3 Ağustos 2025 Pazar

39 - Araf Suresi


Elif, Lam, Mim, Sad!

Bu bir kitap, Muhammet’e indirildi. İnsanları bu kitap doğrultusunda uyarsın ve düşündürücü olsun diye. Bu bir anayasa değil, toplum için bir sözleşme değil, bu Allah ile kul arasında tek köprü, uyulması gereken kuralların bütünü, tek kurtuluş reçetesi değil. Bu bir tarikatın öğretisi değil. Bu bir ideolojinin cennetine giden yol haritası değil. Bu bir kitap, Muhammet’e indirildi. İnsanlara öğüt vermesi için, dosdoğrusu hakkında düşündürmesi için.

Bu kitap ve Allah’ın yaratımı size yetecektir. Ötesini aramayın. Kendinize başka yol göstericiler aramayın. Yolunuzu bu kitap ve yaratımın kendisi aydınlatır. Kendi yolunuzda, kendinize güvenerek yürüyün.

Dosdoğru yol üzerine kurulmuş pek çok saptırıcı var. Size yolunuzun yanlış olduğunu, asıl dosdoğru yolun farklı olduğunu söyleyecek. Ben öğüt verenlerdenim diyecek. Dostunuzum diyecek. Eğer ona uyarsanız, kendinize zulmedenlerden olursunuz. Kendi aklınızdır, size zulmetmeyecek olan.




Araf Suresinin ilk üç ayetinden anladıklarım bunlar. Ben öğüt verici değilim. Ben sadece kendi düşündüğünü paylaşan biriyim. Benim doğruyu bulmuş olma iddiam yok, sadece düşünenlerdenim. Bana uymayın, ne Güneş’im ne de AY. Olsa olsa fosforlu oyuncak.



Nice yurtlar yere batırılmış. Kimisi gece, kimisi öğlen ama hepsi uykudayken. Karanlıkta ya da gün ışığı altında fark etmeksizin, kendi gözleriyle görmeyen, başkalarının, yol göstericilerin rüyalarıyla gören, aslında de hiç görmeyen...

Azap onlara geldiği vakit, çığlık çığlığa açılmış gözleri ve demişler ki; bizler gerçekten zalimdik. Adaletten uzak, arzularına çok yakın.



Peygamber gönderilen tüm ümmetler, sorguya çekilecekmiş. Gönderilen peygamber de, hesaba çekilecekmiş. Onlara bir ilmin tanıklığında, ki bu ilmin ne olduğu açıklanmamış, tüm serüven baştan sona anlattırılacakmış. Kara kafa ümmetin sorgusu hakkında kimsenin farklı fikri yok. Sorgularının konusu malum. Onlar sanık! İş peygamberlerin sorgusuna gelince, e onlar sanık olamaz, sadece tanık. Çünkü onlar hata yapmazlar, onlar seçilmişler, onlar günahtan azadeler.

Hayır, iş öyle değil. Peygamberler de sadece insan. Sorumlulukları olan ve işlerini iyi yapıp yapmadıkları konusunda, bir ilme göre yargılanacak olan insanlar. Onlar da kara kafa!

Onları yargılayacak olan haktır. Teraziyi kuracak olan. Yapılan iyiyi bir kola, kötüyü diğer kola koyacak olan... Yapan her insan, tartan tek Hak!



11. ayete göre, insan önce yaratılmış, sonra ise biçimlendirilmiş. Bu sıralamaya göre varlığımız, fiziki varlığımızdan önce var olmuş. Biz anne karnında şekillenmeye başlıyoruz. Doğumdan önce. Ondan da önce, ölümden sonraki hayatın doğal ortağı, rahme düşmeden önce var olmak.



Ve meleklere emir geldi, bize, bizi temsilen Adem’e secde!

Oradakiler secde ettiler, İblis etmedi. Soruldu bu isyankar halinin sebebi, dedi; ben daha hayırlıyım yarattığın bu Adem’den. O çamurdan yaratıldı, ben ateşten! Kovuldu makamından, lanetlendi. Büyüklük tasladı ama ona “alçaklardansın” dendi. Süre istedi, bizim sonumuza kadar ve aldı. Kendisinin azdırılmasına yemin ederek yaptı işini.

...onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım.”

