2 Ekim 2025 Perşembe

41) Yasin Suresi

         

Yıldız sureleden bir tanesine daha geldik. Fatiha kadar olmasa da, Yasin suresi de oldukça fazla tekrar edilen metinlerden bir tanesi. Özellikle Türkiye’nin mezarlıklarında. Yasin Suresinin para karşılığında okuyucuları bile var. Öyle önemli görülen bir sure. Peki ölülere okunması için bazılarınca para dahi ödenen bu surede ne yazıyor?




Ya Sin! Diye başlıyor. Anlamı konusunda ittifak bulunmayan iki harf. Benim yorum yapabileceğim bir konu değil çünkü bana bir anlam ifade etmiyor.

2-5. ayetler arasında hikmetlerle dolu Kur’an’a yemine ederek Muhammmet’in hiç kuşkusuz gönderilen elçilerden, dosdoğru yol üzerine, Aziz ve Rahim’in indirdiği yol üzerine olduğu söyleniyor. Dikkatinizi çekerim, üzerine yemin edilen şey, Muhammet’in insanlara getirdiği kitap.

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin. Biri gelse, peygamberiliğini ilan etse, şimdiye kadar inandığınız her şeyin yanlış olduğunu söylese, yedi ceddinizin bu yanlış üzerinde yürüdüğünü ve cehennemlik olduğunu yer yer onlara hakaret ederek iddia etse ve bu söylediklerine dayanak olarak da hikmeti kendinden menkul sayfalarını gösterse, ona inanır mısınız?

İşte Muhammet’in yaptığı tam olarak bu oluyor. Kendi peygamberliğini kendi getiriği sayfalara dayandırıyor. Bunun garantisi bizzat benim abi diyen esnaf gibi!

Peki peygamber kime gönderilmiş?

Bendeki mealdeki ifadesiyle Babaları uyarılmamış, tam gaflet içerisindeki toplumu uyarman için gönderildin. (36/6)

Burada babaları diye çevrilen kelime, çoğu mealde “ataları” olarak çevrilmiş. Y. N. Öztürk çeviride akıllıca davranmış ve güncel Türkçeyi iyi kullanmış. İlk okuduğumda bir sorun görmemi engellemiş oldu. Ancak diğer meallerde atalar ifadesi görünce ayete bakışım değişti.

Bu çevirilerin bazılarında önlem almak için “yakın atalar” diye parantez açılmış. Uzak atalar uyarılmıştı ama yakın atalara uyarıcı gelmedi diye de tefsirlere eklenmiş.

Bazıları daha farklı bir yol bulup çevirinin tamamen yanlış olduğunu, Arapça orjinalindeki “ma” kelimesinin olumsuz edat alınmaması gerektiğini falan iddia etmişler. Aslında doğru çevirinin ilk kısmının “ataları uyarıldığı halde” olması gerektiğini söylemişler.

Hangi çevirinin doğru olduğunu bilecek halim yok. Zaten konu çeviri ile de alakalı değil, dünün Arap alimleri de kendi aralarında hangi anlamın doğru olduğu konusunda tartışmışlar.

Eminim çoğunuz sıkıntıyı anlamadınız. Söyleyeyim. Eğer Arapları “ataları hiç uyarılmamış” kavim diye tanımlarsanız, hadislerle, secelerle örülmüş bir masal çöküyor. Arapların inancına göre kendileri İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundan geliyorlar. E bu ikisi peygamber olduğuna göre, Araplar bu ayete göre onların soyundan gelemez. Bu nedenle yakın atalar / babalar diye düzeltme ekleniyor.

Bu sorunun bir kısmı. Zaten İbrahim, İsmail yaşamışsa bile öyle soyu takip edilebilecek devirlerde yaşamadılar.

Ayet ikinci bir soruna daha neden oluyor. Hanifler ne olacak? Namaz kılan, hac yapan, Kabe’nin kutsallığını bilen müşrikler ne olacak? Bu adamlar yozlaşmış da olsalar, Kur’an’ın doğrusunun bir kısmını yakalamış görünüyorlar. Hiç uyarıcı gelmediyse bu nasıl oldu?



Şimdi babalar kısmında da sorun var. Yakın zamanda uyarılmadılar diye çeviriyorlar da, o zaman Allah adını nereden biliyorlar? Peygamberin babasının adı Abdullah! Allah’ın kulu demek. Hem bu insanlar topluluk olarak uyarılmamış ve gaflet içindeyse, Fil Suresi etrafına örülen Abdülmuttalip masalını ne yapacağız?

Hanif olanların da yaşadığı bir toplumda siz daha önce uyarılmadınız dememiştir. Muhtemelen “uyarılmasına rağmen gaflet içerisinde olan toplum” anlamı daha doğru. Zaten bu tartışma da asıl önemli olandan bizi uzak tutar. Çünkü önceden uyarıldılar ya da uyarılmadılar fark etmez, Muhammet “bu topluluğa” elçi olarak gönderilmiş. Tüm insanlara değil!

E ama başka ayetlerde tüm insanlara gönderilen bir uyarıcı, elçi olduğunu söylemişti? Hatta iniş sırasına göre bir önceki sure kabul edilen Araf suresinde bile bu söylenmişti.

Kolaya kaçarsak, alın size çelişki der konuyu kapatırız. Biraz zorlarsak?

Tefsirler bu düğümü peygamber önce ailesine ve yakınlarına, sonra Kureyş Kabilesine, sonra Mekkelilere, sonra Araplara ve en son olarak tüm insanlara genişleyen çemberler halinde sorumluydu diye çözmüşler. Belki de bu genişleme sırasında karşılıklı sorumluluğun etkisi de azalıyordur?

A kişisi yerel bir kavmin kurtarıcısıdır. Onun yaptıkları önce kendi kavmi içindir. Ancak yaptıklarını nenden ve nasıl yaptığı, benzer durumda olan diğer kavimler için de önemli bir örnek olmuştur. Onun aydınlattığı yol, bu kavimlerin kendi yollarını bulmalarını sağlamıştır. A hem yereldir, hem de evrenseldir. Dikkat edilmesi gereken şey, A kişisinin içinde bulunduğu durum ve imkanlar asla tekrar oluşmayacaktır. Diğer toplumlar bunu taklit edemezler. Sadece kendi yollarını bulurken, pek çok örnekten biri olarak A’yı akıl süzgecinden geçirip örnek alırlar!

Yani Muhammet Arapların bin küsür yıl önceki peygamberidir. Bizim için elçiliği örnek oluşturur. Tam olarak onun yolu tatbik edilemez. Benzeri binlercesi gibi değerli bir örnektir, o kadar. Ötesine inanmak adamı da putlaştırmak olur.





Sureye dönelim.

Elçi olarak Muhammet gönderilmiş peki bu kavim inanacak mı? Hayır, pek çoğu inanmayacak. Niye? Çünkü Allah onların önüne arkasına set çekmiş, boğazlarından burkağı ile sarmış ve onların idrakını kapamış.

Sonra da elçi mi göndermiş? Evet, görmedikleri halde Rablerinden ürperenlere müjdeci olsun diye!

Sizce de burada mantık sınırlarını zorlayan bir şeyler yok mu? Hadi diyelim bunlara inanmayacakları bilindiği halde “bizi kimse uyarmadı” demesinler diye elçi gönderildi. Aralarında pek az olmakla birlikte Rahman’dan kalbi ürperenler için. Peki o dönemde yaşamayan ve yine de Rahman’dan korkup içi ürperen kimseler? Yoluna milyonlarca saptırıcı döşenmiş bizler? Elimizde sadece binlerce yıl önceden sayfalar. Güvenirlilikleri şüpheli, anlamı yer yer kaybolmuş, tartışmalı! Biz Tanrı’nın üvey kulları mıyız?

Kaldı ki bu inanmayacak denilenlerin tamamına yakını öyle ya da böyle inandık diyecekler ve peygamber tarafından da müslümanlığa kabul edilecekler. Demek ki inandık demekle inanmak da olmuyor. Demek ki peygamberin dine kabul ettiği herkesin imanını Allah kabul etmiyor.

Eğer peygamberin kabul ettiğini Allah da kabul ediyorsa, burada yazanlar yalan oluyor. Allah’ı yalancı çıkarmamanın tek yolu, inandık diyen, hatta peygamber tarafından dine kabul edilen herkesin imanının geçerli olmadığı varsaymak.

Ne oldu sahabe efendilerinizin kutsallığı şimdi? Allah çoğunun imansızlar olduğunu söylemiş. Peki sahabenin bile çoğunluğu aslında imansız ise, onları efendi kabul edenler ne oldu?

Hiç kıvırmayın burada vahye ilk muhatap olanlar değil, vahyi duymuşların tamamı kastediliyor diye. 6. ayetin doğrudan devamı bu itham. Birleştirirsek, “bunların babalarına da uyarıcı geldi, kabul etmediler. Bunlara seni yolladık yine kabul etmeyecekler” Ben de ekleyeyim, “bunların torunları da, imansız olacak ancak bunu asla anlayamayacaklar. Tıpkı bunlar gibi, kendi yollarının dosdoğru olduğundan emin olacaklar.”





12. ayette “biz, yalnız biz, ölüleri diriltiriz...” deniyor. Teknik olarak, bakın sadece teknik olarak, kalp masajı ve elektro şok cihazı ölüyü diriltiyor.





13. ayetle birlikte bir kıssa başlıyor. Bu sefer isim verilmemiş, sadece kent halkı deniyor. Peygamberlerden de elçi ve uyarıcı olarak bahsediliyor. Hani açık açık evvel zaman içinde çok uzakta bir kentte durumu var ama bunlara masal denilince kızılıyor. Sanki Allah örnekleme yapmak için masal formatını kullanmaktan aciz gibi...

Bu kentlilere bir uyarıcı gelmiş, sonra iki, sonra da üçüncü... Uyarıcı yetişmiyor adamlara. Bize gelen giden yok. Son gelen bin küsür sene önce!

Uyarıcıların gelip ne dedikleri, ne konuda uyardıkları meçhul. En azından burada yazmıyor. Yazana göre bu elçilere inanan olmamış ve onlara “siz de sıradan insanlarsınız, rahman hiçbir şey indirmemiştir” deniyor.

Anlaşılan kent halkı deist! Destekliyorum.

Buna karşılık elçiler sadece “Rab biliyor, biz elçileriz” demekten öteye geçmiyorlar. Ne konuda uyarıda bulundukları da hala söylenmiyor. Zaten ne önemi var, vurgu orada değil. Benim için vurgu 18. ayette:

Dediler: sizi uğursuzluk sebebi saymaktayız. Eğer bu işe son vermezseniz, sizi mutlaka taşlayacağız! Bizden size acıklı bir azap mutlaka dokunacaktır!

Gidin bir tarikatı “bu yaptığınız yanlıştır, Tanrıya ortak koşmaktır” diyin. Aynen burada bahsedilen uyarıcıların yaşadıklarını yaşayacaksınız. Taşlanmanız bile olası!

Elçiler taşlanmamış. Kentin öbür ucundan biri koşa koşa gelmiş, elcilere uyulmasını söylemiş.

Sizden herhangi bir ücret istemeyenlere uyun. Onlardır doğruyu güzeli bulanlar.” demiş. İmanını haykırmış. Sonra galiba ölmüş/öldürülmüş çünkü ona “gir cennete” denmiş. Bizden herhangi bir ücret istemeyen ancak Allah adına zekat toplayana da uyalım mı?

