Sure birbiriyle bağlantısını çözemediğim üç temel kısımdan oluşuyor. 2 - 16. ayetler arasında “inanmayan” o kötü adamların tarifi yapılıyor, ki bu kısmı gerçekten çok beğenim ve aydınlatıcı buldum. 17 – 48. ayetler arasında İbrani ve Yahudi peygamberler anılıyor. Özellikle Davut ve Süleyman hakkında detaylı ve bir o kadar garip bulduğum kıssalar anlatılıyor. Sonra hemen hemen tüm ayetlerde nakarat gibi bahsedilen ödül- ceza kısmı var. Üçüncü kısım olarak da insanın yaratımı ve İblis’in buna isyanı kısmı var.
2-16. ayetler arasında bir topluluğumuz var. Bunlar aralarında kodamanların da olduğu bir topluluk. İlahları hakkında gerçekleri bildiklerini düşünüyorlar. Birisi gelip onlara bildiklerinin yanlış olduğunu söylediğinde ise başta kodamanlar olmak üzere çileden çıkıyorlar. Hemen savunmaya geçip ilahlarını saldırılardan koruyorlar. Kimse de demiyor ki, korunmaya muhtaç ilah ne dangalakça bir düşüncedir. Aptallığa doymuyor ve elçiye “bir sen mi biliyon la değişik” diyorlar. Aslında beğenmedikleri elçinin konumu ya da kişiliği değil. Söylediklerini beğenmedikleri için elçiyi beğenmiyor ayağına yatıyorlar. Karşı çıkmak için de “biz bunları atalarımızdan ya da diğer toplumlardan duymadık” diyorlar.
Kendilerinden öncekiler gibi, gururlu, gerçeği bildiğini sanan ancak aslında onu nankörce örten ve bütünden kopmuş içinde olan topluluk da yok edilecektir. Bir türlü geldiğini göremediğimiz vakit geldiğinde, zalimler için kurtuluş yok.
Bu topluluk tarihin çıkarılamayan bir dersi değil. Günümüzün yaşayan canavarı. Kur’an’ın en güncel kısmı, zalimleri tanımladığı kısımlar. Gidin bir tarikatın merkezine, efendilerinin sahtekar olduğunu söyleyin. Bu surede anlatılan topluluklar gibi saldıracaklar size, onu korumak için. Gidin bir cuma çıkışına, açın Allah yok, din yalan pankartını, saldıracaklar size, tıpkı bu topluluk gibi. Allah’ı “yok” denmesinden koruyacak, bu kitaba iman ettiğini iddia eden topluluk!
Bunun ne fena dagalaklık olduğunun farkında mısın? Allah’ın koruyuculuğunu yapmanın Allah’a en büyük hakaret olduğunun farkında mısın?
Ve endüşük gördüğünün ağzından en doğru sözün çıktığını duyacak, “tü kaka” diyecek. En yüksek bulduğunun ağından yanlışın zirvesini duyacak, vardır bir bildiği diyecek.
Söyleyin bana, bu kitap hak ise, yaşadığımız toplum bu kitabın verdiği hangi örneğe daha çok uyuyor? İdeal topluma mı? Yoksa 12-13. ayetlerde andığı Nuh, Ad, kazıklar sahibi Firavun, Semut, Lut ve Eykeliler toplumlarına mı?
-
17. ayetle birlikte Davut anılmaya başlanıyor. Garip ifadeler var.
Dağları onunla birlikte buyruk altına almıştık: Akşam sabah, birlikte tespih ederlerdi. (38/18) Kuşlar da toplu hadle onunla beraberdi. Hepsi, onun tespih nağmelerine katılırdı.(38/19)
Dağların buyruk altına alınmasını nedir ama! Geçtim tektonik levhayı, onu bunu, dağ yahu bu! Nasıl tespih etsin! Hem kuşların emrine verildiği peygamber Süleyman değil miydi? Ufak bir karışıklık olmuş sanki!
Bu iki ayette Davut bir övgü ile tanıtılmış, biraz da anlaşılmaz şekilde övülmüş diyelim geçelim. Sonraki ayetlerde kıssası anlatılıyor.