Arkadan, önden, sağdan, soldan... her yönden saldıracağını söyledi ve yenik düşmüş, kovulmuş olarak yüce makamından çıkarıldı. Ona uyanların cehennemi dolduracağı söylendi.





Yaratılan adem, karısıyla birlikte cennete salındı. Dendi ki dilediğiniz gibi yiyin, için, takılın ama şu ağacın meyvesinden uzak durun. Derken şeytan geldi, kendilerinden gizlenmiş, farkında olmadıkları çirkin yerlerini açmaları için onlara vesvese verdi. O ağaçtan uzak tutulma nedenlerinin, kendilerinden daha yüce sandıkları makamlara ulaşmalarının istenmemesi olduğunu söyledi.

Ve onlara

... ben size öğüt verenlerdenim!...

diye yemin etti.

Ağaçtan yediler, cennetten kovuldular ve af dilediler. Dünya onların geçici mekanı yapıldı, vakit gelinceye kadar. Nesiller boyu orada hayat buldular, orada öldüler. Vakti geldiğinde, oradan çıkarılacaklar.



Düz baktığımızda, Adem ve Şeytan hikayesi böyle.



Bir Adem yok.

O biziz. Hepimiz.

Ademe secde eden melekler yok.

Onlar kontrol altına aldığımız duygularımız, düşüncelerimiz, yeteneklerimiz. Bize secde etmeleri ise aslında bize boyun eğmelerinden. Bizim gibi, çamurdan, şekil verilebilen.

Bize düşman, İblis yok.

O bizi yoldan çıkaran duygu, düşünce ve yeteneklerimiz. Evladını çok seven, onun için kainatı yakacak annenin sevgisi. Kabilesindeki katili savunan adamın bağlılığı, rakibini zehirleten boksörün kazanma hırsı, kötü not almaktan utandığı için kopya çeken öğrencinin utancı, başına iş gelmesin diye hak ile değil de istenilene göre hüküm veren hakimin korkusu... Kontrol altına alınamayan bir ateş gibi bizi yakanlar... Çoğu zaman bize kazandırdığını sandığımız, bizi büyüttüğünü sandığımız en alçak davranışlarımızın kaynakları. Dost gibi görünen, en büyük düşmanlarımız.

Adem ve eşi bahsinde verilen örnek cinsellik? Bu örnek kimin için? Bu konudan insanlarca eleştirilen kim var?

Diğer dinlerin aksine çok az yasaklanan, çoğu zaman ödül olarak sunulan cinselliğin, burada “çirkin” kılınması tezat mı yoksa farklı bir mesaj mı?



26. ayette hazır konu yakın diye mi geldiğini anlamadığım bir kıyafet önerisi ayeti var. Bize kıyafet olarak edep yerlerimizi örtecek kıyafet de indirilmiş, süs ve gösterişe yarayan giysi de. Ancak en hayırlı giysi, korunup sakınmaya yarayan giysiymiş.

Şimdi en hayırlısı denen giysi için takva giysisi diye bir kavram uydurulmuş. Meallerin çoğunda böyle geçiyor. Günlük hayatta pek kullanılmayan yabancı bir kelime ile mistik bir hava yaratıp ucube gibi giyinmeyi Allah emri haline getirme yöntemi. Halbuki mesele hiç de karmaşık değil.

Mesela bir toplumun yaşadığı coğrafyada vahşi bir hayvan türü yaşıyor. Bu hayvan türü kırmızı renge kör, göremiyor kırmızı giyeniı. O toplum için koruyucu kıyafet kırmızı renk olandır. Bu toplumdan çıkıp, herkesin kahve rengi giydiği bir toplumda kıpkırmızı kostümde ısrar etmek ucube gibi giyinmektir.

7. yy’da çölde giyinen kıyafetle, 21.yy’da İstanbul’da giyilen kıyafet aynı olmalı mı gerçekten? İklim farklı, zaman farklı, toplum farklı, korunup sakınmaya yarayan kıyafet aynı!

Bir de tabii bu takva kıyafeti meselesini sadece kadına ve örtünmeye indirgemek var. E iyi de, edep yerlerini kapatan giysi farklı bir tür olarak bu ayette var. Takva kıyafetini sadece şehvetli gözlerden korunup sakınmaya yarayan kıyafete indirgemek ayet içerisinde çelişki yaratmak olmuyor mu? Hem kitabın neredeyse tamamı erkeklere hitap ederken, söz konusu kıyafet olunca mı kadına hitap eder oldu?