Sonra da kavmi titreşimli bir sesle helak edilmiş.

Yazık şu kullara!..(36/30) deniliyor çünkü onlar elçiler ile alay etmişler. Gördüğünüz resulllerle alay edenlerin cezasını Allah verebiliyor. Müslümanların bu konuya dahil olmak gibi bir hakları yok.





Görmemişler mi kendilerinden önce helak edilen kavimleri? Açıkçası ben öyle ilahi olduğu açıkça ortada olan helaklar görmedim. Bildiğim bütün yok oluşlar doğal veya beşeri nedenler ile açıklanabiliyor.

Yok edilen nesiller geri gelmeyeceklermiş ancak herkesin bir araya toplandığı zamanda onlar da orada olacaklarmış.





Ölü topraktan canlılar çıkarılması bizim için bir ibretmiş. Oradan çıkanlar ile nimetleniyormuş insanlar. İnsanlığın binlerce yıllık birikimle başlattığı tarım devriminin üstüne çöktü. Daha önce de yazının icadına çökmüş. Ancak yazı da yaptığı gibi, burada da hata yaptı. Çünkü insanlık, Kur’an ortaya çıktıktan sonra da biriktirmeye, ilerlemeye devam etti. Artık topraksız tarım yapabiliyoruz! Burada üzüm bahçelerinden bahsediyor. Artık onu kurmak için toprağa ihtiyacımız yok!

Topraktan üretim tanrının varlığına ibret ise topraksız tarım da yokluğunun ibreti olmuyor mu?

Şanı yüce olan Allah toprağın biriktirdiklerinden, onların öz benliğinden ve nice bilmediklerinden bütün çiftleri yaratmış. Çiftten kasıt cinsiyet olmalı, bu durumda şunu soralım, cinsiyetsiz canlıları kim yarattı? Eşeyli üreme yapmayan, çift olarak yaratılmamış olanları? Dediğim gibi, Allah o dönemde bilinmeyen teknikleri, bilgileri yok sayıyor. Bunu iki şekilde yorumlamak mümkün.

Ya bu kitap tamamen safsata, her şeyi bildiği ilan edilen Allah çok az biliyor.

Ya bu kitap sadece o dönemde yaşayan insanları ikna etmek için yollanan, biraz da evrensel mesaj barındıran bir kitap.

İkincisi geçerliyse, dinin tek kaynağı bu kitap olamaz. Hadisler, sünnet de olamaz. Gelişen insan aklı ve vicdanı dinin temel kaynağı olmalı.

Gecenin varlığı da bir mucizeymiş. Günümüzde, ilk okulu düzgün okumuş bir insan gecenin varlığında bir mucize göremez!

Güneş ve ay hakkında bazı ayetler var. Onlar da kendilerine belirlenen yörüngelerde akıyorlar anlamına geliyorlar. Onların da bir zamanı var. Yine o dönemin insanı için ilginç şeyler olabilir bu ayetler ama günümüz de pek de anlamlı kalmıyor. Hatta anlamsızlaşan ayetler var. Mesela:

Güneş’in Ay’a ulaşıp çatması gerekmiyor. Gecenin de gündüzü geçmesi gerekmez. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.

Burada reddedilen iki iddia da günümüzde oldukça komik kaçıyor. Kimse Güneş’in Ay’a yetişip çatacağına inanmıyor. Kimse sonsuz bir gecenin geleceğine inanmıyor. Bu iddialar muhtemelen daha da öncekilerden kalan masallar ve oldukça kullanışsız durumdalar. Doğrudan reddediliyorlar.

Ayrıca Güneşin gelip aya çatması, sanki ikisinin farklı ama benzer yörüngelerde, dünyanın etrafında döndüğünü söylüyor. Tabii büyüklükleri de yakın olarak görülmüş gibi.



45. ayetle birlikte onlara geri dönüyoruz. Onlar “önünüzdekilerden ve arkanızdakilerden sakının” denildiğinde oralı olmazlarmış. Ayetlerden yüz çevirirlermiş. “Rızıklarınızı dağıtın” dendiği zaman “Allah’ın istese doyuracağı kişileri biz neden doyuralım” derlermiş. Kısaca Rahman versin diyorlarmış. Kendilerine paylaşımı öğütleyenlere de “siz sapkınsınız” diyorlarmış.

E bunlar Rahman’ı biliyor, inanıyor. Ateist değiller.

Ve bir de “hani nerede o vaat edilen tehdit” diyorlarmış.

Yakınmış tehdit! Ses gelecekmiş.

Hani bu kelimelerin Muhammet tarafından söylendiğinden bu güne bin yıldan falan geçti ama... yakın işte, zamanın başından bu yana düşününce bin sene falan nedir?

Sura üflenecekmiş.

O gün kabirlerinden kalkanlar Rablerine yürüyecekler ve “peygamberler haklıymış” diyeceklermiş.

Cennet ehli eğlenmekteymiş. Onlar eşleriyle birlikte gölgelik... Eşleri? Hayırdır Cennete çift çift mi giriliyor? Yoksa orada verilen yeni eşler mi bunlar?

İstedikleri her şey varmış.

İstedikleri her şey biraz iddialı olmuş. İstekler birbirleri ile çelişirler. İstedikleri her şeyin yanında bir de Rabbin sözlü selamı varmış.

Suçlular, şeytanın saptırdıkları... Alın size cehennem! İnkar ettiğiniz cehenneme girin bakalım.

O gün ağızlarını mühürleyeceğiz. Bize elleri konuşacak, ayakları da kazanmış olduklarına şahitlik edecek.(36/65)

Dilese kör edermiş, yollarını bulamazlarmış. Dilese oracıkta hayvana çevirirmiş. Ne ileri gidebilirlermiş ne geri. Kimi uzun ömürlü kılsa, yaratılışta gerisin geri çevirirmiş.

Hala aklınızı işletmiyor musunuz?

Bu söylenenler ile aklın alakasını bulmaya benim aklım yetmedi, demek ki yeterince işletmiyorum.





Biz peygamberlere şiir öğretmedik. Ona şiir yaraşmaz/layık olamaz da. Ona vahyedilen bir öğütten, apaçık bir Kur’an’dan başka şey değildir.

E bize yıllarca bu kitabın şiir formunda mucizevi görüldüğü, inanamayanların bile edebi değerini takdir ettiği, bu nedenle Kabe’nin duvarına asıldığı öğretildi. Ne yani şimdi bunlar ayıp mıymış? Şiir değil ve zaten şiir olması ona yaraşmazmış.





Geldik 70. ve en üzücü ayete.

Diri olanları uyarsın ve gerçeği örten nankörler/inkarcılar aleyhine söz hak olsun diye indirilmiştir.

Diri olanlara uyarı olarak gönderildiği söylenen kitabın, bu özelliğini vurgulayan suresi, mezarlardaki ölülere para verilerek okutuluyor. Ben dinin, Allah’ın düşmanı olsam, Allah’ı ve dini bu kadar kötü duruma düşüremezdim. Bunun ne kadar acıklı olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Dine inandığını söyleyenler, onun için can almaktan, can vermekten geri durmayacak olanlar, dinin söylediğinin tam tersini yapmaktalar. Dini yıkmış olanlar bu insanlar. Ben neden dine, Allah’a düşmanlık edeyim ki? Zaten hükmü kalmamış, batıl onu tamamen ele geçirmiş. Karşı olduğu ne varsa, onun adına yapılıyor. Üzerine daha ne diyeyim?



Görmemiş miyiz elleriyle yaptıkları hayvanların bir kısma boyun eğdirip emrimize vermişler. Onların bir kısmını binek yapıp bir kısmını da yiyormuşuz. Bu hayvanlarda bizim için bir çok yarar ve içecek varmış. Hala şükretmiyor muymuşuz?

Aynı sure içerisinde önce tarım devrimini çaldı, şimdi de ondan bile önce başardığımız hayvan evcilleştirme başarımızı çalıyor. Ki zaten tarım devri mi de, bitkileri evcilleştirme başarımız sayesinde olmuştu. Onları size boyun eğecek şekilde yarattık dese, amenna. Hayır bize boyun eğdirmiş.

Bakın insanın en büyük başarısı, hayvanlardan farkı bu bahsettiğimiz şey. Diğer canlılara boyun eğdirmemiz. Onların evrim sürecine müdahale edebilme kudretimiz bize bugün sahip olduğumuz hakimiyeti sağladı.

Hangi hayvan kendiliğinden gelip bize boyun eğmiş de evcilleşmiş? Belki köpekler ki onda da karşılılı çıkar söz konusuydu. Kedi? Ah ona hiç girmeyin, biz onları değil onlar bizi evcilleştirmiş gibi.

Bu örneğin verilme sebebini sonraki ayetlerde anlıyoruz. Allah’ın ardından Rab edindikleriniz size böyle yardımlar yapamaz deniliyor. Evet, putlar insana yardım edemez. Evet, onlar kitapta da yazılı olduğu gibi kendileri yardıma muhtaçlar. Hem tahtadan olanlar, hem de kemikleri bile kalmamış olanlar, hem de kanlı canlı halde müritlerinin başında olanlar... Ancak bu ne kadar doğruysa, doğanın bir kısmını bize Allah’ın boyun eğdirdiği de o kadar yanlış. Başka bir kitap da derki, bunu yapan Zeus’tu, Horos’tu, Ra’dı. Kanıtı da kitap olarak benim!





77. ayette “görmedi mi insan, kendisini bir spermden yarattığımızı” diyor. Bunu da görmedim. Yani sonu peçetede biten spermlerin kendi kendisine insana dönüştüğünü görmedim. Bunun için sanki bir kadına, yumurtasına, rahmine falan ihtiyaç var. Başka surelerde bu süreç daha detaylıca anlatıldığı için burada pas geçilmiş galiba.

İşte insan bu yaratılışını unutmuş da, örnek veriyormuş. “...Şu çürümüş kemiklere kim hayat verecek” diye. Üzerinde DNA kalıntısı kaşmışsa neden olamasın yani. İnsan bir gün onu da yapar gibi duruyor. Kuran ise hayat verecek olanın ilk defa hayat veren olduğunu söylüyor. Tabii bizim bir canlıya tam olarak olmasa da ikinci defa hayat verebileceğimizi de düşünmemiş. Şu anda durmuş kalbi çalıştırabiliyoruz. Klonlama yapabiliyoruz. Yarın ölüye hayat verirsek? Hala bu kitaba iman edecek misiniz? Yoksa o zaman bu ayetler “orada aslında öyle demiyor” mucizesine mi kavuşacak?



80. ayette yanan yeşil ağaçtan bahsediyor. Bu yöre insanının bildiği yeşil ve ıslak iki ağaç türünün birbirine sürtünüp ateş çıkarması ile ilgili deniyor. Tamam deyip geçiyorum.



Gökleri ve yeri yaratanın onların benzerlerini yaratabileceği söyleniyor. Her şeyi sürekli yaratan oymuş. Hallaak adı burada veriliyor. Bu da her şeyi yaratan demekmiş.

Yaratım süreci de öyle çok zor değil. Bir şeye ol dediğinde artık o oluverirmiş.



Allah övüldükten sonra, ona döneceğimiz söyleniyor ve sure sona eriyor.



