24 Kasım 2025 Pazartesi

44 - Meryem Suresi

 

Meryem Suresi

Sure üç farklı konu üzerine kurulmuş. İlk kısım peygamber kıssalarından oluşuyor. Bu kıssalar içerisinde Meryem ve İsa anlatılırken, “Tanrı oğul edindi” diye basitçe nitelendirdiği Hristiyan inancına şiddetli itiraz ikinci konu olurken, klasik cennetlik ve cehennemlik kullar pasajları üçüncü konuyu oluşturuyor. Tüm konuların ortak teması ise Hristiyan inançlarına karşı çıkmak.



Her ne kadar surenin adı Meryem olsa da, ilk anlatılan kıssa Zekeriya ve oğlu Yahya oluyor. Zekeriya Rabbine gizli ve kısık bir ses ile demiş ki:

“Kemiklerim gevşedi, ihtiyarlıktan başım beyaz alevle tutuştu. Sana yakarma konusundaysa hiç elim boş kalmadı. Ardımdan gelecek yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım ise kısır. O halde bana katından bir dost bağışla, ki bana ve Yakup ailesine (İsrailoğullarına) mirasçı olsun. Onu hoşnutluğunu kazanmış bir kul eyle!”


Bunun üzerine Zekeriya’ya adı Yahya olan, daha önce kimse ile adaş yapılmamış bir oğul müjdeleniyor. Fakat Zekeriya’nın kafasına yatmıyor. Şüphe edip diyor ki: “Ben geldim bilmem kaç yaşıma, e karım da doğurganlığını yitirmiş benim nasıl çocuğum olsun?”

Cevap olarak bunun Allah’a kolay olduğu nitekim daha önce hiçbir şeyken Zekeriya’yı yaratanın da kendisi olduğu bizzat Allah tarafından vurgulanıyor.

Zekeriya yine tam ikna olmamış olacak ki, bu sefer bir işaret istiyor! Aldığı şey sapasağlam olduğu halde üç gün boyunca kimseyle konuşamamak oluyor. Galiba bir çıtırdan cezalandırılmış oluyor.

Bunun üzerine Zekeriya yakarış yerinden ayrılıp halkının karşısına geçiyor ve onlara sabah akşam tespih edin işareti veriyor.



Şimdi anlatırken de söyledim, dikkat etmemiş olanlar için bir daha vurgulayayım, Zekeriya’nın Allah ile birebir iletişimi var. Öyle arada vahiy meleği falan yok. İşte bu kadar yüksek mevki peygamber, çocuğu olacağını duyduğu zaman Allah’ın bunu yapabilecek olmasından şüphe edip “nasıl olur” diye sorguluyor. Durum ortada çünkü. Adam yaşlı, karısı kısır! Allah “Bu budur” dediğinde dahi şüphesi dağılmıyor, işaret ver bana diyor! Diğer kıssalardaki şüpheleri de gösterdikten sonra, kendim de bir yorum yapacağım.

Kıssada bana garip gelen bir kısım daha var. O da “yakarış yeri”nden bahsedilmesi. Bunun ne olduğuna dair tahminimi tefsirlere bakıp doğrulattım. Zekeriya Mabet’te görevliydi. Kuran’a el-Mihrab olarak geçen ifade Harun soyundan gelen kahinlerin Mabet içerisindeki özel alanlarıydı. Eski Ahit’te bu kahinler ve görevleri uzun uzun açıklanır. İnanılmaz sıkıcı bölümlerdir ama dişi sıkıp okumak buradaki yakarış yeri tabirini hemen anlamayı mümkün kılıyor.

Herhalde size İslam’da ne kahinler gibi ruhban sınıfı olmadığını, ne de dua/yakarış için kimsenin özel alanı olmadığını söylememe gerek yoktur!



Ey Yahya! Kitabı kuvvetle tut” denilerek Yahya kısmına geçiliyor. Bu sözle anlatılmak istenen Yahya’nın henüz sabi iken bile ona hikmet verilmiş olmasıymış. Ona ayrıca kalp yumuşaklığı ve temizlik verilmiş. Kötülükten sakınan bir kulmuş. Ebeveynlerine iyilik eden, zorba ve isyancı olmayan biriymiş.

Selam olsun ona , doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kaldırılacağı gün.”



Anlattığım bu kıssa biraz daha farklı olmakla birlikte Luka İncili’nin ilk kısmında da anlatılıyor. Farklı olarak orada Zekeriya’nın Yahudiye Kralı Hirodes zamanında Aviya bölüğünden bir kahin olduğu doğrudan söyleniyor. Zekeriya Allah ile doğrudan konuşmuyor. Buhur yaktığı sırada Cebrail ona sunağın sağ tarafından zahir oluyor. Zekeriya şaşırıp korkuya kapılıyor. Duasının kabul edildiğini karısı Elizabeth’in ona bir oğul doğuracağını söylüyor. Zekeriya şüphe edince, buna hafiften bozuk atıp konuşamama cezasını veren de Cebrail oluyor.

Yahya ise çok sevilecekmiş. İsrailoğullarından çoklarını Rabbe döndürecekmiş. İçki ve şarap içmeyecekmiş. Daha annesinin karnındayken Kutsal Ruh ile dolacakmış.



Kur’an’a göre Zekeriya çok net peygamber. Ayrıca halkının da lideri olmalı ki, kendisinden sonra Yakup Ailesine mirasçı diliyor. İncil’de ise sadece bir ruhban. Daha sonra gelecek Kur’an ayetlerinde ruhbanlık reddedileceği için, Zekeriya’nın peygamberliğe yükseltilmiş olması muhtemeldir. Ayetlerin iniş sıralaması doğru ise, bir insan ruhbanlığı yasaklamadan, daha önceki bir eserde ruhban olarak tanıtılan kişiyi durduk yere peygamberliğe yükseltmez. Yani burada Kur’an kendisi ile çelişmeden, gelecekte reddeceği bir şeyin kutsal bir kişiye atfetmesi çelişkisinden kurtulmuş. Eğer Muhammet oradan buradan duyduğu kıssaları aklında kaldığı kadarıyla tekrar ediyor olsaydı bu değişikliği bu noktada yapması makul olmazdı. Burada bir düzeltme var gibi. Ancak, “yakarış yeri” tanımının varlığı ve kabulü bu dediğim önermeyi sakatlıyor gibi. Sonuçta benim gibi pek az Eski Ahit bilen biri için bile ekşi bir tat bırakıyor. Doğrudan ruhban denmese de, yakarış yerinde bulunması Zekeriya’nın kahin olduğunu belirtmiş oluyor. Daha korkuncu, elimizdeki Eski Ahit parçalarını da teyit etmiş oluyor. Bunun neden korkunç olduğunu bonus olarak Eski Ahit ve Yeni Ahit bölümlerini incelediğimde anlatırım.