Ayetten çıkmayan bir konu da, takva kıyafeti olmayan kıyafetlerin hayırsız olmaması. Sadece korunup sakınmaya yarayan kıyafetler diğerlerinden daha hayırlı deniyor. Sen istediğini giy ama bak işlevsel olan senin için daha iyi diye öğüt veriyor. Zaten birazdan süslü güzel giysiler için de adres verecek.

Aslında hiç uzamaması gereken bir mevzu ama dinin “ne giyiyor” şekilciliğine indirgenmesi en uyuz olduğum konulardan biri. Tabii milletimin de en favori davranışı. Kırgızların Manas Destanı’nda böyle bir olay vardı. Almanbet müslüman olmak ister ve Er Kökçö’ye ne yapması gerektiğini sorar. Cevap olarak kıyafetlerini değiştirmesi (Budistlerin kıyafetlerinden kurtul) ve sakal bırakması söyleniyor. Edebiyatçılar bunun eskinin terki ve yeninin kabulü ile ilgili olduğunu söylüyor. Sözde din alimleri suskun! Kimse de önce kitabı oku, üzerine düşün, yolunu öyle çiz demiyor. Kıyafet değiştirir gibi din değiştiriyor. Üstü başı dini sembolle doluyor ama içi bomboş kalıyor.



Kıyafetlerle ilgili araya giren bu ayetten sonra şeytana ve kandırmalarına dönüyor. Bak burada edep yerlerini birbirlerine gösterme üzerinden örneğini verdik, size de başka fitne musallat etmesin deniyor. Şeytan bizi, bizden iyi tanırmış. Hangi duygunun bizi yıkıma götüreceğini zaten en iyi bilen içimizdeki şeytandır.



Bir iğrençlik yaptıklarında, bu iğrençliği yapanlar “biz babamızdan dedemizden böyle gördük” derlermiş. Gelenek göreneklerimize sahip çıkalım. Uçak görse secde edecek o çok eski şeyhlere şıhlara uymaya devam edelim. Biz kimiz ki zaten, atamızdan dedemizden iyi bilelim. Bu konuda en sevdiğim de büyük zat olarak örnek verilen sahabeler.



Daha önce de dile getirmiştim.



Allah: biz azmamış topluluğa uyarıcı göndermeyiz.

Uyarıcıdan sonra bir kısmı kalben bir kısmı şeklen iman etseler de tüm sahabe kutsal! Hepsi efendimiz, İbranice söylersek Rabbimiz! Ha bu kutsal takım kendi arasında siyasi güç için birbirini kesmiş, yine de hepsi kutsal. Peygamberin torununun kafasını kesip top gibi oynayanlar da kutsal! Bu iğrençliğe küfreden ben kafir, asılacak adam!



Araf 28: “...Allah iğrençliği/edepsizliği emretmez...”

Tarikat öğretisi: Şeyhini günah işlerken görürsen, kendini sorgula, o yanlış yapmaz. O Allah dostu, kötü, iğrenç görüneni yaparken gördüysen bile, Allah öyle emrettiği için yapmıştır!



Peki ne emredermiş Allah? Adaleti, mescitte yüzünü sadece ona dönmeyi, sadece ondan istemeyi.



Allah insanların bir kısmını iyiye, güzele kılavuzlamış. Diğer bir kısmı ise sapkınlığa düşmüş. Onlar Allah’ın berisinden şeytanları, arzularıyla kendisini şeytanlaştırmış olanları evliya/dost edinmişler.

Müslüman olsaydım, şu ayetlerden sonra birine hakaret etmek için “evliya gibisin” derdim. Ne de olsa küfrettiğimi anlamazlar. ...bir de kendilerinin hidayet üzerine olduklarını sanırlar.

31. ayette ani bir girişle tekrar kıyafet konusunu açıyor. Ey ademoğulları! Tüm mescitlerde en süslü, güzel giysilerinizi kuşanın. Yiyin için fakat israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez.

Geldik yine giyinme konusuna. Bakın mescitlere giderken edep yerlerini örten ya da koruyup sakınmaya yarayan kıyafetler(takva kıyafeti) değil, güzel kıyafetler ve ziynetler önerilmiş. Demek ki yerine göre giyinmek önemliymiş. Mescitte güzel kıyafetler ve ziynetler... topluluk içindesin çünkü, kokan çirkin ayaklarını çorapsız şeklide burnumuza sokmamalısın.