Çıkmadan son kez bu surenin mezarlıklarda para karşılığı ölülere okunduğunu hatırlatayım. Dininize düşman arıyorsanız, ona inanmayanlarda değil, inandığını söyleyenlerde arayın. İlla histeri krizi geçirip bir yerlere saldırmak istiyorsanız, mizah dergisine değil, kendini Allahla konuşur, kararları ortak alır ilan eden şeyhlere saldırın. Peygamberiniz konusunda çok hasssassanız, sözü üzerinden şaka yapana değil, adama pedo iftirası atıp kendi pedoluklarını aklamaya çalışanlara tepki gösterin.

18 Eylül 2025 Perşembe

40) Cin Suresi


Bilinen tüm kültürlerde olan bir hikayeden bahsedeceğim. Cinler... En eski yazılı belgelerden günümüze kadar yeni yeni hikayeleri üretilen, aslında bizden gizlenmiş olduğu söylenen ama her nasılsa sürekli “o birilerinin” gördüğü ve birlikte macera yaşadığı meşhur diğerleri! Aslına bakarsanız ben bunları biraz uzaylılara benzetiyorum. Uçan porselen tabakları ile galaksinin bir köşesinde buraya gelebilen ama köyde koyun otlatırken çüküyle oynayan çobanın bile gözlerinden kaçamayan uzaylılar hani!

Benim bildiğim en eski cin hikayesi, Sümer tanrıçası İnanna’nın başından geçiyor. Zatı şahaneleri kız kardeşi olan yeraltı tanrıçası Ereşkigal’ı görmek için yeraltına gitmeye çalışıyor. Cehennemin yedi kapısı var, İnanna abla her kapıda kıyafet ve güç kaybediyor. Sonunda Ereştigal bunu öldürüp duvara asıyor. Çok hayırlı kardeş! Neyse işte baba Enki olmaz öyle deyip İnanna’yı diriltiyor ama onun yerine yeraltına birinin inmesi gerekli. Kural böyleymiş! İnanna da yerine birini bulmak içim yukarı gönderiliyor, yanına da iki cin veriliyor. Bu cinler ki, tanrı yanlış yaparsa onu saçından tutup cehenneme geri sürükleyecek kadar güçlüler! Bizim İnanna yasını tutan tanrılar arasında gezip, kocasının yas falan tutmadığını, zevk-i sefa alemlerinde takıldığını görünce yerine göndereceği isim netleşiyor. Cinler bunu tutup yeraltına götürüyor. Kocasının adı da Temmuz. Bizim dile gelen adlarından birisi bu sadece, Sümercesi Dumuzi... bilin bakalım kutsal hayvanı ne? O da başka surenin konusu olacak.



Bu içinde cin geçen en eski hikayelerden birisi. Bugün de yeni hikayeler üretiliyor. Üretilen her hikaye gibi, bir amaca hizmet ediyor. Söz konusu olan bu kadar büyük bir motif olunca, kullanım alanları da büyüklüğüne oranla geniş oluyor.

DNA testi ortaya çıkmadan önce, cinler kadınlara tecavüz ediyorlardı.

Bebek ölümlerinin sebebi Lilith, Alkarısı gibi varlıklardı.

Sara nöbeti aslında cin çarpmasıydı.

Messi’ye uzaylı denmesi gibi, işinde çok iyi şairler cin dostuydu!

Bilin bakalım o defineyi neden bulamadınız? Evet, cinler taşıdı!



Cin, Arapça bir kelime, gizlenen örtünen anlamında... Bilmediklerimizi, anlayamadıklarımızı, gizlememiz gerekenleri sorumluluğuna verdiğimiz varlıksız varlıklar.

Bazen de gizleyecek bir şey olmasın diye öne sürülen sessiz gardiyan. Görünmez gözlemci.

İnsanın kafasındaki tanrı henüz her şeyi görüp bilemezken, onun yerine her yerde olabilecek ve görebilecek olanlar. Görünmez gözlemci, görünmez cezalandırıcı, görünmez sopa yani.



Belli ki birileri Muhammet’i peki ya cinler? diye sora sora darlamış ve hem bu toplumdaki “cin” inancının zararlı etkilerini ortadan kaldırmak, hem de Muhammet’e ekstra karizma kazandırmak için bu sure ortaya çıkmış.

Cinler topluluğu diyor ki; biz

1) Kur’an’ı dinledik ve hayranlık duyduk.

2) Bu kitap, doğruya, hayra yöneltiyor.

3) Biz de inandık ona.

4) Artık rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.

5) Rabbimiz yücedir. O, ne bir dişi dost edinmiştir, ne de bir çocuk.

6) Doğrusu bizim beyinsiz, Allah hakkında lakırdı ediyormuş. Biz sanmıştık ki ne cinler ne insanlar Allah hakkında asla yalan söylemezler.

Burada durup cinlerin dediklerini biriktirmeden inceleyelim.

1) Evet kitap fena değil, ancak öyle hayranlık uyandıracak bir kitap da değil.

2) Hep dediğim gibi, kötüyü tespiti çok iyi yapıyor ama iyiye yönlendirme konusunda aynı başarıyı sergileyemiyor. Hatta hiç adil bulmadığım ve bunu dile getirdiğim ayetler de oldu. İlgilisi daha önceki sure yorumlarıma bakabilir.

3) Surenin belki de en can alıcı kısmı bu. Cinler Kur’an’da yazanların doğru olduğunu söylemiyor. Bu konuda onlar da insanlar kadar bilgisiz. Belli ki onlar arasından da Allah’ı gören ve bilen yok. Sadece inanıyorlar. Tıpkı insanlar gibi.

4) Bu arkadaşlar arasından da Allah’a ortak koşan çıkıyor. Demek ki onlar arasında da sakallı sukallı evliyalar var da, bir şekilde Allah’ın altında bir yerlerde panteon oluşturuyorlar.

5) Allah dişi dost ya da evlat edinmemiş. Belli ki Allah erkek! Karısı olması ve çocuk edinmesine itiraz var ama erkek olmasına cinlerden bir itiraz gelmiyor.

6) Görüldüğü üzere bu cin arkadaşlar baya baya salak. Türkiye’de on yaşında bir çocuk bile birilerinin Allah hakkında yalan söyleyeceğini bilir. Bu doğa üstü arkadaşlar ise buna hiç ihtimal vermemişler. Bu kitaba hayaranlık duymalarını şimdi şimdi biraz anlıyor gibiyim.



Buraya kadar ki kısımda cinler üzerinden Kur’an kendi kendisini övdü. Bundan sonraki kısımda insan – cin ilişkilerine bir düzen verilecek.

Deniyor ki; insanlardan bazı erkekler, bazı cin erkeklere sığınırmış, o cin erkekler de, insan erkeklerin şımarıklık ve azgınlığını arttırırmış. (tivitır feministleri haklı galiba, erkekler kapatılsın, ortada sorun kalmıyor gibi) Bu kötü cin erkekler, tıpkı sizin sandığınız gibi, Allah’ın kimseyi diriltmeyeceğini ve peygamber göndermeyeceğini sanırlarmış.

O dönem de her dönem olduğu gibi cinci hocalar var belli ki. Bu dolandırıcı arkadaşlar bir yandan lanetlenirken, bir yandan da cinlerle iletişimleri olduğu doğrulanıyor. “Yok oğlum böyle şeyler saçmalamayın” dese, büyük ihtimalle inananlardan bir kısmı dinden çıkar. Seviyoruz çünkü masalları. Biz düşünen değil, hayal kuran, hikaye üreten ve inanan türüz. Bu nedenle cinler ve cinci hocalar var ama iyi bir şey değil bu iletişim, bulaşmayın deniyor.



Hayal gücü biraz daha zorlanıyor ve tek başına dinden çıkaracak o kısma geliyoruz.

Şimdi bu kimsenin Allah hakkında yalan söylemeyeceğini sanan saftoroz cinler, göğe dokunmuşlar!!! Onu titiz ve güçlü bekçiler ve kayıp giden ışıklarla/ateşlerle korunur bulmuşlar. Eskiden göğün dinlemek için oturulan yerlerine oturur dinlerlermiş ama artık bunu yapan karşısında ışıklı/ateşli bir gardiyan buluyormuş. Bu yüzden onlar da artık bilmiyormuş yer yüzündeki şuurlular için hayır mı olacak, şer mi!



Sauron’un her şeyi gören gözü, ejderha alevi püskürterek, ölüm yıldızının inşaatını koruyormuş. Yani şu yukarıda yazana koşulsuz inanacak biri doğru koşullarda benim yazdığım açıklamaya inanır gibi.

Gerçekten bir yaratıcı varsa ve o gerçekten aklımızı kullanmamızı istiyorsa, sanki bu ayetleri ciddiye alamayan beni değil de, hiç sorgulamadan kabul eden müslümanı cezalandırır gibi geliyor. Bu ne oğlum, Yüzüklerin Efendi ve Yıldız Savaşları karışımı hayran kurgusu mu?

Klasik tefsirlere göre cinler Kur’an inemeye başlamadan önce çıkıp göklerde melekleri dinler ve bir şeyler öğrenirlermiş ancak Kur’an inmeye başladıktan sonra bunu yapamamışlar. Bu mantığa göre cinler Allah’ı doğrudan biliyor, melekleri ile konuşmaları ya da meleklerin Allah hakkındaki, gelecekte olacaklarla ilgili konuşmalarını dinliyor, ancak yine de iman etmiyor. Hatta bunları yapabiliyorlar ama aralarından çıkan şeytan evliyalarına kanıyorlar. Cübbeli Pazuzu, bu gökleri yoklayan cinleri Allah hakkında yalan dolanla kandırıyor. Biz de buna inanalım isteniyor. Ne diyeyim ki?

Durun ama daha bitmedi. Daha da fantastik bir hal alıyor. Bu arkadaşlar gökleri yoklayıp, kulaklarına bir şeyler çalınmasına rağmen iman etmediler ya. Hah işte Muhammet’i ve Kur’an’ı dinleyince, iman etmişler. Allah’a karşı gelemeyeceklerini, ondan kaçacak yer de olmadığını anlamışlar. Duyduğuma değil, gördüğüme inanırım denir ya, bunların ki tam tersi olmuş.

Ha bu arada aralarında hala da doğru yoldan sapmış olanlar var. Onlara dinlemek de yetmemiş, cehenneme yakıt olmuşlar! (Daha önceki surelerden öğrendiğimize göre cehennem yakıtı odundu. Odun olmuşlar yani)

Böylece cinlerin anlatımı sona eriyor ve klasik Kur’an konuşmasına geri dönülüyor.

Kullar dosdoğru yürürlerse, nimete boğulacaklarmış, sınanmak için. Kim bundan sonra yüz çevirirse, azabı büyük olacakmış.

18. ayette Mescitler yalnız Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte başkasına tapmayın. Deniyor. Bu ayet de maalesef son zamanlarda meşhur oldu. Maalesef diyorum ama sorun ayette değil tabii ki. Mesajı hem Kur’an’a hem de bana uygun. Sorun son zamanlardaki kullanımında.



Biliyorsunuz bugünlerde rabbi! tarafından kulağından tutulup makam dışına atılan bir cemaat artığının Dİ Başkanı olduğu dönemde, ülkemizin kurucusu yüce önder Mustafa Kemal Atatürk hiçbir hutbede anılmadı. Sadece bir kere, Ayasofya Müzesi’nin kapısının açık büfeye sunulmaya başlandığı törende, yine adı anılmadan lanet okundu. Heh işte Atamızın anılmamasını bu ayetle savunan, vicdan ve ahlak yoksunları türedi. Aklı başında hiç kimse zaten Atatürk’e tapmaz. Ancak Türkiye’de cemaatler açık açık Allah ile birlikte şeylerine tapıyorlar. Çoğu cami, mescit bunların şirk yuvası olmuş. Menzile, Süleymancıya, düne kadar Sümüklü Vaiz Fetoş’un piçlerine, irili ufaklı bir ton şeyhe ağzını açamayanlar, şirke şirk diyemeyenler, bir milletin Atasını anmasına tapınma diyor. Düştüğünüz, sustuğunuz şirkler sizinle Allah’ınız arasında. Ben inanmadığı Allah’ın koruyucusu değilim. Varsa belanızı versin, yoksa yok zaten.