Kur’an’da Zekeriya bir varis isterken, Luka’dan anladığımız kadarıyla doğrudan evlat istemiş. Bu durumda Kur’an Zekeriya’nın müjdeye verdiği tepki anlaşılır olurken, Luka Zekeriya’nın ki saçma kalıyor. İstedin verdi işte, neye şaşırıyorsun?



Konuşamamanın ceza olduğu Luka’da daha açıkça söyleniyor. Ancak bu cezayı verenin Cebrail olması tevhide zeval verir gibi. Sonuçta ceza da ödülde Allah’ın elinde olmalı.



Ana rahminde kutsanan Yahya da uçuk kaçıkken, Kur’an da buna yakın olarak çocukken hikmet sahibi olması var. İkisi de mucizevi ancak Kur’an’ın ki bir tık daha olabilir gibi.



Yahya’yı öven Luka İncil’i bu övgüye onun şarap içmemesini de katıyor. Hıristiyanlığın aksine şarap içmeyi doğrudan haram kılan İslam’ın kutsal kitabı ise Yahya’nın bu özelliğini övmeyi pas geçiyor. Şarabın yasaklandığı ayetlerinde henüz inmediğini belirtelim. Peki bu size ne söylüyor?

Devamke...



İkinci kıssa olarak Meryem kıssası başlıyor.

O ailesi ile bazı nedenlerden ayrılmış ve doğu tarafına çekilmiş. Onlarla arasına bir perde çekilmiş. Sonra ruh ona gönderilmiş ve bir insan erkeği formunda görünmüş. Meryem bu erkeği görünce: “Sen takva sahibi biriysen dikkatli ol demiş.” Kendisine İsa müjdelenince “benim elime erkek elideymedi, kahpe de değilim ben” demiş. (Sılat-şeyming alert!)

Belli ki sinirlenmiş yani, olayı başta anlayamamış. Sonra ona bu yaratımın bir mucize olacağı, bunu yapmanın Rab için zor olmadığı söylenmiş.

Gebe kalıp uzak bir yere çekilmiş. Sonra doğum sancıları tutunca bir hurma ağacının dibine gitmiş. Çok da dertliymiş. Keşke ölseydim, unutulup gitseydim diyormuş. Bunun üzerine aşağısından biri ona seslenmiş. Demiş ki: “Tasalanma, Rabbin senin için alt yanın da bir su kaynağı vücuda getirdi. Hurma ağacının kütüğünü de kendine doğru salla, üzerine olgun, taze hurma dökülecektir. Artık ye, iç. Gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen de, Rahman için oruç adadım. Onun için bugün insan cinsinden kimseyle konuşmayacağım” de.

E “kimseyle konuşmayacağım derken de konuşmuş olmuyor mu” diye sormayın!

Çocuğu doğurup kendi toplumuna dönmüş. Tahmin edersiniz ki kötü karşılanmış. Babası belli olmayan bir çocuk ile geliyor sonuçta. “Vah” demişler, “senin baban iyi adamdır, anan da kahpe değildi.” (sılat-şeyming toplumda norm olmuş!)

Meryem çocuğu işaret edince “biz beşikteki çocukla ne konuşalım” demişler ama bebek dile gelip kitaplı peygamber olduğunu ilan etmiş. Hayatı boyunca bulunduğu yerin bereketli olacağını, ona dua ve zekatın önerildiğini, annesine iyilik yapmasını ve zorba olmadığını da söylemiş.

Selam olsun ona , doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kaldırılacağı gün.”

Hakkında tartışılan İsa işte buymuş.



Sonra İsa’nın tanrının oğlu olması meselsi tabii ki reddediliyor. Allah bir şeye ol derse, olur, başka da bir şeye gerek yok deniyor.

Hristiyanlara çağrı yapılıyor ve hepimiz aynı Rabbe inanıyoruz, gelin doğru şekilde inanın diyor. Bak aranızda da bilmediğiniz konulardan dolayı itilafa düştünüz, bölündünüz. Büyük günün tanıklığında inkarcılara lanet ediliyor. Bize gelecekleri gün neler işitip, neler görecekler denilip zalimlerin sapkınlık içinde oldukları vurgulanıyor.

Muhammet’e hitap edip onları uyarmasını, çağırmasını istiyor. Onlar gafletten uyanmadan iman etmemişken işin bitirilmiş olacağını söylüyor.

Yer yüzü üzerindekilere onlar mirasçılarmış, biz onlara döndürülecekmişiz.



Burada doğrudan Hristiyanlar ile ilgili kısım kesiliyor ve tekrar peygamber kıssası anlatılmaya başlanıyor.

Bir sonraki anılan peygamber, peygamberin en büyüğü gibi duran İbrahim. Burada babası ile diyaloğu veriliyor.

Babasını putperest olmaması konusunda uyarmış. Babası da ona “seni taşlarım” diye cevap verip yanından kovuyor.

İbrahim babasını ve kavmini terk etmiş, onlar için bağışlanma ve doğru yola kılavuzlanma istemiş. Allah onu çok sever ve ona karşı lütufkarmış.

Ona yarıldıktan sonra İshak ve Yakup bağışlanmış ve onlar da peygamber olmuş. Bundan sonra gelen bütün peygamberler de bir şekilde İbrahim soyundan olacaklar. Nedense bu ayette İsmail anılmamış. Oysa Arapların atası olduğuna inanılan İbrahim oğlu İsmail’di.



Bu kıssalarda kendisinden sonra gelen tüm peygamberlerin atası olan İbrahim’i taşlamak isteyen babası. Yani kıssanın kötü adamı! Dini yalan sayıldığı zaman verdiği tepki taşlama tehdidi oluyor. Oysa bugün şeriat ülkelerinde, hatta bizim gibi laik ülkelerde, “sizin din yalan” dediğinizde şiddete başvuran hep müslümanlar oluyor. Bu müslümanlar, kıssalarda anlatılan “yanlış yolda olanlara” ne kadar çok benziyor!