Ey müslümanlar, inandığınızı söylediğiniz Allah adına yemin edin de cevap verin, cuma namazlarında oluşturduğunuz cemaatin şeklinden, şemalinden, kokusundan memnun musunuz? Hele yaz ayları, ayak kokusuna karışmış ter kokusundan memnun musunuz? Çok mu zor beyler cuma günleri temiz ve süslü kıyafetleri yanınızda taşımak, çorap giymek, koku önleyici şeyleri kullanmak? Bakın bu benim isteğim değil, Allah’ın emri. Oysa söz konusu kadının giyimi olunca ne kadar da hassassıznız Allah emri dediğinizin uygulanmasına? Sıra size gelince açık emir görmezden, duymazdan gelinebiliyor galiba.

Bu ayetin tefsirine de baktım. Müşrikler mescitlere çıplak gidip yeme konusunda da garip bir perhiz uygular ve bunu ibadet sayarmış. Ayet bu durumu kaldırmak için inmiş diyorlar. Sonra bunu genelleyip Nitekim bütün ilgili kaynaklarda âyetin, gerek ibadet sırasında gerekse sair zamanlarda edep kurallarına uygun şekilde giyinmeyi farz kıldığı belirtilir.” diyorlar.

Hayır bu ayet öyle bir şey demiyor. Daha üç beş ayet önce edep yerlerini örten kıyafetle süslü kıyafeti ayrı ayrı andı. Yok öyle kafanıza, yazmayan, söylenmeyen yerlere doğru genelleme yapmak. O zaman ben de derim ki; bu ayet yerine uygun giyinmeyi öğütlüyor. Toplum içinde süslü, evde rahat, plajda plaja uygun!

Bikini giymek Allah’ın emri!

Bir de burada Türkçe mealde geçen ademoğulları ifadesi sadece erkekleri kapsamıyor. Oğul kelimesi eski Türkçe’de cinsiyet belirtmez. Arapça orjinalde geçen “ey beni ademe” ifadesi de cinsiyet belirmezmiş. Yapay zekanın yalancısıyım.



Bir sonraki ayette Allah’ın yarattığı süsün ve temiz rızıkların haram kılınamayacağına vurgu yapıyor. Bunlar dünya hayatında insanlar, kıyamet günü ise yalnızca inananlar içinmiş. Böyle ayrıntılı anlatıyormuş ki, anlaşılsın. Vallahi insan anlamak istemeyince nasıl anlatılırsa anlatılsın. Anlamıyorlar. Sorsan ben aklıma yatmadığını samimiyetle söylediğim, yatmayan kısımları defalarca okuyup anlamlandırmaya çalıştığım için cehennemde yanacağım. Açık açık ayetlerde yazanları takmayan, işine gelmeyeni geçmişten kendi gibi bir şeytanı ya da yalanlarla peygamberi şahit gösterip de yasaklayan cennetlik. Ne kadar da eminler kendilerinden. Şu kitabın dinini, yasaklar toplamına çevirenler düşünsün, benlik bir ceza yok gibi.

Haram kılınanlar hemen ardından sıralanmış zaten.

Görünen, görünmeyen iğrençlikler demiş. Oldukça muallak bir tanımlama.

Haksız yere saldırmak demiş, açık ve net aslında ama bu müslümanım diyen topluluk her konuda kendisini haklı gördüğü için gümbürtüye gidiyor.

Hakkında hiçbir kanıt olmayan şeyleri Allah’a ortak koşmak. Evliyalar falan yani. Vardı ya hani, sırat köprüsünün başında bekleyip tüm müritleri girmeden cennete girmeyecek olan şeyh. Onun gibi.

Allah hakkında bilmedikleri şeyleri söylemek. E buna uysalar bu adamlar konuşamazlar.



Konu yine değişiyor. Her ümmetin vakti olduğu ve içlerinden onlara ayetleri açıklamak üzere gönderilen resullere uyup hallerini düzeltenlere korku olmadığı söyleniyor. Surenin başında “kendilerine elçi gönderilenler sorgulanacak” da demişti. Acaba elçi gönderilmemiş toplumlar mı var? Onlar bu sorgulardan muaflar mı? Öyleyse adil mi bu?