Hemen ardından şöyle ayetler gelmiş. “Allah’ın kulu O’na ibadet etmek üzere kalktığında üstüne çıkarcasına etrafına üşüşüyorlar.

İbadet etmek dediği, sadece namazla olmaz. Onu kastetse salat derdi, çeviri de ona göre olurdu. Doğru bildiğini söylemek de ibadettir. Tıpkı benim şimdi yaptığım gibi.

Sonrasında Muhammet’e bu saldırılara karşı ne demesi gerektiği söyleniyor.

Ben kendisine hiç kimseyi ortak koşmaksızın yalnız rabbime yakarıp kulluk ederim.

Doğrusu ben size ne zarar verme ne de istikametinizi düzeltme gücüne sahibim.

Şüphe yok ki, Allah’ın dinini tebliğ edip gönderdiklerini yerine ulaştırmadıkça beni de Allah’a karşı kimse koruyamaz; O’ndan başka sığınılacak kimse de bulamam.

Doğrusu ben de, ibadet ettiğimde yalnız Tek Tanrı’ya ibadet ederim.

Doğrusu ben de, bir başkasına ne zarar verecek ne de onları düzeltecek güce sahibim.

Doğrusu ben, şüphelerim olsa da, ömrümün sonuna kadar, kimse dinlemeyecek olsa da, saldıranlar olacak olsa da, tehdit de etseler, doğru bildiğimi söylemeye devam edeceğim. Çünkü aksini yaparsam, başta kendi vicdanıma, sonra da varsa bir sorgu, orada sorgulayana cevap veremem. O saatten sonra, cennet bile içinde sonsuza kadar kalacağım cehennem olur.

Kendimi Muhammet ile bir tutmuyorum, ortak düşmanlarımız var sadece.

Bu ayetlerin devamında Allah’a ve resulüne karşı gelenlerin sonsuz cehennemle cezalandırılacakları, azabı gördüklerinde kimin yardımcılarının daha güçsüz ve sayıca az olduğunu anlayacakları söyleniyor. Bana karşı gelmek bedava, hatta beni ileri bile taşır.

Bu tehdit olarak kullanılan azabın ne zaman geleceğini Muhammet bilmezmiş. Gaybı yalnız Allah bilirmiş.

Ancak;

Allah seçtiği elçilerle bu gaybı paylaşabilirmiş. Onların önüne arkasına gözcüler koyarak.

Tefsirlere göre bu gözcüler vahye şeytan sözü karışmaması için koruyucuymuş. Bence peygamberlerin işlerini doğru yapıp yapmadığını gözlüyorlar. Görünmeyen gözcüler, sessiz gardiyanlar! Sonuçta elçiler de insan ve çiğ süt emmişler.


3 Ağustos 2025 Pazar

39 - Araf Suresi


Elif, Lam, Mim, Sad!

Bu bir kitap, Muhammet’e indirildi. İnsanları bu kitap doğrultusunda uyarsın ve düşündürücü olsun diye. Bu bir anayasa değil, toplum için bir sözleşme değil, bu Allah ile kul arasında tek köprü, uyulması gereken kuralların bütünü, tek kurtuluş reçetesi değil. Bu bir tarikatın öğretisi değil. Bu bir ideolojinin cennetine giden yol haritası değil. Bu bir kitap, Muhammet’e indirildi. İnsanlara öğüt vermesi için, dosdoğrusu hakkında düşündürmesi için.

Bu kitap ve Allah’ın yaratımı size yetecektir. Ötesini aramayın. Kendinize başka yol göstericiler aramayın. Yolunuzu bu kitap ve yaratımın kendisi aydınlatır. Kendi yolunuzda, kendinize güvenerek yürüyün.

Dosdoğru yol üzerine kurulmuş pek çok saptırıcı var. Size yolunuzun yanlış olduğunu, asıl dosdoğru yolun farklı olduğunu söyleyecek. Ben öğüt verenlerdenim diyecek. Dostunuzum diyecek. Eğer ona uyarsanız, kendinize zulmedenlerden olursunuz. Kendi aklınızdır, size zulmetmeyecek olan.




Araf Suresinin ilk üç ayetinden anladıklarım bunlar. Ben öğüt verici değilim. Ben sadece kendi düşündüğünü paylaşan biriyim. Benim doğruyu bulmuş olma iddiam yok, sadece düşünenlerdenim. Bana uymayın, ne Güneş’im ne de AY. Olsa olsa fosforlu oyuncak.



Nice yurtlar yere batırılmış. Kimisi gece, kimisi öğlen ama hepsi uykudayken. Karanlıkta ya da gün ışığı altında fark etmeksizin, kendi gözleriyle görmeyen, başkalarının, yol göstericilerin rüyalarıyla gören, aslında de hiç görmeyen...

Azap onlara geldiği vakit, çığlık çığlığa açılmış gözleri ve demişler ki; bizler gerçekten zalimdik. Adaletten uzak, arzularına çok yakın.



Peygamber gönderilen tüm ümmetler, sorguya çekilecekmiş. Gönderilen peygamber de, hesaba çekilecekmiş. Onlara bir ilmin tanıklığında, ki bu ilmin ne olduğu açıklanmamış, tüm serüven baştan sona anlattırılacakmış. Kara kafa ümmetin sorgusu hakkında kimsenin farklı fikri yok. Sorgularının konusu malum. Onlar sanık! İş peygamberlerin sorgusuna gelince, e onlar sanık olamaz, sadece tanık. Çünkü onlar hata yapmazlar, onlar seçilmişler, onlar günahtan azadeler.

Hayır, iş öyle değil. Peygamberler de sadece insan. Sorumlulukları olan ve işlerini iyi yapıp yapmadıkları konusunda, bir ilme göre yargılanacak olan insanlar. Onlar da kara kafa!

Onları yargılayacak olan haktır. Teraziyi kuracak olan. Yapılan iyiyi bir kola, kötüyü diğer kola koyacak olan... Yapan her insan, tartan tek Hak!



11. ayete göre, insan önce yaratılmış, sonra ise biçimlendirilmiş. Bu sıralamaya göre varlığımız, fiziki varlığımızdan önce var olmuş. Biz anne karnında şekillenmeye başlıyoruz. Doğumdan önce. Ondan da önce, ölümden sonraki hayatın doğal ortağı, rahme düşmeden önce var olmak.



Ve meleklere emir geldi, bize, bizi temsilen Adem’e secde!

Oradakiler secde ettiler, İblis etmedi. Soruldu bu isyankar halinin sebebi, dedi; ben daha hayırlıyım yarattığın bu Adem’den. O çamurdan yaratıldı, ben ateşten! Kovuldu makamından, lanetlendi. Büyüklük tasladı ama ona “alçaklardansın” dendi. Süre istedi, bizim sonumuza kadar ve aldı. Kendisinin azdırılmasına yemin ederek yaptı işini.

...onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım.”

Arkadan, önden, sağdan, soldan... her yönden saldıracağını söyledi ve yenik düşmüş, kovulmuş olarak yüce makamından çıkarıldı. Ona uyanların cehennemi dolduracağı söylendi.





Yaratılan adem, karısıyla birlikte cennete salındı. Dendi ki dilediğiniz gibi yiyin, için, takılın ama şu ağacın meyvesinden uzak durun. Derken şeytan geldi, kendilerinden gizlenmiş, farkında olmadıkları çirkin yerlerini açmaları için onlara vesvese verdi. O ağaçtan uzak tutulma nedenlerinin, kendilerinden daha yüce sandıkları makamlara ulaşmalarının istenmemesi olduğunu söyledi.

Ve onlara

... ben size öğüt verenlerdenim!...

diye yemin etti.

Ağaçtan yediler, cennetten kovuldular ve af dilediler. Dünya onların geçici mekanı yapıldı, vakit gelinceye kadar. Nesiller boyu orada hayat buldular, orada öldüler. Vakti geldiğinde, oradan çıkarılacaklar.



Düz baktığımızda, Adem ve Şeytan hikayesi böyle.



Bir Adem yok.

O biziz. Hepimiz.

Ademe secde eden melekler yok.

Onlar kontrol altına aldığımız duygularımız, düşüncelerimiz, yeteneklerimiz. Bize secde etmeleri ise aslında bize boyun eğmelerinden. Bizim gibi, çamurdan, şekil verilebilen.

Bize düşman, İblis yok.

O bizi yoldan çıkaran duygu, düşünce ve yeteneklerimiz. Evladını çok seven, onun için kainatı yakacak annenin sevgisi. Kabilesindeki katili savunan adamın bağlılığı, rakibini zehirleten boksörün kazanma hırsı, kötü not almaktan utandığı için kopya çeken öğrencinin utancı, başına iş gelmesin diye hak ile değil de istenilene göre hüküm veren hakimin korkusu... Kontrol altına alınamayan bir ateş gibi bizi yakanlar... Çoğu zaman bize kazandırdığını sandığımız, bizi büyüttüğünü sandığımız en alçak davranışlarımızın kaynakları. Dost gibi görünen, en büyük düşmanlarımız.

Adem ve eşi bahsinde verilen örnek cinsellik? Bu örnek kimin için? Bu konudan insanlarca eleştirilen kim var?

Diğer dinlerin aksine çok az yasaklanan, çoğu zaman ödül olarak sunulan cinselliğin, burada “çirkin” kılınması tezat mı yoksa farklı bir mesaj mı?



26. ayette hazır konu yakın diye mi geldiğini anlamadığım bir kıyafet önerisi ayeti var. Bize kıyafet olarak edep yerlerimizi örtecek kıyafet de indirilmiş, süs ve gösterişe yarayan giysi de. Ancak en hayırlı giysi, korunup sakınmaya yarayan giysiymiş.

Şimdi en hayırlısı denen giysi için takva giysisi diye bir kavram uydurulmuş. Meallerin çoğunda böyle geçiyor. Günlük hayatta pek kullanılmayan yabancı bir kelime ile mistik bir hava yaratıp ucube gibi giyinmeyi Allah emri haline getirme yöntemi. Halbuki mesele hiç de karmaşık değil.

Mesela bir toplumun yaşadığı coğrafyada vahşi bir hayvan türü yaşıyor. Bu hayvan türü kırmızı renge kör, göremiyor kırmızı giyeniı. O toplum için koruyucu kıyafet kırmızı renk olandır. Bu toplumdan çıkıp, herkesin kahve rengi giydiği bir toplumda kıpkırmızı kostümde ısrar etmek ucube gibi giyinmektir.

7. yy’da çölde giyinen kıyafetle, 21.yy’da İstanbul’da giyilen kıyafet aynı olmalı mı gerçekten? İklim farklı, zaman farklı, toplum farklı, korunup sakınmaya yarayan kıyafet aynı!