Bir sonraki anılacak peygamber Musa. Ona Tur’un sağ tarafında fısıldaşam kimseler kadar yaklaştırdık, deniyor. Kardeşi Harun, ona yardımcı peygamber olarak verilmiş. Yani Musa öyle büyük lütuflara ihsan olmuş ki, adama yardımcı peygamber veriliyor.

İsmail’i ve İdris’i anmasını söyledikten sonra peygamber kıssaları kısmı bu sure için bitmiş oluyor.



Bu kısmı kapatmadan Zekeriya ve Meryem kıssaları hakkında bir detaydan bahsetmek istiyorum. Her ikisi de vahye muhatap olmuş vaziyete. Hatta Zekeriya’nın doğrudan Allah ile konuşmuşluğu var.

Buna rağmen Zekeriya çocuğun olacak dendiğinde şüphe ediyor. Meryem hamilelik sona yaklaşırken adeta isyan edip “ölseydim de bunlar başıma gelmeseydi” diyor. Bunlar benim yorumum değil, surenin bize aktardıkları. Bu kişiler en zor kısmın, inanmanın sınavında değiller. Biliyorlar Allah’ı. Buna rağmen, bildikleri Allah’ın işlerinde şüphe ediyorlar, başlarına verdiği işlere isyan ediyorlar.

Siz nasıl etmiyorsunuz? Bize kalan dünyaya, katliamlara, sömürülere, yalanlara, evimize girmiş bizi dinleyen, ihtiyacımız olmayanı satmaya çalışan reklamları gözümüze sokanlara, içtiğimiz suyu kirletenlere, çocuğumuzun güvenle parkta oynayabilmesini engelleyenlere, adam öldürüp üç beş yılda hapisten çıkanlara? Tüm bunlar olurken sadece izleyen ve bizden binlerce yıl önce gönderilmiş eserleri okuyup, hayatımızın gerçek sorunlarına çok az değine kitaba imanızı isteyene?

Allah Meryem’in karnına babasız çocuğu koydu, kadın isyan etti. Bize tam koydu, susup sadece sabır! E ama gerçekten “ya sabır!”



Sure bu sayılanların İbrahim ve Yakup soyundan gelen peygamberler olduğunu söylüyor. Benim de yukarıda belirttiğim gibi. İsmail’in surede geçmeme nedeni bu olsa gerek.

Ancak bunlardan sonra namazı/duayı unutan, şehvetlere uyan bir nesil gelmiş. Aralarında elbette iyi olanlar hariç, sonları iyi değilmiş. O tövbe edenler, hayıra yönelik işler yapanlar cennete gideceklermiş. Sonraki ayetlerde bu cennet biraz tanıtılıyor.



Bu ayetler rabbin isteği ile iniyormuş. Her şey onunmuş. O unutkan değilmiş. O Rabbe ibadet et! Ona ibadette sabırlı ol! O’na adaş birini biliyor musun?

Tevhid zaten kafama yatıyor. Aksi saçma olurdu. Ya tek, ya yok diyorum. Eh çalışmak ibadet olduğuna göre, şu yaptığım iş, kitabı okumam, düşünmem, yazmam da bir ibadet. Emin olun çok sabır isteyenlerden hem de! Tekerleme gibi okumak çok daha kolay.



Dirilmeye inanmayanlara “sizi daha önce yoktan var eden bizdik” deniyor. Sadece bunu demiş olsa yeterince geçerli bir kanıttı ama cümleye “hatırlamıyor mu” diye başlıyor. Hatırlıyor olabilir mi ya?



İki ayet cehennem korkutmasından sonra 71. ayette cehennem kast edilerek “içinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu rabbin üzeride kesinleşmiş bir hükümdür” diyor. Yani kimse bundan azade değil, herkes yaptığının bedelini ödeyecek. Sen de, ben de, evliya edindikleriniz de, peygamberleriniz de. Bunu kıvırmanın, sırat köprüsünden geçiş o ya demenin, gireceğiz ama ateş yakmayacak demenin alemi yok. Ben kabullendim orada olmayı, siz de hazırlayın kendinizi.

Sen, ben, hatta peygamberler bile neyse, hepimizi var ayıbı. Herkesin içinde doğumda ölen bebek de var yahu? O neden tadına bakıyor cehennemin?



Neyse ki zalimler orada kalırken, sakınanlar kurtarılacak. Bebek ne zalimdi, ne de sakınanlardan! O ne olacak? Torpilli olarak doğrudan cennet desek, e bu da adil değil sanki. Ben çözemedim, çözebilen varsa söylesin.



İnkarcılar, kendi konumları üzerinden büyüklük taslayıp, bizim durum daha iyi diyorlarmış. Tabii ki onlara sadece süre verilmiş. Kıyamet koptuğundan göreceklermiş kimin makamı gerçekten daha üstün. “Barışa ve hayra yönelik kalıcı işler, Rabbinin katında sevapça daha üstün, sonuç bakımından daha hayırlıdır”



Farkındaysanız daha çok namaz kılan, oruç tutan, imanda en önde koşan falan demedi.



Ayetleri inkar eden “bana mal ve evlat kesinlikle verilecek” diyeni gördün mü, diye soruyor. O gaybtan bilgi mi almış yoksa Rahman katında bir söz? Kendi sorusunu cevaplayıp, hayır, hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabı uzattıkça uzatacağız, diyor.

“O dediklerine biz varis olacağız, kendisi bir başına bize gelecek” diye de ekliyor.



Ya ben bu adamı görmedim tabii ki de, sürekli kendilerini cennetlik ilan edip, oradaki ödülleri ağzı sulana sulana anlatan çok cübbeli gördüm. Biri şarap peşinde, öbürü bilmem kaç huri, dikliğini kaybetmeyen s.k diyor. Bu kendisine mal ve evlat verileceğini söyleyen elemana benziyorlar.



Kendilerine onur ve destek edinsinler diye Allah dışında ilahlar edindiler, diyor.