Kafalarına göre Allah’ın ayetlerini eğip büken, işlerine gelen yalanları din edinenlere ölürken “hani nerede o taptıklarınız, efendi edindikleriniz” diye sorulunca “bizden uzaklaştılar” diyeceklermiş. Ateşe buyur edildikleri zaman kendinden öncekilerin ateşleri artsın diye istekte bulunacak ve sapmalarının nedeni olarak onlara uymalarını göstereceklermiş. Konunun muhatabı öncekiler ise hiç üzerlerine alınmayacakmış.

Sure biraz daha cehennemliklerin ve cennetliklerin durumu ile devam ediyor. 46. ayete geldiğinde Araf muhabbeti açılıyor. Cennetle cehennem arasında bir yer gibi tanımlanıyor. Akıbeti belli olmayanlar. Yahu bildiğin dünya hayatı işte bu ama konuşmalar falan da geçebiliyor. Herhalde bir anlatım tarzından ötesi değildir. Bilemiyorum.

Cennetlikler ve cehennemlikler arasında atışmalarla sure devam ediyor. Ateş halkı mutsuz ve pişman, cennet ahalisinin keyfi yerinde. Sure zaten çok uzun olduğu için bu kısmı ayet ayet işlemeyeceğim. İlgimi çeken bir iki şeyden bahsedip ilerleyeceğim.



51. ayette kendi dinlerini oyun yapanlardan bahsediyor. Birbirlerine tutunup çocuk treni gibi dönen o müritler geldi mi aklınıza? Hatta saçma sapan kendi etrafında dönen semazenler?






53. ayette cehennemlikler hala “bize bir şefaatçi yok mu?” diye soruyorlar. Cehennem pek de ıslah edici bir yer değil anlaşılan. Geri zekalı kardeşim benim, sen zaten şefaatçi sandıklarının peşinden gittiğin için yanıyorsun, hala neyin peşindesin? Sonra da “ya da geri gönderin bir daha aynısını yapmayalım” diyor. Sever misin sabaha mı bırakırsın? Sen cehennemde bile günah peşinde koşmaya çalışıyorsun, seni bin kere hayata gönderseler ne değişecek, salak!



58. ayete gelene kadar rüzgarla gelen bereketten bahsediyor. Düz bakınca yağmur gibi. Ancak 58 de bu yağmur diye yorumladığımız rahmet, güzel belde de temiz rızık verirken, çorak ve pis belde de zararlı bitkilerden başkasını vermiyor. Sembolik bir anlatım gibi. Din Allah’ın en büyük rahmeti, iyi kalpli insanların elinde güzellikler verirken, çoğunluk olan pisliğin elinde en büyük pisliğe dönüşüyor.



59. ayetten itibaren sırasıyla Nuh Kavmi, Ad Kavmi, Semut Kavmi, Lut Kavmi, Medyen Kavmi anılıyor. Bunlardan Nuh, Ad, Semut arasında halef selef ilişkisi doğrudan vurgulanıyor. Diğerleri de kronolojik olarak doğru sırayla verilmiş olsa gerek.

Bu arkadaşlara uyarıcılar gelmiş, bunların toplumundaki kodamanlar inkarçılığın başını çekmiş, uyarıcıları ve uyarıyı kabul edenleri fena halde zorbalamışlar. Uyarıcıların özellikle şahsından hiç memnun değiller. Kibirle “aramızdan seni mi buldu yani gönderecek” tribindeler. İnançlarının tek kaynağı ise kendi ataları. Bilmem ne hazretleri bilmiyordu da şimdi sen mi biliyorsun, diye soruyorlar. Tanıdık geliyor. Gidin ben müslümanım diyen bir tanıdığınıza “bak bu yanlış” diye bu kitaptan kanıt gösterin. “sen kimsin mna koyim” çekecek. Orada öyle demek istemiyor, anlamak için El Balgam – i çük-ü babam hazretlerinin kitabını oku diyecek. O zat dini Allah’ın kitabı saydığı kitaptan daha iyi açıklamış gibi.



Sıra Kur’an kıssalarının en önemli starlarından birine sıra geldi. 

Musa!