Çekişen iki kardeş var. Duvarı aşmışlar, mihraba girmişler ve Davut’un huzuruna aniden çıkmışlar. Dağlar ile birlikte tespih eden Davut, iki basit faniden korkmuş. Bunlar da korkma deyip meramlarını anlatıp adaletli hüküm istemişler.
Olay şu, iki kardeşten birinin doksan dokuz, diğerinin bir koyunu var. Zengin olan fakire gel sen o koyunu bana ver demiş, güzelce de konuşup tartışmayı kazanmış. Davut’tan da hüküm istiyorlar.
E zor kullanılmamış. Rıza dahilinde ikna edilerek bir koyun alınmış. Buradaki çekişme nerede? Yani durum bence de adil değil ama bunlar arasında çekişme yok. Ücretini de ödediyse, biz buna ticaret diyoruz.
Davut’un hükmü farklı, o daha insani bir yerden bakıyor. Liberaller seri üzgün emojileri hazırlasınlar.
“Kardeşin sana zulmetmiş” diyor. “Bu tek koyunu senden almak istememesi lazımdı. Ancak azı hariç insanlar bu zulmü işler zaten. İman edip hayra/barışa yönelik işler yapanlar bunu yapmaz” diyor.
Fena karar değil. Kıssa olarak da güzel bir yere temas ediyor. Zengin fakiri ezmemeli! Sadece daha fazla malı var diye, az malı olanı malsız bırakmamalı. Bakmayın kıssanın başında benim olaya ticaret bu dememe, öyle bir kısmın malsız mülksüz bırakıldığı ticaret olmaz.
Davut bu noktada bir aydınlanma yaşayıp imtihan edildiğini anlıyor. Tövbe etmesinden anlıyorum ki, ya daha önce haksız hükümler vermiş ya da biriyle ticaretine ortağına haksızlık etmiş. Tövbesi kabul oluyor, bu işten beraat alıyor.
Sonraki ayetlerde yer yüzüne halife yapıldığı söyleniyor ve geçici heveslerden uzak durarak hakla hükmetmesi isteniyor. Aksi halde Allah yolundan sapmış olurmuş. Sapanla takva sahibi bir olmayacakmış.
Dağlarla, kuşlarla tespih eden bir peygamber için dahi sapma riski son nefese kadar mevcut.
Sonra Davut’a Süleyman armağan edilmiş.
30. ayetle birlikte Süleyman kıssası anlatılmaya başlanıyor.
Ne güzel kulmuş! Hep Allah’a sığınır, yakarırmış. Ona çok iyi safkan koşu atları verilmiş. (ha?ne?)
32. ayet : Dedi, “Servet sevgisini, Rabbimi anmak için benimsedim. Nihayet Güneş perde ardına çekildi. Sonrada atları getirtip bacaklarını boyunlarını sıvazlamaya başlamış.
Yahu şimdiye kadar hep servet sevgisi dinden çıkaran, saptıran, azdıran bir şeydi. Konu Süleyman olunca bu nasıl Rabbi anma vesilesi oldu? Ki babası hakkında zimmet şüphesi bizzat Kur’an tarafından birkaç ayet önce oluşturuldu!
Süleyman da sınanmış. Hem de ne sınama.
Yemin olsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik, tahtının üzerine bir ceset bıraktık da o, tövbe ile Allah’a yöneldi.(38/34)
Bu, sınama bu! Ne oldu şimdi, ne sınandı? Adam bir çıkmaza falan düşmedi ki! Tahtın üzerinde ceset varmış. E kimin cesedi bu! Neden orada? Tahtının üzerinde olması dışında konunun Süleyman ile alakası ne? Neye tövbe etti bu adam? Bunlara hiç cevap yok! Devamında:
Şöyle yakardı: “Rabbim, affet beni! Benden sonra kimseye yaraşmayacak bir mülk/saltanat ver bana! Kuşkusuz, sensin, evet sensin Vahhab!(38/35)
Gerçekten Allahtan istemenin sınırı yok. Adam hem ne odluğunu anlamadığımız suçundan dolayı affedilmeyi istiyor hem de hemen ardından büyük servet, kudret! Araya biraz zaman alsaydı. Ne bileyim önce af gelsin, sonra ufak ufak mal, kudret ister falan. Ben olsam öyle yapardım. Yanlış yapıyormuşum. Allah’ım tam şu anda günaha giriyor gibiyim, beni affet ve 100 milyon dolar kadar bir mebla...