Bir de tabii bu takva kıyafeti meselesini sadece kadına ve örtünmeye indirgemek var. E iyi de, edep yerlerini kapatan giysi farklı bir tür olarak bu ayette var. Takva kıyafetini sadece şehvetli gözlerden korunup sakınmaya yarayan kıyafete indirgemek ayet içerisinde çelişki yaratmak olmuyor mu? Hem kitabın neredeyse tamamı erkeklere hitap ederken, söz konusu kıyafet olunca mı kadına hitap eder oldu?



Ayetten çıkmayan bir konu da, takva kıyafeti olmayan kıyafetlerin hayırsız olmaması. Sadece korunup sakınmaya yarayan kıyafetler diğerlerinden daha hayırlı deniyor. Sen istediğini giy ama bak işlevsel olan senin için daha iyi diye öğüt veriyor. Zaten birazdan süslü güzel giysiler için de adres verecek.

Aslında hiç uzamaması gereken bir mevzu ama dinin “ne giyiyor” şekilciliğine indirgenmesi en uyuz olduğum konulardan biri. Tabii milletimin de en favori davranışı. Kırgızların Manas Destanı’nda böyle bir olay vardı. Almanbet müslüman olmak ister ve Er Kökçö’ye ne yapması gerektiğini sorar. Cevap olarak kıyafetlerini değiştirmesi (Budistlerin kıyafetlerinden kurtul) ve sakal bırakması söyleniyor. Edebiyatçılar bunun eskinin terki ve yeninin kabulü ile ilgili olduğunu söylüyor. Sözde din alimleri suskun! Kimse de önce kitabı oku, üzerine düşün, yolunu öyle çiz demiyor. Kıyafet değiştirir gibi din değiştiriyor. Üstü başı dini sembolle doluyor ama içi bomboş kalıyor.



Kıyafetlerle ilgili araya giren bu ayetten sonra şeytana ve kandırmalarına dönüyor. Bak burada edep yerlerini birbirlerine gösterme üzerinden örneğini verdik, size de başka fitne musallat etmesin deniyor. Şeytan bizi, bizden iyi tanırmış. Hangi duygunun bizi yıkıma götüreceğini zaten en iyi bilen içimizdeki şeytandır.



Bir iğrençlik yaptıklarında, bu iğrençliği yapanlar “biz babamızdan dedemizden böyle gördük” derlermiş. Gelenek göreneklerimize sahip çıkalım. Uçak görse secde edecek o çok eski şeyhlere şıhlara uymaya devam edelim. Biz kimiz ki zaten, atamızdan dedemizden iyi bilelim. Bu konuda en sevdiğim de büyük zat olarak örnek verilen sahabeler.



Daha önce de dile getirmiştim.



Allah: biz azmamış topluluğa uyarıcı göndermeyiz.

Uyarıcıdan sonra bir kısmı kalben bir kısmı şeklen iman etseler de tüm sahabe kutsal! Hepsi efendimiz, İbranice söylersek Rabbimiz! Ha bu kutsal takım kendi arasında siyasi güç için birbirini kesmiş, yine de hepsi kutsal. Peygamberin torununun kafasını kesip top gibi oynayanlar da kutsal! Bu iğrençliğe küfreden ben kafir, asılacak adam!



Araf 28: “...Allah iğrençliği/edepsizliği emretmez...”

Tarikat öğretisi: Şeyhini günah işlerken görürsen, kendini sorgula, o yanlış yapmaz. O Allah dostu, kötü, iğrenç görüneni yaparken gördüysen bile, Allah öyle emrettiği için yapmıştır!



Peki ne emredermiş Allah? Adaleti, mescitte yüzünü sadece ona dönmeyi, sadece ondan istemeyi.



Allah insanların bir kısmını iyiye, güzele kılavuzlamış. Diğer bir kısmı ise sapkınlığa düşmüş. Onlar Allah’ın berisinden şeytanları, arzularıyla kendisini şeytanlaştırmış olanları evliya/dost edinmişler.

Müslüman olsaydım, şu ayetlerden sonra birine hakaret etmek için “evliya gibisin” derdim. Ne de olsa küfrettiğimi anlamazlar. ...bir de kendilerinin hidayet üzerine olduklarını sanırlar.

31. ayette ani bir girişle tekrar kıyafet konusunu açıyor. Ey ademoğulları! Tüm mescitlerde en süslü, güzel giysilerinizi kuşanın. Yiyin için fakat israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez.

Geldik yine giyinme konusuna. Bakın mescitlere giderken edep yerlerini örten ya da koruyup sakınmaya yarayan kıyafetler(takva kıyafeti) değil, güzel kıyafetler ve ziynetler önerilmiş. Demek ki yerine göre giyinmek önemliymiş. Mescitte güzel kıyafetler ve ziynetler... topluluk içindesin çünkü, kokan çirkin ayaklarını çorapsız şeklide burnumuza sokmamalısın.

Ey müslümanlar, inandığınızı söylediğiniz Allah adına yemin edin de cevap verin, cuma namazlarında oluşturduğunuz cemaatin şeklinden, şemalinden, kokusundan memnun musunuz? Hele yaz ayları, ayak kokusuna karışmış ter kokusundan memnun musunuz? Çok mu zor beyler cuma günleri temiz ve süslü kıyafetleri yanınızda taşımak, çorap giymek, koku önleyici şeyleri kullanmak? Bakın bu benim isteğim değil, Allah’ın emri. Oysa söz konusu kadının giyimi olunca ne kadar da hassassıznız Allah emri dediğinizin uygulanmasına? Sıra size gelince açık emir görmezden, duymazdan gelinebiliyor galiba.

Bu ayetin tefsirine de baktım. Müşrikler mescitlere çıplak gidip yeme konusunda da garip bir perhiz uygular ve bunu ibadet sayarmış. Ayet bu durumu kaldırmak için inmiş diyorlar. Sonra bunu genelleyip Nitekim bütün ilgili kaynaklarda âyetin, gerek ibadet sırasında gerekse sair zamanlarda edep kurallarına uygun şekilde giyinmeyi farz kıldığı belirtilir.” diyorlar.

Hayır bu ayet öyle bir şey demiyor. Daha üç beş ayet önce edep yerlerini örten kıyafetle süslü kıyafeti ayrı ayrı andı. Yok öyle kafanıza, yazmayan, söylenmeyen yerlere doğru genelleme yapmak. O zaman ben de derim ki; bu ayet yerine uygun giyinmeyi öğütlüyor. Toplum içinde süslü, evde rahat, plajda plaja uygun!

Bikini giymek Allah’ın emri!

Bir de burada Türkçe mealde geçen ademoğulları ifadesi sadece erkekleri kapsamıyor. Oğul kelimesi eski Türkçe’de cinsiyet belirtmez. Arapça orjinalde geçen “ey beni ademe” ifadesi de cinsiyet belirmezmiş. Yapay zekanın yalancısıyım.



Bir sonraki ayette Allah’ın yarattığı süsün ve temiz rızıkların haram kılınamayacağına vurgu yapıyor. Bunlar dünya hayatında insanlar, kıyamet günü ise yalnızca inananlar içinmiş. Böyle ayrıntılı anlatıyormuş ki, anlaşılsın. Vallahi insan anlamak istemeyince nasıl anlatılırsa anlatılsın. Anlamıyorlar. Sorsan ben aklıma yatmadığını samimiyetle söylediğim, yatmayan kısımları defalarca okuyup anlamlandırmaya çalıştığım için cehennemde yanacağım. Açık açık ayetlerde yazanları takmayan, işine gelmeyeni geçmişten kendi gibi bir şeytanı ya da yalanlarla peygamberi şahit gösterip de yasaklayan cennetlik. Ne kadar da eminler kendilerinden. Şu kitabın dinini, yasaklar toplamına çevirenler düşünsün, benlik bir ceza yok gibi.

Haram kılınanlar hemen ardından sıralanmış zaten.

Görünen, görünmeyen iğrençlikler demiş. Oldukça muallak bir tanımlama.

Haksız yere saldırmak demiş, açık ve net aslında ama bu müslümanım diyen topluluk her konuda kendisini haklı gördüğü için gümbürtüye gidiyor.

Hakkında hiçbir kanıt olmayan şeyleri Allah’a ortak koşmak. Evliyalar falan yani. Vardı ya hani, sırat köprüsünün başında bekleyip tüm müritleri girmeden cennete girmeyecek olan şeyh. Onun gibi.

Allah hakkında bilmedikleri şeyleri söylemek. E buna uysalar bu adamlar konuşamazlar.



Konu yine değişiyor. Her ümmetin vakti olduğu ve içlerinden onlara ayetleri açıklamak üzere gönderilen resullere uyup hallerini düzeltenlere korku olmadığı söyleniyor. Surenin başında “kendilerine elçi gönderilenler sorgulanacak” da demişti. Acaba elçi gönderilmemiş toplumlar mı var? Onlar bu sorgulardan muaflar mı? Öyleyse adil mi bu?

Kafalarına göre Allah’ın ayetlerini eğip büken, işlerine gelen yalanları din edinenlere ölürken “hani nerede o taptıklarınız, efendi edindikleriniz” diye sorulunca “bizden uzaklaştılar” diyeceklermiş. Ateşe buyur edildikleri zaman kendinden öncekilerin ateşleri artsın diye istekte bulunacak ve sapmalarının nedeni olarak onlara uymalarını göstereceklermiş. Konunun muhatabı öncekiler ise hiç üzerlerine alınmayacakmış.

Sure biraz daha cehennemliklerin ve cennetliklerin durumu ile devam ediyor. 46. ayete geldiğinde Araf muhabbeti açılıyor. Cennetle cehennem arasında bir yer gibi tanımlanıyor. Akıbeti belli olmayanlar. Yahu bildiğin dünya hayatı işte bu ama konuşmalar falan da geçebiliyor. Herhalde bir anlatım tarzından ötesi değildir. Bilemiyorum.

Cennetlikler ve cehennemlikler arasında atışmalarla sure devam ediyor. Ateş halkı mutsuz ve pişman, cennet ahalisinin keyfi yerinde. Sure zaten çok uzun olduğu için bu kısmı ayet ayet işlemeyeceğim. İlgimi çeken bir iki şeyden bahsedip ilerleyeceğim.



51. ayette kendi dinlerini oyun yapanlardan bahsediyor. Birbirlerine tutunup çocuk treni gibi dönen o müritler geldi mi aklınıza? Hatta saçma sapan kendi etrafında dönen semazenler?






53. ayette cehennemlikler hala “bize bir şefaatçi yok mu?” diye soruyorlar. Cehennem pek de ıslah edici bir yer değil anlaşılan. Geri zekalı kardeşim benim, sen zaten şefaatçi sandıklarının peşinden gittiğin için yanıyorsun, hala neyin peşindesin? Sonra da “ya da geri gönderin bir daha aynısını yapmayalım” diyor. Sever misin sabaha mı bırakırsın? Sen cehennemde bile günah peşinde koşmaya çalışıyorsun, seni bin kere hayata gönderseler ne değişecek, salak!



58. ayete gelene kadar rüzgarla gelen bereketten bahsediyor. Düz bakınca yağmur gibi. Ancak 58 de bu yağmur diye yorumladığımız rahmet, güzel belde de temiz rızık verirken, çorak ve pis belde de zararlı bitkilerden başkasını vermiyor. Sembolik bir anlatım gibi. Din Allah’ın en büyük rahmeti, iyi kalpli insanların elinde güzellikler verirken, çoğunluk olan pisliğin elinde en büyük pisliğe dönüşüyor.