Firavun’a ve kodamanlarına gidip “İsrailoğullarını benimle gönder, ben bir resulüm” diyor. Firavun ondan mucize isteyince, asasını atıyor ve asa bir ejderha(!) oluyor. Evet yanlış okumadınız, ejderha. Yalnız bu arapların mitolojideki ejderha bizim alışkın olduğumuz Ortaçağ Avrupasında hayal edilen şişko, kanatlı, altın düşkünü, ağzından alevler saçan ejderha değil. Bazıları bunun çok çok iri yılana verilen ad olduğunu söylüyor. Sanki öyle dedikleri zaman asanın dönüşümü daha fazla inanılası olacak gibi.


Bir de elini göğsüne sokup bembeyaz olmuş şekilde çıkarıyor. Firavunun çevresindekilerin önerisiyle Musa ve kardeşi alıkonuluyor ve büyücü dedikleri Musa ile rekabet edecek büyücüler toplanmak üzere ülkeye adam salınıyor.

Farkındaysanız Musa Firavundan ve kodamanlardan iman etmesini istemedi. Bu surede anlatılan önceki peygamberlerin hepsi, gönderildikleri toplumdan şirkten dönmelerini, tevhide inanmalarını istiyordu ama Musa farklı bir şey istiyor. Çünkü Mısırdan Çıkış isimli kitapta böyle yazıyor. Oradaki tanrının firavunu ıslah etmek gibi bir derdi yok. İbrahim ile yaptığı ahdi gerçekleştirmek ve onun soyundan gelen İsrailoğullarını Mısırdan kurtarıp vadettiği topraklara yerleştirme derdinde.



Musa kıssasının devamında söz konusu büyücüler ile Musa kapışması yaşanıyor. Musa bu mücadeleyi asası ile kazanıyor. Bunun üzerine rakipleri olan büyücüler iman ediyorlar. Firavun da onları işkenceli bir ölüme mahkum ediyor. Büyücüler buna aldırış etmiyor, iman etmiş şekilde can veriyorlar.

Bu kısımdan aldığım mesaj, işinin ehli olanlar, işin en mükemmelini görünce kuşkusuz iman ediyorlar. Hikayedekiler büyücü değil de, demirci olsun, sanatlarını sergilesinler, Musa’da hepsinin toplamından daha iyisini yapsın. O zaman demirciler “bu ancak ilahi bir güçle olabilir” noktasına gelip yine iman ederler. De işte, bu benim anlayışım. Kur’an işin içine büyüler, ejderhalar falan katmış.



Firavun İsrailoğullarına işkenceye devam ediyor. Bu halk Musa’ya mızmızlanıyor, Musa sadece sabır öğütlüyor. Rabbi ise Firavun ve kodamanların başına tufan, çekirge, haşarat ve kan gönderiyor.

Daha önce de bahsetmiştim. Bu tip doğal felaket durumlarında kodamana pek bir şey olmuyor. Olan gariban halka oluyor. Aç kalan, korkan, barınağını kaybeden hep halkın o en yoksul, en zayıf kesimi oluyor. Firavunun sarayı, kodamanın villası yıkılmıyor, yanmıyor. Sadece ölüme çareleri yok. Bunun dışında her felaketi halkı daha da ezerek bertaraf ediyorlar. Dün de, bugün de, muhtemelen yarın da...





Kitapta ise bu kodamanlar felaketlerden kötü etkileniyor ve Musa’dan “rabbine” dua etmesini, bu felaketleri kaldırmasını istiyorlar. Bunun karşılığında ona inanacaklar ve İsrailoğullarını onunla birlikte yollayacaklar. İyi de, bu kodamanlar iman ettikten sonra, İsrailoğllarının Mısır’dan çıkmak için bir nedeni kalmıyor ki? Onları göndereceğiz yerine, adil olacağız demesi gerekmiyor mu? İman etmiş halde tek ümmet olarak gül gibi yaşasalar ya?

Her neyse bu kodamanlar tabii ki sözlerini tutmuyorlar. Felaketler sona erer ermez işkenceye ve katle geri dönüyorlar. Bunun karşılığında İsrailoğulları suyu geçerken, onlar ceza olarak o suda boğuluyor. Bu surede bir denizi yarma olayı falan anlatılmıyor. Çıkış biraz hızlı geçilip çıkış sonrasına geçilmiş.