Ya bu tam olarak tarikat işte. Ben müslümanım demek, herkesin müslüman olduğu ortamda yetmiyor bunlara. Ben nakşinin bilmem ne kolundanım falan diye kendilerine sahte ilahlar üzeriden kimlik inşa ediyorlar. Eşcinsellik kimliğine bürünenler cennete gider de, tarikat kimliği taşıyanlar yanar da yanar benden söylemesi...



Bunların üzerine şeytanları salmışlar, onları kıvırtıp duruyormuş. Günleri de sayılıyormuş. Gün gelecek, sakınanları Rahman huzurunda toplayacaklarmış. Suçlular da yaya olarak cehenneme sevk edilecekmiş.

Rahman katında söz almış olanlardan başkaları şefaat imkanı bulamazlar” demiş 87.ayet. Yanlış mı okudum, anladım ben bunu? Suçluların sevkinden hemen sonra gelen ayet bu. Aralarında, Rahmandan söz almış ve şefaat edilecek olanlar mı var? Bu olsam bile, adil bir durum mu? Acaba kategorik olarak şefaat alanlar mı var, yoksa bireysel olarak seçiliyor mu? Oldu olacak Instagram çekilişi ile belirlensin. İnşallah ben yanlış anlıyorumdur deyip geçiyorum.



Rahman çocuk edindi” diyenlerin çok çirkin bir iş yaptıklarını söylüyor. Bu söz yüzünden neredeyse gökler çatlayacak, yer parçalanacak, dağlar yıkılıp çökecek deniyor. Ohoooo, çocuk iyi bence. Gönderdiği peygamber için “Allah’ın sevgilisi” deniyor bugün. Geçenlerde gördüm biri Allah eşittir peygamber, peygamber eşittir Allah diyordu. Allah düşmek üzereyken onu kolundan tutup düşmesini engelleyen Gavs falan var. Çocuk edindi olayı çok basit kalıyor. Ne göğe bir şey olur, ne yere!



Yer ve gök arasında bulunan herkes, Rahman’a kul olarak gelecekmiş. Şu durumda Mars’ta falan koloni kurarsak, orada ölenler hesaptan yırtmış oluyor galiba.

Allah hepimizi tek tek saymış ve kuşatmış. Hepimiz ona tek tek gidecekmişiz. Yok yanlış biliyor, ben cübbeliden dinledim, Halidiye kolu hep birlikte şey olacak. Meleğe ben halidiyedenim de, bırakacakmış falan seni. Öyle bir ekip onlar. Eheeeyy be. Bu kitabı cübbeliyi yalanlamayacak şekilde baştan yazmak lazım.

Hee cübbeliye salladık da, yetmez. Ümmet olarak gitme de yok. Hani biz müslümanız, bu işten zaten yırtarız. En fazla biraz, bronzlaşacak kadar yanarız kafasını da bu ayet bozuyor. Herhangi bir grup kimliğine sığınma imkanın olmayacak demek bu, teker teker karşısına çıkma işi.



İman edip, barışa hayra yönelik işler yapanlar içinse bir sevgi oluşturacakmış.



Biz onu; senin dilinle kolaylaştırdık ki, sakınanları onunla müjdeleyesin, inatçı bir kavmi de onunla uyarasın”

Yani bu kolaylaştırılmış bir metin. Bunu anlamak ve anlatmak için işleri olduğundan daha karmaşık hale getirmek, Allah’ın yöntemine ve peygamberin uygulamasına ters. Zaten bu kitap insanlar için gönderildi ve insanların büyük çoğunluğu basitten anlar. Kendini sıradan insanın üstünde sananların söylemi ile insanların çok büyük kısmı avamdır. Bu yüzden peygamberin diliyle kolaylaştırıldı ki, hedef kitle anlayabilsin. Bunu teknik terimlerle açıklamaya muhtaç kılmak, amacın tam tersine hizmet olur. Bu kitaptan önce bilinmesi gerekenler koymak ön koşullar ve yöntemler oluşturmak da, istenilenin tam tersidir. Zaten bence bunu yapanlar, kitabın sözüyle yetinemeyip inanmak için kedilerine daha üst gördükleri anlamları üretmeye çalışanlardır.



Nice kuşağın helak edildiğini söyleyip onlardan birini hissedip, iniltilerini işitiyor musunuz diye sorarak sureyi bitiriyor.



Ben de bitirmeden önce bir şey ekleyeyim, surenin neredeyse tamamı Hristiyanlar muhatap alınarak oluşturulmuş. Ben onların teolojisinin uzmanı değilim ama şu “tanrının evlat edinmesi” kısmındaki eleştiri bana bu kitabın da söz konusu teolojiyi pek bilmediğini hissettiriyor. Sonuçta onar tanrı evlat edindiden ziyade, tanrı İsa’da insan olarak zuhur etti tarzı bir şey diyorlar. Ayrıca Hristiyanların mezheplere bölünmesi eleştirisi de bugünden bakınca boşa düşüyor. Çünkü bu kitabın takipçileri de en az onlar kadar hiziplere bölünmüş durumda.



Son olarak, Zekeriya’nın yaşlılık tanımlaması cidden çok güzel olmuş.



Kemik gevşedi bende. İhtiyarlıktan başım beyaz alevle tutuştu.”





13 Kasım 2025 Perşembe

43 - Fatır Suresi

Şükür, yaratıcı olan Allah’a imiş. Gökleri ve yeri, ikişer, üçer, dörder kanatlı melekleri kanatlı elçiler  yapan oymuş. Onun her şeye gücü yetermiş.

Gökleri ve yeri anladık da, ikişer, üçer, dörder kanatlı melekler ne ola? Hemen internette aramasını yapın ve Babil, Asur gibi Mezopotamya inançlarından bu melekler ve kanatları olayını öğrenin. Kur’an’da daha fazla bir açıklama yok çünkü.



Allah verdiyse, kimse kısamazmış. Kıstıysa da, kimse açamazmış. Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut!

Nimetleri anmak ve şükretmek gerekirmiş. Onları Allah vermiş. Tek yaratıcı oymuş. Hal böyleyken neden yüz çeviriyormuşuz?