Yakarışı karşılık bulmuş, rüzgar ve şeytanlar emrine verilmiş. E yok artık daha neler! Geçtim böyle bir şey olamayacağını, adeta bir tanrıcık yaratılmış olmasını. Hikaye kendi içinde bile anlamsız zaten. Ne oldu da bu kadar büyük ödülleri hak etti ya! (Benim de bir 100 milyon olayı vardı)
Bakın ben duaya inanırım. Nankörlük etmeyeyim, ne zaman içten gelen bir dua etsem kabul oldu. Tabii ben böyle mülk, kudret istemedim, daha basit şeylerdi ama o durumda olmaz gibi gelen şeylerdi. Karşı çıktığım dua değil. buradaki garip hikaye. Tek olumlu özellik olarak Allah’a yakarması ve sığınması verilen bir adamın, durduk yere elde ettiği kudret. Adeta tanrıcık olması! Bu şimdiye kadar bu kitapta okuduğum her şeye ama her şeye ters! Ve terslik daha bitmedi...
“Bu bizim lutfumuzdur; ister ver, ister elinde tut. Hesap yok!”(38/39)
Bu kitapta yeri geldi Muhammet’ten hesap sorulduğunu gördük. Tamamında servet sahiplerinin servetlerinde yoksulun payı olduğunu gördük. Bir de bu ayeti gördük! Hesap yokmuş. Olur mu öyle şey!
Benim anlayış sınırlarımın dışında bir kıssa olabilir. Benim açımdan bakınca, bu ayetler bu kitaba ait olamaz gibi duruyor. Hesapsızca kullanılabilecek servet verilen, şeytanların hizmetine sunulduğu bir kişi olamaz. Bu yarı Tanrı demektir, bu kitabın bütün iddiası bu surede de geçtiği üzere tanrının tek olmasıdır. Bu ayetler, kitaplaşma sırasında, sonradan eklenmiş olabilir mi?
Şöyle de bir şey var ki, iniş sırasına göre surelerin dizilişi doğru ise, bu sure Yahudiler ile ilgili ilk ayetleri barındırıyor. Davut ve Süleyman Yahuda krallarıdır. Dağlar tespih ediyor, kuşlar hatta şeytanlar hizmete veriliyor. Hesap sorulmayacak zenginlik de cabası. Benzemiyor, bu sözler Kur’an ayetlerine benzemiyor. Süleymanla ilgili daha da garip ayetleri ilerleyen surelerde göreceğiz.
Bu bir anlatım tekniği mi? Davut ve özellikle Süleyman üzerinden farklı bir soyutlama mı yapılıyor?
Düz bakınca Davut’un kıssasındaki vahşi kapitalistin kınanması ile Süleyman’ın hesapsızca kullanabileceği servet birbirine uymuyor!
Acaba bu ayetler sonradan mı eklendi bu kitaba? Şimdi ben böyle deyince birilerinin tüyleri diken diken oluyor ama aynı kişiler aslında Yahudi şeriatının bir parçası olan “recm” uygulamasının bu kitabın şeriatına sokulmasına ses etmiyor. Kur’an’ı ve Allah’ı, müşriklerin kendi yalan rablerini savundukları güdülenme ile savunan bu topluluk, keçinin recm ayetlerini yediği ile ilgili masalı kabullenmeye hazır oluyor.
Bir başka ihtimal de bu ayetlerin kronolojik sırası doğru ise beliriyor. Sani Muhammet Yahudiler ile karşılaşmış ve müşriklerle girdiği teolojik tartışmalarda onları yanına almak istiyor. Bu nedenle onların krallarından övgü ile bahsediyor. Çağrı filmini izleyenler Habeşiştan’a göçen ilk müslüman göçmenler ile Habeş kralı arasındaki konuşmayı hatırlasınlar. O müslümanlar orada İhlas Suresi’ni okumadılar.
Anlatı bir başka kul, Eyüp ile devam ediyor.