Firavunu bu sure için tamamen geriden bırakmadan önce şunu söylemem lazım. Ey müslüman kardeşim, Allah’ın firavun ve kodamanları iman etsinler diye mucize üstüne mucize gönderirken, onlara bunu gösterirken, sana bana ne gösterdi? Ben imanımın sarsılmaya başladığı günlerde, imanımı tutacak bir ayet dilendim. Açtım rastgele bir Kur’an sayfasını. Karşıma süt kardeşimle evlenmemin yasak olması çıktı. Benim imanım, firavundan daha mı az değerli? Ya senin? Bu soruya bir cevap bulmak için sen de aç rastgele bir sayfa, bakalım ne çıkacak karşına.

Yanlış da anlama, ben bunların hepsinin yalan olduğundan falan emin değilim. Belki de bu kitap gerçekten haktır. Belki de tüm sorularımın bir cevabı vardır. Daha önce de söyledim, her ne kadar imansızlığa daha yakın olsam da ben hala dua ederim. Hala hayatımda sahip olduklarım için şükrederim. Zararını da görmedim. Hatta duanın çok faydasını gördüm. Ancak bu soruları sormamak, samimiyetsizlik, bir nevi yalanlamak olurdu.





Sabırlarının karşılığı olarak İsrailoğulları bereketli topraklara mirasçı kılınıyorlar. Oraya vardıklarında kendi putlarına tapan toplulukları görüyor ve Musa’dan kendileri için benzer putlar istiyorlar. Musa da onlara cahil bir topluluk olduklarını, özenmekte oldukları toplulukların dinlerinin çökmekte olduğunu söylüyor. Allah’tan başka tanrı mı arayayım sizin için diye soruyor.

...O sizi alemlere üstün kılmıştır.”

Müslüman kardeşim, Gazze’de yaşananlara haklı olarak kızıyorsun ya, aslında senin buna o kadar da hakkın yok. Çünkü yaşananların temelinde tam olarak yukarıda yazan cümle var. Bu fanatik yahudiler, tanrının seçilmiş kulları olduklarına, o toprakların onlara tanrı tarafından verilmiş olduğuna iman ediyorlar. Senin kitabın da tarihin en azından bir döneminde bunun böyle olduğunu onaylıyor. Ben bu vaadin kaldırıldığına dair bir ayet hatırlamıyorum. Üstünlüklerinin kaldırıldığına dair de bir ayet hatırlamıyorum. Sen biliyorsan söyle öğreneyim.



Musa otuz günlüğüne vaatleşiyor, buna bir de on ekleniyor ve kırka tamamalanıyor. Kırk günlük yokluğunda toplumu kardeşi Harun’a emanet edip buluşma yerine geçiyor. Burada Allah’ı görmek istiyor, Allah’ın ışığı bir dağa iniyor ve dağ paramparça oluyor. Tabii hiçbir tarihi kayıt mucizevi şekilde ortadan kalkan bu dağı kaydetmiyor.

Musa’ya levhalar veriliyor. Bunlara göre yaşaması toplumunu yaşatması söyleniyor. Haksız yere büyüklük taslayanların ayetlerden uzak olacağı, onların sapma yollarına hemen düşeceği, yaptıklarının ahiret gününde boşa çıkacağı mesajları veriliyor.



Toplumu ise Musa gittikten sonra kırk gün onun yolunda kalamıyor. Gerçekten “alemlere üstün” bir topluluk bunlar. Süs eşyalarından bir dana yapıp ona tapmışlar. Harun’u da ölümle falan tehdit etmişler. Musa öfkeden köpürüp bir yandan toplumuna saldırırken, bir yandan da Allah’a cezalandırmaması için dua etmeye başlıyor. O sırada yer sarsılıyor, ceza gelmek üzere... Neyse Musa’nın dualarıyla bu ceza işi gerçekleşmiyor. Allah azabın ve rahmetin gerçek sahibi olduğunu vurguluyor ve Musa kıssası bitiyor.



Zaten anlatı sırasında fikirlerimi araya girip söyledim, bitirmeden hep söylediğim şeyi bir daha ekleyeyim. İş ne zaman bu Yahudilere gelse, Kur’an o iman edilecek kitap olmaktan çıkıp, kendisiyle çelişen bir hale geliyor.



157. ve 158. ayetler benim bu problemime bir cevap gibi. Musevi ve İsevilere Muhammet’in tüm insanlara gönderilmiş ve uyulması gereken bir resul olduğu, Tevratta ve İncilde yazılmış bulacakları o ümmi peygamber olduğu söyleniyor.