Şey, halin böyle olduğuna inanamıyoruz. Yani nimeti veren Allah diyorsun ama kitap boyunca anlattığın şeyler doğanın temel süreçlerinin bir sonucu. Kaldı ki biz bu doğal faktörleri şu günkü teknolojimizle bir miktar aşabiliyoruz. Tarım için yağmura bağımlı değiliz. Yerin altındaki suya bile ulaşıyoruz. Topraksız tarım yapabiliyoruz. Yarın için farklı bir gezegende tarım yapabilme umutlarımız var. Hal böyleyken, “rüzgarla beraber yağmuru getirdim, oradan toprağa hayat verdim” seviyesindeki nimetlendirme açıklamaların pek bir anlam ifade etmiyor. Üzgünüm.

Yüzlerce çocuk açlıktan öldükten sonra, Gazze kıyısına vuran bir balina beni bunun mucize olduğuna ikna etmiyor.





Önceki peygamberler de Muhammet gibi yalanlanmışlar.

Ey insanlar, Allah’ın vaadi haktır! O halde iğreti dünya hayatı sizi sakın aldatmasın! O yaman aldatıcı, sakın sizi Allah ile aldatmasın. (35/5)

Konunun benimle o kadar alakası yok ki, hayret ediyorum. Bakın benim inanmamam herhangi bir dünyalık ile alakalı değil. Hatta reddettiğini açıklamanın, bu ülkede, hem maddi hem de manevi olarak sıkıntılı olduğu bir dönemde yaşıyorum. Yani benim dinsizliğimde “iğreti dünya hayatının” bir payı yok. Kaldı ki inanamayan birisi Allah ile de aldatılamaz. Bu uyarı inanmayanlardan ziyade inananlara. Din konusunda kime güveneceğiniz konusunda dikkat edin, aladatıcı sizi Allah ile aldatmasın!

Ki aslında hakkını verelim, çok da doğru bir ifade; Allah ile aldatmak! Kafası karışık, korkmuş, bilmediğinin farkında olmayan insanları sömürmenin en kolay ve etkili yolu onları her şeyi yaratan, ne azabında, ne de merhametinde sınır olmayan bir güç ile aldatmak. Soru sorana cehennemi gösterip, koşulsuz biat edene cenneti sunmak falan... harika tezgah. Kur’an haklı, en çok Allah ile aldatana, ondan haber getirdiğini iddia edenlere dikkat etmek lazım.

Bir iki ayet sonra bu aldatılma ile ilgili bir detay daha verip, yaptıkları çirkinliklerin onlara güzel görünmesinden bahsediyor. Aslında doğru yolda olduklarına çok eminler, hiç kuşkuları yok. Hatta onlar seçilmiş, özel kullar. Ne de güzel bir amel işlediler, Allah için kafalar keserek. İnsanları iradeleri dışında eylemlere zorlayarak. Birbirini seven iki insanı “ama nikah yok” deyip taşlayarak.

Halbuki iman eden kişi, barışa ve hayra yönelik işler yaparmış. Kafa kesmek yerine zihin genişletir, insanların kendi seçimlerine saygı duyar, Allah adına korumalık yapıp küfre sapana savaş ilan etmez, sevenlerin aşkına müdahil olmaz.

Tabii ben ne desem nafile. Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirmiş. Kimine göre beni saptırdı, bilemem. Neyin ne olduğunu öğreneceğimiz gün yakın.

Şunu diyebilirim ki; bu dilediğini saptırıp, dilediğini doğruya iletme işi biraz niyetle alakalı olabilir. İçi pis, niyeti kötü insanların, fiilde iyi ve hayra yöneltilmeyeceği söyleniyor olabilir.



Tekrar rüzgarlar ve yağmur, ölü toprağın canlanması anlatılmış. Bu konu üzerinde yeterince durdum sanki, geçiyorum.



Onur ve yücelik Allah’ın imiş. Temiz ve güzel kelime O’na yükselirmiş. Barışa ve hayra yönelik amel de o kelimeyi yükseltirmiş. Kötülükleri ile tuzak kuranlara ise şiddetli bir azap varmış.



Allah bizi bir topraktan ve bir spermden yaratmış, sonra bizi çiftler haline getirmiş. O’nun ilmi dışında bir dişi ne hamile olurmuş, ne de doğururmuş. Yaşayan bir canlıya ömür verilemesi ya da ömründen kısılması mutlaka bir kitapta yazılıymış. Bu Allah için gerçekten çok kolaymış.

Buradan anladığımız üzere, Allah bizi neyden yarattığı konusunda pek emin değil. Alak, su, toprak... farklı farklı surelerde, farklı farklı materyaller...

Ayrıca tüm canlılar eril ve dişil olarak ayrılmış değil. Tek hücrelileri falan galiba Allah yaratmamış. E ama surenin adındaki vurgu bile Allah’ın tek yaratıcı olası üzerine. Var mı “bunların idrakı kapalı, ne dediklerini bilmiyorlar” deyip aşağılayan ve “orada aslında öyle demiyor” diye ayeti açıklayacak olan?

Yine aynı ayetten yola çıkıp, hani ecel saati herkes için belliydi, diye sorabiliriz. Burada ömrün uzayıp kısalabileceği, ancak bunun da bir kitapta yazılı olacağı yazıyor. Allah’ın verdiği ömrü neye göre uzayıp kısalabilir ki? Hem Allah daha zaman ve mekan yokken bile, olmuş, olan ve olacak olan her şeyi bilmiyor muydu? Neden bir kitapta yazan koşula göre ömür uzayıp kısalsın? Koşulun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, Allah için bilinmiyor mu?



12. ayette yine denizlerden, tatlı ve tuzlunun farklı olduğundan bahsediliyor. Ayrıca devamında onların içinden taze et ve süs eşyası çıktığından bahsediliyor. Eti yiyebilir, süsü takabilirmişiz.



13. ayette yine gece ve gündüzün birbirini kovalaması, Güneş’in ve Ay’ın buyruk altına alınması, bunları Allah’ın berisinden yakarılanların yapamayacakları anlatılıyor. Anladığım kadarıyla Allah kütle çekimi. Uzayda tüm cisimler kütle çekim kanuna boyun eğmiş durumda çünkü.



Onları çağırsak, çağrıyı duymazlarmış. Duysalar da cevap veremezlermiş. Kıyamet günü de onlar, ortak koşulduklarını inkar ederlermiş. Anlamıyorum, bu ortak koşulanlar putlar değil mi? Onlar nasıl inkar ediyorlar? Cansız bilinçsiz nesneler onlar. Yoksa burada bahsedilen sadece putlar değil mi? Onların temsil ettiği ruhlar aslında bir şekilde gerçekler mi? Mesela çok uzun süre önce yaşamış, rahmete kavuşmuş kişiler mi? Belki de sadece rahmete kavuştuğu düşünülen kişiler? Eski şeyhler, dervişler?

