karşıma süt kardeşimle
evlenmemin yasak olması çıktı. Benim imanım, firavundan daha mı
az değerli? Ya senin? Bu soruya bir cevap bulmak için sen de aç
rastgele bir sayfa, bakalım ne çıkacak karşına.
Yanlış
da anlama, ben bunların hepsinin yalan olduğundan falan emin
değilim. Belki de bu kitap gerçekten haktır. Belki de tüm
sorularımın bir cevabı vardır. Daha önce de söyledim, her ne
kadar imansızlığa daha yakın olsam da ben hala dua ederim. Hala
hayatımda sahip olduklarım için şükrederim. Zararını da
görmedim. Hatta duanın çok faydasını gördüm. Ancak bu soruları
sormamak, samimiyetsizlik, bir nevi yalanlamak olurdu.
Sabırlarının
karşılığı olarak İsrailoğulları bereketli topraklara mirasçı
kılınıyorlar. Oraya vardıklarında kendi putlarına tapan
toplulukları görüyor ve Musa’dan kendileri için benzer putlar
istiyorlar. Musa da onlara cahil bir topluluk olduklarını,
özenmekte oldukları toplulukların dinlerinin çökmekte olduğunu
söylüyor. Allah’tan başka tanrı mı arayayım sizin için diye
soruyor.
“...O
sizi alemlere üstün kılmıştır.”
Müslüman
kardeşim, Gazze’de yaşananlara haklı olarak kızıyorsun ya,
aslında senin buna o kadar da hakkın yok. Çünkü yaşananların
temelinde tam olarak yukarıda yazan cümle var. Bu fanatik
yahudiler, tanrının seçilmiş kulları olduklarına, o toprakların
onlara tanrı tarafından verilmiş olduğuna iman ediyorlar. Senin
kitabın da tarihin en azından bir döneminde bunun böyle olduğunu
onaylıyor. Ben bu vaadin kaldırıldığına dair bir ayet
hatırlamıyorum. Üstünlüklerinin kaldırıldığına dair de bir
ayet hatırlamıyorum. Sen biliyorsan söyle öğreneyim.
Musa
otuz günlüğüne vaatleşiyor, buna bir de on ekleniyor ve kırka
tamamalanıyor. Kırk günlük yokluğunda toplumu kardeşi Harun’a
emanet edip buluşma yerine geçiyor. Burada Allah’ı görmek
istiyor, Allah’ın ışığı bir dağa iniyor ve dağ paramparça
oluyor. Tabii hiçbir tarihi kayıt mucizevi şekilde ortadan kalkan
bu dağı kaydetmiyor.
Musa’ya
levhalar veriliyor. Bunlara göre yaşaması toplumunu yaşatması
söyleniyor. Haksız yere büyüklük taslayanların ayetlerden uzak
olacağı, onların sapma yollarına hemen düşeceği, yaptıklarının
ahiret gününde boşa çıkacağı mesajları veriliyor.
Toplumu
ise Musa gittikten sonra kırk gün onun yolunda kalamıyor.
Gerçekten “alemlere üstün” bir topluluk bunlar. Süs
eşyalarından bir dana yapıp ona tapmışlar. Harun’u da ölümle
falan tehdit etmişler. Musa öfkeden köpürüp bir yandan toplumuna
saldırırken, bir yandan da Allah’a cezalandırmaması için dua
etmeye başlıyor. O sırada yer sarsılıyor, ceza gelmek üzere...
Neyse Musa’nın dualarıyla bu ceza işi gerçekleşmiyor. Allah
azabın ve rahmetin gerçek sahibi
olduğunu vurguluyor ve Musa kıssası bitiyor.
Zaten
anlatı sırasında fikirlerimi araya girip söyledim, bitirmeden hep
söylediğim şeyi bir daha ekleyeyim. İş ne zaman bu Yahudilere
gelse, Kur’an o iman edilecek kitap olmaktan çıkıp, kendisiyle
çelişen bir hale geliyor.
157.
ve 158. ayetler benim bu problemime bir cevap gibi. Musevi ve
İsevilere Muhammet’in tüm insanlara gönderilmiş ve uyulması
gereken bir resul olduğu, Tevratta
ve İncilde yazılmış bulacakları o ümmi peygamber olduğu
söyleniyor.