59. ayetten itibaren sırasıyla Nuh Kavmi, Ad Kavmi, Semut Kavmi, Lut Kavmi, Medyen Kavmi anılıyor. Bunlardan Nuh, Ad, Semut arasında halef selef ilişkisi doğrudan vurgulanıyor. Diğerleri de kronolojik olarak doğru sırayla verilmiş olsa gerek.

Bu arkadaşlara uyarıcılar gelmiş, bunların toplumundaki kodamanlar inkarçılığın başını çekmiş, uyarıcıları ve uyarıyı kabul edenleri fena halde zorbalamışlar. Uyarıcıların özellikle şahsından hiç memnun değiller. Kibirle “aramızdan seni mi buldu yani gönderecek” tribindeler. İnançlarının tek kaynağı ise kendi ataları. Bilmem ne hazretleri bilmiyordu da şimdi sen mi biliyorsun, diye soruyorlar. Tanıdık geliyor. Gidin ben müslümanım diyen bir tanıdığınıza “bak bu yanlış” diye bu kitaptan kanıt gösterin. “sen kimsin mna koyim” çekecek. Orada öyle demek istemiyor, anlamak için El Balgam – i çük-ü babam hazretlerinin kitabını oku diyecek. O zat dini Allah’ın kitabı saydığı kitaptan daha iyi açıklamış gibi.



Sıra Kur’an kıssalarının en önemli starlarından birine sıra geldi. 

Musa!



Firavun’a ve kodamanlarına gidip “İsrailoğullarını benimle gönder, ben bir resulüm” diyor. Firavun ondan mucize isteyince, asasını atıyor ve asa bir ejderha(!) oluyor. Evet yanlış okumadınız, ejderha. Yalnız bu arapların mitolojideki ejderha bizim alışkın olduğumuz Ortaçağ Avrupasında hayal edilen şişko, kanatlı, altın düşkünü, ağzından alevler saçan ejderha değil. Bazıları bunun çok çok iri yılana verilen ad olduğunu söylüyor. Sanki öyle dedikleri zaman asanın dönüşümü daha fazla inanılası olacak gibi.


Bir de elini göğsüne sokup bembeyaz olmuş şekilde çıkarıyor. Firavunun çevresindekilerin önerisiyle Musa ve kardeşi alıkonuluyor ve büyücü dedikleri Musa ile rekabet edecek büyücüler toplanmak üzere ülkeye adam salınıyor.

Farkındaysanız Musa Firavundan ve kodamanlardan iman etmesini istemedi. Bu surede anlatılan önceki peygamberlerin hepsi, gönderildikleri toplumdan şirkten dönmelerini, tevhide inanmalarını istiyordu ama Musa farklı bir şey istiyor. Çünkü Mısırdan Çıkış isimli kitapta böyle yazıyor. Oradaki tanrının firavunu ıslah etmek gibi bir derdi yok. İbrahim ile yaptığı ahdi gerçekleştirmek ve onun soyundan gelen İsrailoğullarını Mısırdan kurtarıp vadettiği topraklara yerleştirme derdinde.



Musa kıssasının devamında söz konusu büyücüler ile Musa kapışması yaşanıyor. Musa bu mücadeleyi asası ile kazanıyor. Bunun üzerine rakipleri olan büyücüler iman ediyorlar. Firavun da onları işkenceli bir ölüme mahkum ediyor. Büyücüler buna aldırış etmiyor, iman etmiş şekilde can veriyorlar.

Bu kısımdan aldığım mesaj, işinin ehli olanlar, işin en mükemmelini görünce kuşkusuz iman ediyorlar. Hikayedekiler büyücü değil de, demirci olsun, sanatlarını sergilesinler, Musa’da hepsinin toplamından daha iyisini yapsın. O zaman demirciler “bu ancak ilahi bir güçle olabilir” noktasına gelip yine iman ederler. De işte, bu benim anlayışım. Kur’an işin içine büyüler, ejderhalar falan katmış.



Firavun İsrailoğullarına işkenceye devam ediyor. Bu halk Musa’ya mızmızlanıyor, Musa sadece sabır öğütlüyor. Rabbi ise Firavun ve kodamanların başına tufan, çekirge, haşarat ve kan gönderiyor.

Daha önce de bahsetmiştim. Bu tip doğal felaket durumlarında kodamana pek bir şey olmuyor. Olan gariban halka oluyor. Aç kalan, korkan, barınağını kaybeden hep halkın o en yoksul, en zayıf kesimi oluyor. Firavunun sarayı, kodamanın villası yıkılmıyor, yanmıyor. Sadece ölüme çareleri yok. Bunun dışında her felaketi halkı daha da ezerek bertaraf ediyorlar. Dün de, bugün de, muhtemelen yarın da...





Kitapta ise bu kodamanlar felaketlerden kötü etkileniyor ve Musa’dan “rabbine” dua etmesini, bu felaketleri kaldırmasını istiyorlar. Bunun karşılığında ona inanacaklar ve İsrailoğullarını onunla birlikte yollayacaklar. İyi de, bu kodamanlar iman ettikten sonra, İsrailoğllarının Mısır’dan çıkmak için bir nedeni kalmıyor ki? Onları göndereceğiz yerine, adil olacağız demesi gerekmiyor mu? İman etmiş halde tek ümmet olarak gül gibi yaşasalar ya?

Her neyse bu kodamanlar tabii ki sözlerini tutmuyorlar. Felaketler sona erer ermez işkenceye ve katle geri dönüyorlar. Bunun karşılığında İsrailoğulları suyu geçerken, onlar ceza olarak o suda boğuluyor. Bu surede bir denizi yarma olayı falan anlatılmıyor. Çıkış biraz hızlı geçilip çıkış sonrasına geçilmiş.

Firavunu bu sure için tamamen geriden bırakmadan önce şunu söylemem lazım. Ey müslüman kardeşim, Allah’ın firavun ve kodamanları iman etsinler diye mucize üstüne mucize gönderirken, onlara bunu gösterirken, sana bana ne gösterdi? Ben imanımın sarsılmaya başladığı günlerde, imanımı tutacak bir ayet dilendim. Açtım rastgele bir Kur’an sayfasını. Karşıma süt kardeşimle evlenmemin yasak olması çıktı. Benim imanım, firavundan daha mı az değerli? Ya senin? Bu soruya bir cevap bulmak için sen de aç rastgele bir sayfa, bakalım ne çıkacak karşına.

Yanlış da anlama, ben bunların hepsinin yalan olduğundan falan emin değilim. Belki de bu kitap gerçekten haktır. Belki de tüm sorularımın bir cevabı vardır. Daha önce de söyledim, her ne kadar imansızlığa daha yakın olsam da ben hala dua ederim. Hala hayatımda sahip olduklarım için şükrederim. Zararını da görmedim. Hatta duanın çok faydasını gördüm. Ancak bu soruları sormamak, samimiyetsizlik, bir nevi yalanlamak olurdu.





Sabırlarının karşılığı olarak İsrailoğulları bereketli topraklara mirasçı kılınıyorlar. Oraya vardıklarında kendi putlarına tapan toplulukları görüyor ve Musa’dan kendileri için benzer putlar istiyorlar. Musa da onlara cahil bir topluluk olduklarını, özenmekte oldukları toplulukların dinlerinin çökmekte olduğunu söylüyor. Allah’tan başka tanrı mı arayayım sizin için diye soruyor.

...O sizi alemlere üstün kılmıştır.”

Müslüman kardeşim, Gazze’de yaşananlara haklı olarak kızıyorsun ya, aslında senin buna o kadar da hakkın yok. Çünkü yaşananların temelinde tam olarak yukarıda yazan cümle var. Bu fanatik yahudiler, tanrının seçilmiş kulları olduklarına, o toprakların onlara tanrı tarafından verilmiş olduğuna iman ediyorlar. Senin kitabın da tarihin en azından bir döneminde bunun böyle olduğunu onaylıyor. Ben bu vaadin kaldırıldığına dair bir ayet hatırlamıyorum. Üstünlüklerinin kaldırıldığına dair de bir ayet hatırlamıyorum. Sen biliyorsan söyle öğreneyim.



Musa otuz günlüğüne vaatleşiyor, buna bir de on ekleniyor ve kırka tamamalanıyor. Kırk günlük yokluğunda toplumu kardeşi Harun’a emanet edip buluşma yerine geçiyor. Burada Allah’ı görmek istiyor, Allah’ın ışığı bir dağa iniyor ve dağ paramparça oluyor. Tabii hiçbir tarihi kayıt mucizevi şekilde ortadan kalkan bu dağı kaydetmiyor.

Musa’ya levhalar veriliyor. Bunlara göre yaşaması toplumunu yaşatması söyleniyor. Haksız yere büyüklük taslayanların ayetlerden uzak olacağı, onların sapma yollarına hemen düşeceği, yaptıklarının ahiret gününde boşa çıkacağı mesajları veriliyor.



Toplumu ise Musa gittikten sonra kırk gün onun yolunda kalamıyor. Gerçekten “alemlere üstün” bir topluluk bunlar. Süs eşyalarından bir dana yapıp ona tapmışlar. Harun’u da ölümle falan tehdit etmişler. Musa öfkeden köpürüp bir yandan toplumuna saldırırken, bir yandan da Allah’a cezalandırmaması için dua etmeye başlıyor. O sırada yer sarsılıyor, ceza gelmek üzere... Neyse Musa’nın dualarıyla bu ceza işi gerçekleşmiyor. Allah azabın ve rahmetin gerçek sahibi olduğunu vurguluyor ve Musa kıssası bitiyor.



Zaten anlatı sırasında fikirlerimi araya girip söyledim, bitirmeden hep söylediğim şeyi bir daha ekleyeyim. İş ne zaman bu Yahudilere gelse, Kur’an o iman edilecek kitap olmaktan çıkıp, kendisiyle çelişen bir hale geliyor.



157. ve 158. ayetler benim bu problemime bir cevap gibi. Musevi ve İsevilere Muhammet’in tüm insanlara gönderilmiş ve uyulması gereken bir resul olduğu, Tevratta ve İncilde yazılmış bulacakları o ümmi peygamber olduğu söyleniyor.

Benim çelişkili bulduğum bu ayetler aslında Museviler ile girilen bir teolojik tartışmanın sonucu olabilir. Onları imana çekmek için, kendi dinleri ile yeni din arasındaki bağlantıyı güçlü tutmak, onların sırtını sıvazlayarak yeni dine davet etmek. 172. ayete kadar ödül, sopa ve hatırlatma ile Musevilere sesleniliyor. Onların bazılarının iyi ancak bazılarının fena halde sapmış olduğu vurgulanıyor.



172. ayetten anladığımıza göre Allah bir noktada bizi alıp “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş, biz de bunu onaylamışız. Sonradan biz bundan habersizdik demiyeymişiz. Hani o olay ne zaman oldu bilmiyorum ama varsa benim Rabbim zaten O. Ardından edindiğim putlar, şıhlar, efendi hazretleri yok.



175. ayette kendisine ayetler açıklanan ancak sonradan şeytanın/dünya hayatına onu fazla bağlayan duygularının yoldan çıkardığı birinden bahsediliyor. Galiba bu düşük bir peygamber. Peygamberler bile düşebilirken bunlar sahabeleri günahsızlar olarak görebiliyor. Şıhları şeyhleri zaten Allah’tan yüce, oraya hiç girmiyorum.

Bu kendini dünyada sonsuza kadar kalacakmış sanan, ona ve iğreti zevklerine köle olanlara ne anlatsak, ne yapsak boş diyor. Bunu dilini sarkıtarak soluyan bir köpek örneği ile açıklıyor. Haklı.



... gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler...”

Kendini haklı, karşısındakini ahraz olarak gören her müslüman topluluğun kullandığı bu motto, 179. ayette geçiyor. Ancak adamlar kendi kitaplarında cümle cımbızlıyorlar. Bu cümlenin başında “Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar;” ifadesi geçiyor. Galiba daha önce de söylemiştim, o dönemde kalp anlama, kavrama işlevi gördüğü düşünülen bir organ. Tüm antik dünya da paylaşılan bir yanılgı.

Bilgisinde noksan bulunmayan Allah, orta okul fen bilgisi dersinden sınıfta mı kalıyor? Yoksa bu kitap iddia ettiği gibi bilgisi noksan bir kaynaktan değil de, insan elinden mi çıktı? Yoksa bu kitap, bilgisinde noksan olmayan Allah tarafından, o dönemin insanına, o dönemin koşullarına mı gönderildi? Kendi cevabınızı kendiniz verin.



Devamında klasikleşmiş, inkarcıları şöyle yapacağız, böyle yerin dibine sokacağız var. 185. ayette “peki, bu Kur’an’dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar” diye soruyor. Kur’an yeter diyen tayfanın en sevdiği sorulardan biri. Hadisler ile yaratılan yan dine karşı hep bu ayeti öne sürüyorlar. Kendilerince haklılar da. Eğer dini inanç söz konusu ise, ben de Kur’an dışında bir kitaba iman etmem. Ancak konu biyoloji olunca orta okul fen bilgisi kitabını bu kitabın önüne koyarım.



Kıyamet ne zaman diye Muhammet peygamberi darlıyorlarmış. O bilemezmiş, vakti bilen yalnız Allah’mış. Anladığım kadarıyla Allah peygamberi ile paylaşmadığı bu bilgiyi bilimum hoca efendi ile paylaşmış. Her birinde bilgi derya deniz, sorun anlatsınlar size kıyamet ne zaman. Peygamber ise bu konuda sessizmiş.




Sona doğru yaklaşırken Allah insan tarafından üretilmiş putlara meydan okuyor. Ondan başkasını dost ve veli edinenlerin vay haline! Ancak onlara her çağrı nafile!



Affetmeyi esas al, güzelliği ve iyiliği emret, cahillerden yüz çevir. (ne yöne dönsek oradalar), Şeytan dürttüğünde Kur’an’a başvur. O anda görmesi gerekeni görürmüşsün. (söylemiştim ben de işe yaramadı)



Biterken Muhammet’e “oradan buradan derleseydin ya!” diyenler varmış. Onara cevap olarak yalnız Allah’tan geleni konuştuğunu söylemesi isteniyor.



Sure böylelikle bitiyor. Vallahi ben de bittim.

29 Mayıs 2025 Perşembe

38 - Sad Suresi


Sure birbiriyle bağlantısını çözemediğim üç temel kısımdan oluşuyor. 2 - 16. ayetler arasında “inanmayan” o kötü adamların tarifi yapılıyor, ki bu kısmı gerçekten çok beğenim ve aydınlatıcı buldum. 17 – 48. ayetler arasında İbrani ve Yahudi peygamberler anılıyor. Özellikle Davut ve Süleyman hakkında detaylı ve bir o kadar garip bulduğum kıssalar anlatılıyor. Sonra hemen hemen tüm ayetlerde nakarat gibi bahsedilen ödül- ceza kısmı var. Üçüncü kısım olarak da insanın yaratımı ve İblis’in buna isyanı kısmı var.



2-16. ayetler arasında bir topluluğumuz var. Bunlar aralarında kodamanların da olduğu bir topluluk. İlahları hakkında gerçekleri bildiklerini düşünüyorlar. Birisi gelip onlara bildiklerinin yanlış olduğunu söylediğinde ise başta kodamanlar olmak üzere çileden çıkıyorlar. Hemen savunmaya geçip ilahlarını saldırılardan koruyorlar. Kimse de demiyor ki, korunmaya muhtaç ilah ne dangalakça bir düşüncedir. Aptallığa doymuyor ve elçiye “bir sen mi biliyon la değişik” diyorlar. Aslında beğenmedikleri elçinin konumu ya da kişiliği değil. Söylediklerini beğenmedikleri için elçiyi beğenmiyor ayağına yatıyorlar. Karşı çıkmak için de “biz bunları atalarımızdan ya da diğer toplumlardan duymadık” diyorlar.

Kendilerinden öncekiler gibi, gururlu, gerçeği bildiğini sanan ancak aslında onu nankörce örten ve bütünden kopmuş içinde olan topluluk da yok edilecektir. Bir türlü geldiğini göremediğimiz vakit geldiğinde, zalimler için kurtuluş yok.

Bu topluluk tarihin çıkarılamayan bir dersi değil. Günümüzün yaşayan canavarı. Kur’an’ın en güncel kısmı, zalimleri tanımladığı kısımlar. Gidin bir tarikatın merkezine, efendilerinin sahtekar olduğunu söyleyin. Bu surede anlatılan topluluklar gibi saldıracaklar size, onu korumak için. Gidin bir cuma çıkışına, açın Allah yok, din yalan pankartını, saldıracaklar size, tıpkı bu topluluk gibi. Allah’ı “yok” denmesinden koruyacak, bu kitaba iman ettiğini iddia eden topluluk!

Bunun ne fena dagalaklık olduğunun farkında mısın? Allah’ın koruyuculuğunu yapmanın Allah’a en büyük hakaret olduğunun farkında mısın?

Ve endüşük gördüğünün ağzından en doğru sözün çıktığını duyacak, “tü kaka” diyecek. En yüksek bulduğunun ağından yanlışın zirvesini duyacak, vardır bir bildiği diyecek.

Söyleyin bana, bu kitap hak ise, yaşadığımız toplum bu kitabın verdiği hangi örneğe daha çok uyuyor? İdeal topluma mı? Yoksa 12-13. ayetlerde andığı Nuh, Ad, kazıklar sahibi Firavun, Semut, Lut ve Eykeliler toplumlarına mı?

-

17. ayetle birlikte Davut anılmaya başlanıyor. Garip ifadeler var.

Dağları onunla birlikte buyruk altına almıştık: Akşam sabah, birlikte tespih ederlerdi. (38/18) Kuşlar da toplu hadle onunla beraberdi. Hepsi, onun tespih nağmelerine katılırdı.(38/19)

Dağların buyruk altına alınmasını nedir ama! Geçtim tektonik levhayı, onu bunu, dağ yahu bu! Nasıl tespih etsin! Hem kuşların emrine verildiği peygamber Süleyman değil miydi? Ufak bir karışıklık olmuş sanki!

Bu iki ayette Davut bir övgü ile tanıtılmış, biraz da anlaşılmaz şekilde övülmüş diyelim geçelim. Sonraki ayetlerde kıssası anlatılıyor.



Çekişen iki kardeş var. Duvarı aşmışlar, mihraba girmişler ve Davut’un huzuruna aniden çıkmışlar. Dağlar ile birlikte tespih eden Davut, iki basit faniden korkmuş. Bunlar da korkma deyip meramlarını anlatıp adaletli hüküm istemişler.

Olay şu, iki kardeşten birinin doksan dokuz, diğerinin bir koyunu var. Zengin olan fakire gel sen o koyunu bana ver demiş, güzelce de konuşup tartışmayı kazanmış. Davut’tan da hüküm istiyorlar.

E zor kullanılmamış. Rıza dahilinde ikna edilerek bir koyun alınmış. Buradaki çekişme nerede? Yani durum bence de adil değil ama bunlar arasında çekişme yok. Ücretini de ödediyse, biz buna ticaret diyoruz.

Davut’un hükmü farklı, o daha insani bir yerden bakıyor. Liberaller seri üzgün emojileri hazırlasınlar.

Kardeşin sana zulmetmiş” diyor. “Bu tek koyunu senden almak istememesi lazımdı. Ancak azı hariç insanlar bu zulmü işler zaten. İman edip hayra/barışa yönelik işler yapanlar bunu yapmaz” diyor.

Fena karar değil. Kıssa olarak da güzel bir yere temas ediyor. Zengin fakiri ezmemeli! Sadece daha fazla malı var diye, az malı olanı malsız bırakmamalı. Bakmayın kıssanın başında benim olaya ticaret bu dememe, öyle bir kısmın malsız mülksüz bırakıldığı ticaret olmaz.



Davut bu noktada bir aydınlanma yaşayıp imtihan edildiğini anlıyor. Tövbe etmesinden anlıyorum ki, ya daha önce haksız hükümler vermiş ya da biriyle ticaretine ortağına haksızlık etmiş. Tövbesi kabul oluyor, bu işten beraat alıyor.

Sonraki ayetlerde yer yüzüne halife yapıldığı söyleniyor ve geçici heveslerden uzak durarak hakla hükmetmesi isteniyor. Aksi halde Allah yolundan sapmış olurmuş. Sapanla takva sahibi bir olmayacakmış.

Dağlarla, kuşlarla tespih eden bir peygamber için dahi sapma riski son nefese kadar mevcut.





Sonra Davut’a Süleyman armağan edilmiş.

30. ayetle birlikte Süleyman kıssası anlatılmaya başlanıyor.

Ne güzel kulmuş! Hep Allah’a sığınır, yakarırmış. Ona çok iyi safkan koşu atları verilmiş. (ha?ne?)

32. ayet : Dedi, “Servet sevgisini, Rabbimi anmak için benimsedim. Nihayet Güneş perde ardına çekildi. Sonrada atları getirtip bacaklarını boyunlarını sıvazlamaya başlamış.

Yahu şimdiye kadar hep servet sevgisi dinden çıkaran, saptıran, azdıran bir şeydi. Konu Süleyman olunca bu nasıl Rabbi anma vesilesi oldu? Ki babası hakkında zimmet şüphesi bizzat Kur’an tarafından birkaç ayet önce oluşturuldu!

Süleyman da sınanmış. Hem de ne sınama.

Yemin olsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik, tahtının üzerine bir ceset bıraktık da o, tövbe ile Allah’a yöneldi.(38/34)

Bu, sınama bu! Ne oldu şimdi, ne sınandı? Adam bir çıkmaza falan düşmedi ki! Tahtın üzerinde ceset varmış. E kimin cesedi bu! Neden orada? Tahtının üzerinde olması dışında konunun Süleyman ile alakası ne? Neye tövbe etti bu adam? Bunlara hiç cevap yok! Devamında:

Şöyle yakardı: “Rabbim, affet beni! Benden sonra kimseye yaraşmayacak bir mülk/saltanat ver bana! Kuşkusuz, sensin, evet sensin Vahhab!(38/35)

Gerçekten Allahtan istemenin sınırı yok. Adam hem ne odluğunu anlamadığımız suçundan dolayı affedilmeyi istiyor hem de hemen ardından büyük servet, kudret! Araya biraz zaman alsaydı. Ne bileyim önce af gelsin, sonra ufak ufak mal, kudret ister falan. Ben olsam öyle yapardım. Yanlış yapıyormuşum. Allah’ım tam şu anda günaha giriyor gibiyim, beni affet ve 100 milyon dolar kadar bir mebla...