Hem benim yaşadığım çağ da, kimse cansız varlıkları put edinmiyor. Bu çağda putlar ayakları üzerinde, yer yüzünde dolanıyorlar. Gerçi çoğunlukla Mersedes’e binip dolaşıyorlar ya, neyse! Hükmetmiyor da değiller. Milyonlarca dolarlık servetlere hükmediyorlar. İşin içinde güç, çıkar falan varsa, çağrıya da cevap veriyorlar. Öyle sıkıp darlamaya da gerek kalmıyor. Neredeyse bidılcuz, şeker adam falan gibi üç kere ismini söyleseniz arkanızda bitecek gibiler. Ya gavs, ya gavs...

Yine söylüyorum, ne yaptıklarının da gayet farkında olarak yapıyorlar.



Allah dilerse bizi yok eder, yerimize yeni halklar getirirmiş. Bunu yapmak ona güç de gelmezmiş.

Buradaki tehdit sadece Mekkelilere mi yoksa tüm insanlara mı? Eğer tüm insanlaraysa, ki daha makbul duruyor, daha önce yok edilen kentler, ümmetler de bizden farklı insanımsılar mıydı?



Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenemez.(35/18)

Günahı benim boynuma, kalıbı var bizim dilimizde. Binlerce yıldır müslüman olduğunu iddia eden bir milletin dilinde! Kitabı okuyan sayısı bin yılda bin kişiyi bulmadığı için, saçma sapan kalıplar hiçbir engelle karşılaşmadan yoluna devam edebilmiş.

Yeri gelmişken ya da fırsat bulmuşken bir daha hatırlatayım, Kur’an’ın yaygın kullanılan ilk Türkçe çevirisi, cumhuriyet devrinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ile yapıldı. Yüz yıllık cumhuriyet devrinde, önceki bin yıldan, en az bin kat fazla sayıda Türk, Kur’an’a kişisel olarak ulaşım sağladı. Neymiş, Mustafa Kemal dinsizmiş, camide hutbede yeri yokmuş! Açtın da kalbine mi baktın göt oğlanı? Ben dinsizim, Ata’mın dinsiz olması onu bana ne daha yakın kılar, ne daha uzak. Ancak ben dinsizliğimi ilan etmişken bile, Allah’a ait hükmü vermeye, bir kulu dinsizlikle itham etmeye korkarım. Çünkü ben Allah’a dinsizliğimi anlatabilirim. Ancak bir kula, kendi görüşüme göre böyle bir ithamda bulunmayı açıklayamam.

Mustafa Kemal Atatürk dinsizdi ya da değildi, bilemem. Ancak her ne olursa olsun, şu Kur’an’ı bugün kendi dilinde, kendi evinde, kendi aklıyla okuyan her müslümanın ona minnet borcu var. En azından bir “toprağı bol olsun” demek çok zor olmasa gerek.



Sureye dönelim; Kimse başkasının günahını yüklenemez ya, hah işte onun tersi de geçerli! Sevabınızı da kimseye yükleyemezsiniz. Hayırlı evlat yetiştirmenin öldükten sonra bile sevap kazandırdığı söylenir. O olmaz işte bu ayete göre. Hem zaten çok saçma değil mi? Zaten yapman gerekeni bir şeyi yapman neden durmaksızın su veren bir sevap çeşmesine dönüşsün?

E tabii ki ayet torpilli olduğunu iddia eden tarikatları da yalanlıyor. Cennetin kapısında son müridi bile içeri girene kadar kapılardan içeri girmeyi reddeden, Allah gir dediğinde ona bile direnen şeyhler var. Bu saçmalık, yukarıda yazan ayetle inkar edilmiş oluyor.



Görüldüğü gibi kimse bir başkasına günahını yüklenemez ama bir başkasını yoldan çıkarmak mümkün. Bir nevi ben sıçtım, sende sıç demek. Kimse yoldan çıkmasına beni şahit göstermesin, yemin ederim inkar ederim ve asla da kabul etmem. Hep diyorum, herkes kendisinden sorumludur, ben bana uyun diye değil, kendi görüşümü açıklamak üzere yazıyorum, konuşuyorum. Doğruları konuşuyorsam da, yanlışları konuşuyorsam da üzerinizde bir sorumluluk kabul etmiyorum. Herkes kendi mevlasını kendisi bulsun ya da ondan ayrılsın. Kendi başına!



Kör ile gören, karanlıkla aydınlık bir olmazmış. Gölgeyle sıcaklık da aynı değilmiş. Ölü ile diri eşit olmazmış.

Çok teşekkürler Allah’ım büyük kafa karışıklığından kurtuldum. Ben bunları karıştırıyordum.

Muhammet sadece bir haberci imiş ve sesini kabirlerdekilere işittiremezmiş. Muhammet yapamıyor ama ben kabirdekiler ile iletişim kuranı gördüm. İstanbul Pier Lotti mezarlığında Şeyh Mezlana Küçük Hüseyin’in kabri vardır. Hemen Mareşal Fevzi Çakmak’ın mezarının yanında. Daha doğrusu Fevzi Paşa’nın mezarı Küçük Hüseyin’in yanındadır, çünkü bu zat paşanın şeyhidir. Paşa ölünce onun yanına gömülmek isteyecek kadar şeyhine bağlı bir müditti. Evet, Nurcular tarafından Deccal ilan edilen Mustafa Kemal’in genelkurmay başkanından bahsediyoruz.

Her neyse, ne zaman Pier Lotti’ye gitsem, Fevzi Paşa’ya da uğrardım. Bir seferinde ben kabre doğru çıkarken, kabir tarafından inen iki müritin konuşmasına kulak misafiri oldum. Kadın “daha önce de hazretleri ziyarete geliyrodum ama, çağırınca gelmenin hissi bir farklıymış” dedi. Yani ölmüş gitmiş bu şeyh, kanlı canlı müridini bir şekilde mezarına çağırmıştı. Peygamberinin yapamadığını yapan, öte alemle iletişim kuran bir müslüman! Sonra diyorlar ki, bu kitap zafer kazandı, bu bir mucizedir! Al sana kitabın zaferi.