Onla ilgili de bazı mucize olduğu belli olaylar anlatılıyor. Ayağını yere vurup su falan çıkarıyor ama burada sembolik bir anlatım da olabilir. Yani öyle geri kalana ters düşen de bir durum yok. Eyüp’ün sabrı vurgulanıyor ve sabır övülüyor.
Önce İbrahim, İshal, Yakub anılıyor, sonra İsmail, Elyese, Zülkif anılıyor. Onlar da temizlenmiş, kıymetli kullarmış. Allah katında yerleri yüceymiş. Adn cennetlerinin kapıları kendilerine açıkmış. Bu cennette yanlarında yaşıt, gözlerini eşlerinden ayırmayan dilberler varmış.
Şimdi bu isimlerin sıralanışındaki soy hikayelerine girmeyeceğim. Allah açık açık aralarındaki akrabalık bağına burada değinmemiş, ben de değinmeyeceğim. Ancak dilber konusunda bir sıkıntım var. Kur’an’da defalarca peygamberliğin ne kadar zor bir iş olduğunu, sıkıntı çekmenin bu işin doğası olduğu vurgulanıyor. Bu peygamberlerin hiçbiri sıkıntıyı tek başına çekmiyor. Yanlarında eşleri de var. İleride göreceğiz ki, İbrahim’in Yakup’un baya baya hane halkları var. Bir nevi kabile reisi bunlar. Bu demek ki onların sıkıntısını başta eşleri olmak üzere herkes çekiyor. Sonra bu adamlar dilberler ile ödüllendiriliyor. O sıkıntıyı çeken eşlere ne oldu?
Daha garibi bunun açıkça anlatılması. E peygamber bunları anlatırken, Kur’an’ı inananlara bildirirken, bunu dinleyen kadınlar ne düşünüyor? Hiçbiri demiyor mu “ne oluyor” diye? Aynı sıkıntıları hatta daha fazlasını kadınlar çekiyor sonuçta. Dilberlerin erkeklere müjdelenmesi gibi kadınlara müjdelenen yiğitler görmüyoruz.
Buradan başka bir çıkarım yapmak da mümkün; bazı İslam karşıtlarının anlattığını aksine, İslam öncesi Arap toplumunda kadınların yeri yokmuş. Bazıları bir iki güçlü kadın figürü ve şair gibi kadınları gösterip İslam’dan önce kadınlar toplumda saygındı diyorlar ama söyledikleri gerçek olsa bu “dilber” ayetlerine rağmen İslam’ın başarıya ulaşması pek mümkün olmazdı gibi. Sadece dilber olayı da değil, kitap zaten kadınları neredeyse yok sayıyor ve sonunda başarıya ulaşıp egemen oluyor.
Ben eşimle o dönemde yaşasam, böyle böyle diyor peygamber desem, bu dini başımıza yıkardı. Normal de zaten, sıkıntıyı birlikte çekeceğiz, sonunda ben yanıma dilberleri koyacağım. Bu çağda yaşayan, toplumdaki eşit yerini bilen bir kadın bunu kabul etmez.
Kadın ve erkek arasında Kur’an’da bulunan bu farklı yaklaşımı bugün bu haliyle kabul eden kadına da zerre saygı duymuyorum.
Bakın burada benim temel tezime dönüyoruz. Eğer bu kitap hak ise, bazı kısımları sadece dün yaşamış bir topluma hitap etmek için gelmişti. Bugün birebir takip edilemez, her söylediği en doğdu kabul edilemez. Aklın ve vicdanın süzgecinden geçirilmeli!
Cennetliklere başta dilberler olmak üzere ödüleri müjdelendikten sonra, cehennemliklere cezaları açıklanıyor. Ateşler, yanmalar falan işte... Bu surede farklı olarak cehennemden yayınlanan Biri Bizi Gözetliyor programından bir bölüm verilmiş. Cehennemlik olmuş olanların bir kısmı, kendilerini buraya sürüklediklerini söyledikleri birilerinin cezasını arttırılması istiyorlar. Yani ateşi görünce “uçuyor” dedikleri şeyhlerinin şimdi daha çok yanmasını istiyorlar. Ay hadi inşallah!