Yakarışı karşılık bulmuş, rüzgar ve şeytanlar emrine verilmiş. E yok artık daha neler! Geçtim böyle bir şey olamayacağını, adeta bir tanrıcık yaratılmış olmasını. Hikaye kendi içinde bile anlamsız zaten. Ne oldu da bu kadar büyük ödülleri hak etti ya! (Benim de bir 100 milyon olayı vardı)

Bakın ben duaya inanırım. Nankörlük etmeyeyim, ne zaman içten gelen bir dua etsem kabul oldu. Tabii ben böyle mülk, kudret istemedim, daha basit şeylerdi ama o durumda olmaz gibi gelen şeylerdi. Karşı çıktığım dua değil. buradaki garip hikaye. Tek olumlu özellik olarak Allah’a yakarması ve sığınması verilen bir adamın, durduk yere elde ettiği kudret. Adeta tanrıcık olması! Bu şimdiye kadar bu kitapta okuduğum her şeye ama her şeye ters! Ve terslik daha bitmedi...

Bu bizim lutfumuzdur; ister ver, ister elinde tut. Hesap yok!”(38/39)

Bu kitapta yeri geldi Muhammet’ten hesap sorulduğunu gördük. Tamamında servet sahiplerinin servetlerinde yoksulun payı olduğunu gördük. Bir de bu ayeti gördük! Hesap yokmuş. Olur mu öyle şey!

Benim anlayış sınırlarımın dışında bir kıssa olabilir. Benim açımdan bakınca, bu ayetler bu kitaba ait olamaz gibi duruyor. Hesapsızca kullanılabilecek servet verilen, şeytanların hizmetine sunulduğu bir kişi olamaz. Bu yarı Tanrı demektir, bu kitabın bütün iddiası bu surede de geçtiği üzere tanrının tek olmasıdır. Bu ayetler, kitaplaşma sırasında, sonradan eklenmiş olabilir mi?

Şöyle de bir şey var ki, iniş sırasına göre surelerin dizilişi doğru ise, bu sure Yahudiler ile ilgili ilk ayetleri barındırıyor. Davut ve Süleyman Yahuda krallarıdır. Dağlar tespih ediyor, kuşlar hatta şeytanlar hizmete veriliyor. Hesap sorulmayacak zenginlik de cabası. Benzemiyor, bu sözler Kur’an ayetlerine benzemiyor. Süleymanla ilgili daha da garip ayetleri ilerleyen surelerde göreceğiz.

Bu bir anlatım tekniği mi? Davut ve özellikle Süleyman üzerinden farklı bir soyutlama mı yapılıyor?

Düz bakınca Davut’un kıssasındaki vahşi kapitalistin kınanması ile Süleyman’ın hesapsızca kullanabileceği servet birbirine uymuyor!

Acaba bu ayetler sonradan mı eklendi bu kitaba? Şimdi ben böyle deyince birilerinin tüyleri diken diken oluyor ama aynı kişiler aslında Yahudi şeriatının bir parçası olan “recm” uygulamasının bu kitabın şeriatına sokulmasına ses etmiyor. Kur’an’ı ve Allah’ı, müşriklerin kendi yalan rablerini savundukları güdülenme ile savunan bu topluluk, keçinin recm ayetlerini yediği ile ilgili masalı kabullenmeye hazır oluyor.

Bir başka ihtimal de bu ayetlerin kronolojik sırası doğru ise beliriyor. Sani Muhammet Yahudiler ile karşılaşmış ve müşriklerle girdiği teolojik tartışmalarda onları yanına almak istiyor. Bu nedenle onların krallarından övgü ile bahsediyor. Çağrı filmini izleyenler Habeşiştan’a göçen ilk müslüman göçmenler ile Habeş kralı arasındaki konuşmayı hatırlasınlar. O müslümanlar orada İhlas Suresi’ni okumadılar.





Anlatı bir başka kul, Eyüp ile devam ediyor.

Onla ilgili de bazı mucize olduğu belli olaylar anlatılıyor. Ayağını yere vurup su falan çıkarıyor ama burada sembolik bir anlatım da olabilir. Yani öyle geri kalana ters düşen de bir durum yok. Eyüp’ün sabrı vurgulanıyor ve sabır övülüyor.

Önce İbrahim, İshal, Yakub anılıyor, sonra İsmail, Elyese, Zülkif anılıyor. Onlar da temizlenmiş, kıymetli kullarmış. Allah katında yerleri yüceymiş. Adn cennetlerinin kapıları kendilerine açıkmış. Bu cennette yanlarında yaşıt, gözlerini eşlerinden ayırmayan dilberler varmış.



Şimdi bu isimlerin sıralanışındaki soy hikayelerine girmeyeceğim. Allah açık açık aralarındaki akrabalık bağına burada değinmemiş, ben de değinmeyeceğim. Ancak dilber konusunda bir sıkıntım var. Kur’an’da defalarca peygamberliğin ne kadar zor bir iş olduğunu, sıkıntı çekmenin bu işin doğası olduğu vurgulanıyor. Bu peygamberlerin hiçbiri sıkıntıyı tek başına çekmiyor. Yanlarında eşleri de var. İleride göreceğiz ki, İbrahim’in Yakup’un baya baya hane halkları var. Bir nevi kabile reisi bunlar. Bu demek ki onların sıkıntısını başta eşleri olmak üzere herkes çekiyor. Sonra bu adamlar dilberler ile ödüllendiriliyor. O sıkıntıyı çeken eşlere ne oldu?

Daha garibi bunun açıkça anlatılması. E peygamber bunları anlatırken, Kur’an’ı inananlara bildirirken, bunu dinleyen kadınlar ne düşünüyor? Hiçbiri demiyor mu “ne oluyor” diye? Aynı sıkıntıları hatta daha fazlasını kadınlar çekiyor sonuçta. Dilberlerin erkeklere müjdelenmesi gibi kadınlara müjdelenen yiğitler görmüyoruz.

Buradan başka bir çıkarım yapmak da mümkün; bazı İslam karşıtlarının anlattığını aksine, İslam öncesi Arap toplumunda kadınların yeri yokmuş. Bazıları bir iki güçlü kadın figürü ve şair gibi kadınları gösterip İslam’dan önce kadınlar toplumda saygındı diyorlar ama söyledikleri gerçek olsa bu “dilber” ayetlerine rağmen İslam’ın başarıya ulaşması pek mümkün olmazdı gibi. Sadece dilber olayı da değil, kitap zaten kadınları neredeyse yok sayıyor ve sonunda başarıya ulaşıp egemen oluyor.

Ben eşimle o dönemde yaşasam, böyle böyle diyor peygamber desem, bu dini başımıza yıkardı. Normal de zaten, sıkıntıyı birlikte çekeceğiz, sonunda ben yanıma dilberleri koyacağım. Bu çağda yaşayan, toplumdaki eşit yerini bilen bir kadın bunu kabul etmez.

Kadın ve erkek arasında Kur’an’da bulunan bu farklı yaklaşımı bugün bu haliyle kabul eden kadına da zerre saygı duymuyorum.



Bakın burada benim temel tezime dönüyoruz. Eğer bu kitap hak ise, bazı kısımları sadece dün yaşamış bir topluma hitap etmek için gelmişti. Bugün birebir takip edilemez, her söylediği en doğdu kabul edilemez. Aklın ve vicdanın süzgecinden geçirilmeli!



Cennetliklere başta dilberler olmak üzere ödüleri müjdelendikten sonra, cehennemliklere cezaları açıklanıyor. Ateşler, yanmalar falan işte... Bu surede farklı olarak cehennemden yayınlanan Biri Bizi Gözetliyor programından bir bölüm verilmiş. Cehennemlik olmuş olanların bir kısmı, kendilerini buraya sürüklediklerini söyledikleri birilerinin cezasını arttırılması istiyorlar. Yani ateşi görünce “uçuyor” dedikleri şeyhlerinin şimdi daha çok yanmasını istiyorlar. Ay hadi inşallah!





65-70. ayetler arasında Muhammet’e hitap edilerek bazı şeyleri belirtmesi isteniyor. Bu “de ki”lerden biri ilginç;

Onlar tartışırlarken, o yüce meclis hakkında benim bilgim yoktu.(38/69)

Ah işte burada yine zamanın dil üzerindeki değişiminin azizliği var. Bizim için meclis, işlerin görüşüldüğü, karara bağlandığı demokratik bir ortam. Meleklerin böyle yüce bir meclisinin olması, işlerin Allah ile birlikte görüşülüp karara bağlandığı bir yer izlenimini veriyor. Muhtemelen bu yanlış. Buradaki meclis, Allah’ın melekleri ve diğerlerini toplayıp, yarattığı insanı gösterdiği bir toplanmadan ibaret olmalı.





71. ayetle birlikte kovulan meleğimiz İblis’in hikayesi ilk defa anlatılmaya başlıyor.

Allah iki eliyle çamurdan bir insan yaratıyor. Sonra ona ruhundan üflüyor. Melekler de secde ediyorlar. Ancak İblis etmiyor.

Allah diyor ki:

-Sen hayırdır ya? Burnu büyüklük mü ediyorsun, yoksa yücelerden mi oldun?

-Ben ondan hayırlıyım, o çamurdan yaratılmış ben ateşten.

-Hadi çık oradan! Sen kovulmuş birisin.



Araya girip şimdiye kadar olanlara bakalım.

Öncelikle Allah’ın eli mi var? Benim bildiğim yoktu ama burada var. Yine dönem Arapların anlaması için hikayeleştirilmiş bir anlatım diyelim.



Sonra bu ruh Kadir Suresinde bize ayrı bir varlık olarak tanıtılmıştı. Melekler ve Ruh ifadesi geçiyordu. Şimdi Allah’ın kendisinden bir parça oldu, üflüyor içimize. Bize meleklerin secde etmesine neden olan şey içimizdeki bu üfürülmüş ruh mu? Onu demiyor.



İblis kendisinin bizden daha hayırlı olduğunu söylüyor ve insana secde etmiyor. E Kur’an’ın insan hakkında söylediklerine bakarsak çok da haksız değil. Bu kitap, dolayısıyla Allah değil mi, çok azımız müstesna berbat şeyler olduğumuzu sürekli söyleyen.

Bir de bu İblis normalde nerede duruyor da, “çık oradan” deniyor. Nereden kovuldu?



Devamında İblis süre istiyor, insanı çok azı hariç saptıracağını söylüyor, Allah da bunun doğru olduğunu, cehennemi İblis ve yandaşları ile tamamen dolduracağını söylüyor.

Tamamen nasıl dolacak? Sınırları mı var diye sormayın ben artık sormuyorum.



Sona doğru yaklaşırken 86. ayettte peygamberin yaptığı karşılığında ücret istemediği tekrar vurgulanıyor. Ayrıca insanların üzerine zorlamayla yükümlülük getiren de değilmiş! Bu iki durum da Yesrip’te devlet kurulunca değişecek. Zekatı devlet adına, devlet başkanı olarak toplayacak, Allah uğruna savaşmayı şart koşacak.



Son iki ayette bu Kur’an’ın alemler için zikirden başka bir şey olmadığı, haberinin de bir süre sonra bilineceği söyleniyor ve şimdiye kadar gördüğümüz en aykırı sure sona eriyor. İlk ayetinde de, son ayetinde de Kur’an’ın bir zikir, yani üzerine düşünülecek olan olduğu vurgulandı. Ben de öyle yapıyorum

ve

Daha önceki 37 sureyle bu surenin aynı kaynaktan geldiğine inanmak çok zor.

diyorum.


Bonus - Tekvin (1-25)

  Evet, normal akıştan farklı olarak bugün Eski Ahit’te, bizde daha sık kullanılan adıyla Tevrat’a giriş yapıyoruz. Eski Ahit hem Kur’an’dan...