24. ayet diyor ki: Şu bir gerçek ki, biz seni hak ile bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun.

Bizim ümmetin peygamberi kim? Yahu Muhammet, bugün karşıma gelse, ben onla zaten anlaşamam ki! Dilini bilmiyorum adamın. O da benim dilimi bilmiyor. Kaldı ki arada bin dört yüz sene falan da var, ona hiç girmiyorum bile. Bu adam nasıl bana gelen uyarıcı olabilir? Kendim için değil ha, onun için diyorum. İşini yapması imkansız! Ben nasıl Muhammet’in ümmeti olabileyim?

Hadi mesajını bana/bize bir şekilde ulaştı. Aborjin, Kızılderili falan ne yapsın? Onlar nasıl bir ümmet olsunlar Muhammet ile?

Hem her ümmete uyarıcı yollandıysa, biz neden sadece çok kısıtlı bir alandaki uyarıcıları biliyoruz? Tevhit inancı öyle dünyanın her yerinden görünen bir şey değil ki. Mezopotamya ve çevresinde ortaya çıkıp yayılmış.

Nerede Türk, Moğol, Kızılderili, Çinli uyarıcılar? Neden onların haberleri Kur’an’da yok. Bu surede geçiyor, Allah Alim’dir. Habir’dir. Tüm insanlığa gönderdiği kitapta neden sadece bir bölgenin uyarıcılarını anıyor? Neden sadece onların haberlerini iletiyor?

Acaba biz gerçekten Muhammet ile ayrı ümmetlerden olabilir miyiz? Berat Gecesi Kandilinde ağlamaktan ciğeri solan, gözlüklü, takkeli, beyaz sakallı amcam, sana soruyorum.



Muhammetten önce gönderilen peygamberler de yalanlanmış ve sonra küfre sapanlar Allah tarafında yakalanmışlar. Görmemiş mi nasılmış Allah’ın gazabı? Ben görmedim. Bugün bile Allah’ın gazabı denilen şeyler basit fiziksel süreçlerle meydana gelen devasa güç salınımlar. Depremler mesela, ne olduklarını biliyoruz. Nerede olacaklarını bilebiliyoruz. Ne zaman olacakları ile ilgili sıkıntımız var, bir gün onu da çözeriz gibi.



Yine göklerden su indirilmesi ve onunla çeşit çeşit meyce çıkarılmasından bahsediliyor. Sonra insanların, çiçeklerin ve davarların çeşitli renklerde olduğu söyleniyor. Kitap bedevilere geldiği için, örneklerin tropikal kuşların rengarenk oluşundan gelmemesi normal. Bunlardan bahsettiği ayetin devamında;



...kulları içnde Allah’tan ancak bilginler ürperir...(35/28) demiş.



a) Seküler anlamda bilgin olup da, ateist olan ve içinde herhangi bir anlamda Allahtan ürperme taşımayan çokları var. Hadi bunlar gerçekten “bilgin” sayılmasınlar. Sonuçta inanca göre en önemli noktada, iman konusunda cahiller. Lanet olsun atom mühendisliğine...

b) Dini bakımdan inanılmaz bilgin olup, Allah’tan gram ürpermeyenler var. Bu surede de anılan, Allah ile aldatanlar. Onların aslında gizli imansızlar olduğunu falan sanmayın. Şeyhinin cennetin kapısında müritlerini bekleyeceğine inanan eleman sarsılmaz bir imanla inanıyor. Zaten onun sorunu da bu. İmanı asla sarsılmaz. Aldatıcı, harici ya da dahili bilmediğim o şeytan, onu kibrinden yakalamış. Her şeyi bildiğini sanıyor. İmanı bu bilgiden geliyor. Sarsılmaz bilgisi gibi, sarsılmaz imanı da hatalı. İmanına ve Allah’a o kadar güveniyor ki, artık ondan ürpermesine gerek kalmıyor.

c) Bir de benim durumumda olanlar var. Kaç kişiyiz bilmem. Aklımız imana yatmıyor. Ancak içimizde bir yerde o iman hala duruyor. Geceleri, kimse yokken etrafımızda, yaratıcı ile baş başa kaldığımızı hayal ediyoruz. Dualarımız ona yöneliyor. Korkularımızı ona söylüyoruz, umutlarımızı onunla paylaşıyoruz. Sevdiklerimizi korumasını istiyoruz. En çok da bunu istiyoruz. Sadece ondan istiyoruz göz yaşlarımız şelale olmuşken. Varlığından emin değiliz, hatta olmama ihtimalini daha yüksek görüyoruz ama varsa dinlediğini biliyoruz. Boğazımız düğüm düğüm, Gaffar adıyla bizi affetmesini istiyoruz. Sorun şu ki, biz bilgin değiliz, sadece arıyoruz.



Allah’ın kitabını okuyanlar, namazını kılıp kendilerine verilen rızıklardan gizli ya da açık infak edenler hiç batmayacak bir ticaret umabilirlermiş. Yani bunlar karşılığında cennet satın alınıyor. Allah onlara ücreti tam ödeyecekmiş ve o lütfundan onlara arttırma da yapacakmış. Sonunda ne olduğunu tam bilmediğin şeyi satıyor sana. Biraz umut ticareti gibi...



Gelen bu kitap kendisinden öncekini tasdikleyici hakkın ta kendisiymiş.

Evet, öncekilerin anlattıklarını biraz değiştirip onaylıyor. İnanmayanlar da bunu söylüyor zaten. O zaman neden kızıyorsun o inanmayanlara, geçmişin masalları diyenlere? Ben burada yazanlar Mezopotamya mitlerinde zaten olan şeyler dediğimde bana neden kızıyorlar? Bak işte Allah diyor, geçmişte gelmiş olanları tasdik etme işini.



Kullar arasında seçilenler kitaba mirasçı kılınmış. Bazıları öz nefsine zulmedermiş, bazıları orta yoldan gidermiş, bazıları ise Allah’ın izniyle öne geçerlermiş. Adn cennetlerine girecekmiş onlar. Orada ne mi var? Altın bilezikler, inci takılar, ipekten giyecekler!