Benim
çelişkili bulduğum bu ayetler aslında Museviler ile girilen bir
teolojik tartışmanın sonucu olabilir. Onları imana çekmek için,
kendi dinleri ile yeni din arasındaki bağlantıyı güçlü tutmak,
onların sırtını sıvazlayarak yeni dine davet etmek. 172. ayete
kadar ödül, sopa ve hatırlatma ile Musevilere sesleniliyor.
Onların bazılarının iyi ancak bazılarının fena halde sapmış
olduğu vurgulanıyor.
172.
ayetten anladığımıza göre Allah bir noktada bizi alıp “ben
sizin
Rabbiniz
değil miyim?” diye sormuş, biz de bunu onaylamışız. Sonradan
biz bundan habersizdik demiyeymişiz.
Hani o olay ne zaman oldu bilmiyorum ama varsa benim Rabbim
zaten O. Ardından edindiğim putlar, şıhlar, efendi hazretleri
yok.
175.
ayette kendisine ayetler açıklanan ancak sonradan şeytanın/dünya
hayatına onu fazla bağlayan duygularının yoldan çıkardığı
birinden bahsediliyor. Galiba bu düşük bir peygamber. Peygamberler
bile düşebilirken bunlar sahabeleri günahsızlar olarak
görebiliyor. Şıhları şeyhleri zaten Allah’tan yüce, oraya hiç
girmiyorum.
Bu
kendini dünyada sonsuza kadar kalacakmış sanan, ona ve iğreti
zevklerine köle olanlara ne anlatsak, ne yapsak boş diyor. Bunu
dilini sarkıtarak soluyan bir köpek örneği ile açıklıyor.
Haklı.
“...
gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların,
onlarla işitmezler...”
Kendini haklı,
karşısındakini ahraz olarak gören her müslüman topluluğun
kullandığı bu motto, 179. ayette geçiyor. Ancak adamlar kendi
kitaplarında cümle cımbızlıyorlar. Bu cümlenin başında
“Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar;” ifadesi
geçiyor. Galiba daha önce de söylemiştim, o dönemde kalp anlama,
kavrama işlevi gördüğü düşünülen bir organ. Tüm antik dünya
da paylaşılan bir yanılgı.
Bilgisinde
noksan bulunmayan Allah, orta okul fen bilgisi dersinden sınıfta mı
kalıyor? Yoksa bu kitap iddia ettiği gibi bilgisi noksan bir
kaynaktan değil de, insan elinden mi çıktı? Yoksa bu kitap,
bilgisinde noksan olmayan Allah tarafından, o dönemin insanına, o
dönemin koşullarına mı gönderildi? Kendi cevabınızı kendiniz
verin.
Devamında
klasikleşmiş, inkarcıları şöyle yapacağız, böyle yerin
dibine sokacağız var. 185. ayette “peki, bu Kur’an’dan
sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar” diye
soruyor. Kur’an yeter diyen tayfanın en sevdiği sorulardan biri.
Hadisler ile yaratılan yan dine karşı hep bu ayeti öne
sürüyorlar. Kendilerince haklılar da. Eğer dini inanç söz
konusu ise, ben de Kur’an dışında bir kitaba iman etmem. Ancak
konu biyoloji olunca orta okul fen bilgisi kitabını bu kitabın
önüne koyarım.
Kıyamet
ne zaman diye Muhammet peygamberi darlıyorlarmış. O bilemezmiş,
vakti bilen yalnız Allah’mış. Anladığım kadarıyla Allah
peygamberi ile paylaşmadığı bu bilgiyi bilimum hoca efendi ile
paylaşmış. Her birinde bilgi derya deniz, sorun anlatsınlar size
kıyamet ne zaman. Peygamber ise bu konuda sessizmiş.
Sona
doğru yaklaşırken Allah insan tarafından üretilmiş putlara
meydan okuyor. Ondan başkasını dost ve veli edinenlerin vay
haline! Ancak onlara her çağrı nafile!
Affetmeyi
esas al, güzelliği ve iyiliği emret,
cahillerden yüz çevir. (ne yöne dönsek oradalar), Şeytan
dürttüğünde Kur’an’a başvur. O anda görmesi gerekeni
görürmüşsün. (söylemiştim ben de işe yaramadı)
Biterken
Muhammet’e “oradan buradan derleseydin ya!” diyenler varmış.
Onara cevap olarak yalnız Allah’tan geleni konuştuğunu söylemesi
isteniyor.
Sure
böylelikle bitiyor. Vallahi ben de bittim.