Benim çelişkili bulduğum bu ayetler aslında Museviler ile girilen bir teolojik tartışmanın sonucu olabilir. Onları imana çekmek için, kendi dinleri ile yeni din arasındaki bağlantıyı güçlü tutmak, onların sırtını sıvazlayarak yeni dine davet etmek. 172. ayete kadar ödül, sopa ve hatırlatma ile Musevilere sesleniliyor. Onların bazılarının iyi ancak bazılarının fena halde sapmış olduğu vurgulanıyor.



172. ayetten anladığımıza göre Allah bir noktada bizi alıp “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş, biz de bunu onaylamışız. Sonradan biz bundan habersizdik demiyeymişiz. Hani o olay ne zaman oldu bilmiyorum ama varsa benim Rabbim zaten O. Ardından edindiğim putlar, şıhlar, efendi hazretleri yok.



175. ayette kendisine ayetler açıklanan ancak sonradan şeytanın/dünya hayatına onu fazla bağlayan duygularının yoldan çıkardığı birinden bahsediliyor. Galiba bu düşük bir peygamber. Peygamberler bile düşebilirken bunlar sahabeleri günahsızlar olarak görebiliyor. Şıhları şeyhleri zaten Allah’tan yüce, oraya hiç girmiyorum.

Bu kendini dünyada sonsuza kadar kalacakmış sanan, ona ve iğreti zevklerine köle olanlara ne anlatsak, ne yapsak boş diyor. Bunu dilini sarkıtarak soluyan bir köpek örneği ile açıklıyor. Haklı.



... gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler...”

Kendini haklı, karşısındakini ahraz olarak gören her müslüman topluluğun kullandığı bu motto, 179. ayette geçiyor. Ancak adamlar kendi kitaplarında cümle cımbızlıyorlar. Bu cümlenin başında “Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar;” ifadesi geçiyor. Galiba daha önce de söylemiştim, o dönemde kalp anlama, kavrama işlevi gördüğü düşünülen bir organ. Tüm antik dünya da paylaşılan bir yanılgı.

Bilgisinde noksan bulunmayan Allah, orta okul fen bilgisi dersinden sınıfta mı kalıyor? Yoksa bu kitap iddia ettiği gibi bilgisi noksan bir kaynaktan değil de, insan elinden mi çıktı? Yoksa bu kitap, bilgisinde noksan olmayan Allah tarafından, o dönemin insanına, o dönemin koşullarına mı gönderildi? Kendi cevabınızı kendiniz verin.



Devamında klasikleşmiş, inkarcıları şöyle yapacağız, böyle yerin dibine sokacağız var. 185. ayette “peki, bu Kur’an’dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar” diye soruyor. Kur’an yeter diyen tayfanın en sevdiği sorulardan biri. Hadisler ile yaratılan yan dine karşı hep bu ayeti öne sürüyorlar. Kendilerince haklılar da. Eğer dini inanç söz konusu ise, ben de Kur’an dışında bir kitaba iman etmem. Ancak konu biyoloji olunca orta okul fen bilgisi kitabını bu kitabın önüne koyarım.



Kıyamet ne zaman diye Muhammet peygamberi darlıyorlarmış. O bilemezmiş, vakti bilen yalnız Allah’mış. Anladığım kadarıyla Allah peygamberi ile paylaşmadığı bu bilgiyi bilimum hoca efendi ile paylaşmış. Her birinde bilgi derya deniz, sorun anlatsınlar size kıyamet ne zaman. Peygamber ise bu konuda sessizmiş.




Sona doğru yaklaşırken Allah insan tarafından üretilmiş putlara meydan okuyor. Ondan başkasını dost ve veli edinenlerin vay haline! Ancak onlara her çağrı nafile!



Affetmeyi esas al, güzelliği ve iyiliği emret, cahillerden yüz çevir. (ne yöne dönsek oradalar), Şeytan dürttüğünde Kur’an’a başvur. O anda görmesi gerekeni görürmüşsün. (söylemiştim ben de işe yaramadı)



Biterken Muhammet’e “oradan buradan derleseydin ya!” diyenler varmış. Onara cevap olarak yalnız Allah’tan geleni konuştuğunu söylemesi isteniyor.



Sure böylelikle bitiyor. Vallahi ben de bittim.

Bonus - Tekvin (1-25)

  Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...