E bunlar burada da var. Az biraz parası olan kolaylıkla hepsine ulaşıyor. Hiç de öyle ömür boyu doğru yolda gitmek gibi maddi manevi yıpratıcı bir süreçten geçmelerine gerek yok. Yolun sonunda ulaşılacak olan iki bilezik, üç ipek gömlek ise yormayalım kendimizi, gerek yok. Bunları elde etmek için bankadan kredi çekmek çok daha kolay bir yol.

“Hamd olsun üzüntüyü bizden gideren Allah’a” derlermiş. E onun içinde çeşitli kafa ilaçları var ama neyse. “Lütfuyla bizi durulacak bir yurda kondurdu. Orada bize hiçbir yorgunluk dokunmaz. Orada bize hiçbir usanç dokunmaz.”(35/35) Bu kısım da tatile gitmek gibi.

Cennet baya baya bitmeyen lüks bir tatil gibi. Açıkçası iki haftada sıkılır insan. Çalışmayı üretmeyi ve üretimin sancısını özler. Yeterince uzun tatil yaparsanız tatilin bile keyfi kaçar.



İnkar edenlere gelirsek... Gelemeyelim ya o kısmı artık biliyorsunuz.



Allah göklerin ve yerin gaybını bilenmiş. O, göğüslerin içindekini de çok iyi bilir.

Sizi yeryüzündeki halefler yapan O’dur...

Biz tam olarak neyin sonrasında geleni oluyoruz? Selefimiz kim bizim? Ayetin devamında nankörlükten falan bahsediyor ama neye olduğu da pek açık değil. Nimetlere mi, rıska mı, cana mı, yoksa neyin halefi olduğunu bile bilmeden halef olmaya mı?

...Kafirlerin küfrü, Rableri katında öfkeden başka bir şeyi arttırmaz...

Rab öfke duyuyorsa, onun gücü her şeye yeten, kudreti sonsuz yaratıcı olduğuna emin miyiz? Koca evreni düşünün yahu! Sonra bu evrendeki sayısız galaksiden birinde, galaksinin ucunda bir yerlerde bir yıldızın etrafında dönen bir gezegenin içindeki tek bir kişinin küfrüne her şeyin yaratıcı sonsuz kuvvet sahibi... öfkeleniyor. Bazen böyle bir yaratıcı varsa, onun bizimle iletişim kurduğunu düşünmemiz bile aşırı kibrimizden kaynaklanıyor gibi geliyor. Bir kere de değil temas, defalarca peygamber gönderiyor. Sırf biz doğru yolda yürüyelim diye.

Sizce insan buna değer mi?



...”Allah’ın berisinden yakardıklarınız şu ortaklarınızı gördünüz mü? Gösterin bana neyi yarattı onlar”... surenin devamında onların göklerde bir ortaklığı olmadığı, onlara bir kitapta verilemediği söyleniyor. Zalimler birbirlerini kandırırlarmış.

İyi tamam da, onların da kanıtı yok yaratımın nasıl olduğuna, sizin de yok. Bir müslüman için göklerden yağmuru indiren Allah olabilir, böyle inanıyordur. Ancak bunu kanıtlayamaz. Yağmura seni Allah mı gönderdi diye soramaz. Sorsa da cevap alamaz. Yani gösterin bana onların yarattıklarını diyor ya ayet, gösterin bana Allah’ın yarattıklarını! İnanç dışından bir kanıtla! Gösteremediniz mi? Siz birbirinizi kandıran zalimler olmayasınız!





Allah gökleri ve yeri yok olup gitmesinler diye tutuyor. Yemin olsun eğer çöküp giderse, O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz.(35/41)

Hemen yapıştırın buraya işte karanlık enerji, karanlık madde falan. İki ayet önce müritlerine altın bilezik, ipek kıyafet falan vaadediyordu. Şimdi 21.yüzyılda bile ne olduğunu çözemediğimiz fizik kurallarına atıf yapıyor. Aynen, büyük mucize!





Birileri yeminler etmişler, eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, ümmetlerin herhangi birinden çok daha doğru bir yol üzerine olacağız diye. Gel gör ki, uyarıcı gelince onlara nefret dolu bir kaçıştan başka bir şey sağlamamış. Yer yüzünden kibirlenmiş, kötülük tuzakları kurmuşlar. Oysa tezgahlanan kötülük sahibinden başkasını kuşatmazmış. Öncekilerin başına gelenleri mi bekliyorlarmış! Allah’ın yol ve yönteminde asla bir değişme bulunmazmış.

O zaman İsrail neden hala ayakta?

Allah zalimler topluluğu olduğunu söylediği Ad, Semud, Lut falan gibi kavimleri sesle, sarsıntıyla falan yok etti. Zalimlere karşı yöntemi önce uyarıcı yollayıp, uymayanı yok etmekse neden bunu şimdi de yapmıyor? Yol ve yöntem mi değişti, yoksa artık onlar gibi zalimler mi yok? Meleklerin nasibinden pay almak istemek, hastane bombalamaktan daha mı büyük zalimlik? Allah’ın devesini kesmek, Filistinli çocukları fosfor bombaları ile yok etmekten daha mı büyük kötülük?

Yoksa o anlatılan kıssalar, sadece korku yaratmak isteyen masallar mıydı?



Yer yüzünden dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmediler mi?..(35/44) Arkeolog muyuz biz? Arkeologlar bizden öncekilerin bazıları buldular, bulduklarından bazılarının sonlarının nasıl olduğunu da buldular ama neyi bulamadılar biliyor musun ey Rab? Senden herhangi bir iz, bir delil.



Eğer kazandıklarımız için bizi hesaba çekseymiş, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazmış. Neyse ki belli bir süreye kadar, ecellerimiz gelinceye kadar erteliyormuş. Elini çabuk tutsa iyi olur zira her an bir nükleer savaş falan çıkarıp yerkürenin sırtını hayata kapatabiliriz.

Ah ne ilginç değil mi? Allah’ın bizi yapmakla tehdit ettiği şeylerin bir kısmını yapabilecek kudretteyiz. Belki bir gün diğer iddialarını da yapabilecek kuvvete ulaşırız. Gerçi çürümüş kemikleri bir araya getirip yeniden canlı kılsak bile hala dine inanacak olanlar olacaktır. Çünkü onlar akılları ile değil, kalpleri ile idrak edenlerdir.




Bonus - Tekvin (1-25)

  Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...