65-70. ayetler arasında Muhammet’e hitap edilerek bazı şeyleri belirtmesi isteniyor. Bu “de ki”lerden biri ilginç;
Onlar tartışırlarken, o yüce meclis hakkında benim bilgim yoktu.(38/69)
Ah işte burada yine zamanın dil üzerindeki değişiminin azizliği var. Bizim için meclis, işlerin görüşüldüğü, karara bağlandığı demokratik bir ortam. Meleklerin böyle yüce bir meclisinin olması, işlerin Allah ile birlikte görüşülüp karara bağlandığı bir yer izlenimini veriyor. Muhtemelen bu yanlış. Buradaki meclis, Allah’ın melekleri ve diğerlerini toplayıp, yarattığı insanı gösterdiği bir toplanmadan ibaret olmalı.
71. ayetle birlikte kovulan meleğimiz İblis’in hikayesi ilk defa anlatılmaya başlıyor.
Allah iki eliyle çamurdan bir insan yaratıyor. Sonra ona ruhundan üflüyor. Melekler de secde ediyorlar. Ancak İblis etmiyor.
Allah diyor ki:
-Sen hayırdır ya? Burnu büyüklük mü ediyorsun, yoksa yücelerden mi oldun?
-Ben ondan hayırlıyım, o çamurdan yaratılmış ben ateşten.
-Hadi çık oradan! Sen kovulmuş birisin.
Araya girip şimdiye kadar olanlara bakalım.
Öncelikle Allah’ın eli mi var? Benim bildiğim yoktu ama burada var. Yine dönem Arapların anlaması için hikayeleştirilmiş bir anlatım diyelim.
Sonra bu ruh Kadir Suresinde bize ayrı bir varlık olarak tanıtılmıştı. Melekler ve Ruh ifadesi geçiyordu. Şimdi Allah’ın kendisinden bir parça oldu, üflüyor içimize. Bize meleklerin secde etmesine neden olan şey içimizdeki bu üfürülmüş ruh mu? Onu demiyor.
İblis kendisinin bizden daha hayırlı olduğunu söylüyor ve insana secde etmiyor. E Kur’an’ın insan hakkında söylediklerine bakarsak çok da haksız değil. Bu kitap, dolayısıyla Allah değil mi, çok azımız müstesna berbat şeyler olduğumuzu sürekli söyleyen.
Bir de bu İblis normalde nerede duruyor da, “çık oradan” deniyor. Nereden kovuldu?
Devamında İblis süre istiyor, insanı çok azı hariç saptıracağını söylüyor, Allah da bunun doğru olduğunu, cehennemi İblis ve yandaşları ile tamamen dolduracağını söylüyor.
Tamamen nasıl dolacak? Sınırları mı var diye sormayın ben artık sormuyorum.
Sona doğru yaklaşırken 86. ayettte peygamberin yaptığı karşılığında ücret istemediği tekrar vurgulanıyor. Ayrıca insanların üzerine zorlamayla yükümlülük getiren de değilmiş! Bu iki durum da Yesrip’te devlet kurulunca değişecek. Zekatı devlet adına, devlet başkanı olarak toplayacak, Allah uğruna savaşmayı şart koşacak.
Son iki ayette bu Kur’an’ın alemler için zikirden başka bir şey olmadığı, haberinin de bir süre sonra bilineceği söyleniyor ve şimdiye kadar gördüğümüz en aykırı sure sona eriyor. İlk ayetinde de, son ayetinde de Kur’an’ın bir zikir, yani üzerine düşünülecek olan olduğu vurgulandı. Ben de öyle yapıyorum
ve
Daha önceki 37 sureyle bu surenin aynı kaynaktan geldiğine inanmak çok zor.
diyorum.
29 Mayıs 2025 Perşembe
38 - Sad Suresi
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Bonus - Tekvin (1-25)
Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...
-
Bilinen tüm kültürlerde olan bir hikayeden bahsedeceğim. Cinler... En eski yazılı belgelerden günümüze kadar yeni yeni hikayeleri üretilen,...
-
Saat yaklaştı, Ay yarıldı. İki ihtimalden bahsediliyor. 1- Peygamber bir mucize olarak ayı ortadan ikiye yardı, müşrikler buna tanık...
-
Kuşluk vaktine ve gelip oturduğunda geceye yemin ederek başlıyor. Müjde! Allah peygamberine darılmamış ya da onu terk etmemiş. Demek ki ...
